20 Ocak 2017 Cuma

Ya siz?... Siz de mi Biliyorsunuz?

"Şimdi biliyorum" diyor... ünlü aktör Jean Gaben
Ben beğendim...
belki siz de dinler, beğenirsiniz diye...
Belli mi olur?


Şimdi biliyorum “Maintenant Je Sais”

Bacak kadar bir çocukken
Adam gibi görünmek için çok yüksek sesle konuşurdum
Ve derdim ki, biliyorum, biliyorum, biliyorum, biliyorum


Başlangıçtı, ilkbahardı
Fakat ne zaman 18 yaşıma geldim
Biliyorum dedim, bu defa biliyorum


Ve bugün dönüp baktığımda
Bolca mekik dokuduğum dünyaya bakıyorum
Ve hâlâ nasıl döndüğünü bilmiyorum


25 yaşıma doğru her şeyi biliyordum
Aşkı, gülleri, hayatı, parayı
Ah evet aşk! her şeyi öğrenmiştim


Ve ne mutlu ki, arkadaşlarım gibi
Elimde avucumdaki her şeyi bitirmemiştim
Hayatımın ortasında (yarısında), yeniden öğrendim

Öğrendiklerim, üç dört kelime tutar:
Sizi birinin sevdiği gün, hava çok güzel (harika) olur
Daha iyi söyleyemem, hava çok güzel (harika) olur


Hayatta beni hâlâ şaşırtan bir şey
Ben ki hayatımın sonbaharındayım
Birçok hüzünlü gece unutulur
Şefkatli bir sabah ise asla


Tüm gençliğim boyunca, biliyorum demek istedim
Ne var ki ne kadar çok aradıysam o kadar az biliyordum
Saat 60’a geldi
Bense hâlâ penceremdeyim, bakıyorum, ve sorguluyorum

Şimdi biliyorum, hiçbir zaman bilinmediğini biliyorum
Hayat, aşk, para, arkadaşlar ve güller
 

Hiçbir şeyin gürültüsünü ve rengini bilemezsin
Tüm bildiğim bu!
Ama bunu, biliyorum…


Jean Gaben


Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Son kez diyememenin haykırışı...


Biri Hoşçakal mı dedi? 
Hani o "taa gençlik yıllarından" 
Yokluğunu aramak dersi asmana benzemiyor, 
İmza cetvelini karalamam, seni bir sonraki derse de getirmiyor. 
Ne yapacağız... bu kez ben de kestiremiyorum. 
Sana son kez Güle Güle diyeceğim ama... onu da diyemiyorum. 
Bu nedenle sana bu kez Güle Güle demeyi erteliyorum. 

Yolun açık ve aydınlık olsun, 
boğazlıkazaklı günlerin Arkadaşı, Gürhan Nas...


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

25 Kasım 2016 Cuma

Mutluluğun Çöpten Bacakları vardı


Bir sanatçı iskemle komşunsa, dikkatli olmak gerekir. Öyle olur olmaz alkolün rehavetine kapılmamak yerinde bile olur. Adı üzerinde sanatçı bu, ne zaman ne yapacağı belli olmaz.
İki buçuk yıl öncesiydi, ılık bir yaz akşamında tümü kırk beş yılı aşmış dostlarla dem tutmakta, kah oradan kah buradan, kah bir kısmının hiç yaşamamışcasına unuttuğu o günlerden kah bir kısmının hiç unutamadığı bu günlerden kürek çekiliyor saltanat kayığındaymışcasına. İzzet gidip ikram geldikçe; rehavet sürekli rubikon atıyor, özgüven saçmalamanın makuliyetine körü körüne inanmanın saflığında.
Soğuk mezeler büyükleri ağırlıyor, arasıcaklar kısa da olsa konuş(a)mamışlara olanak tanıyor, sıcaklar büyüklerin yeni büyüklerle ikmal edilmesine yataklık yapıyor. Sıra geliyor meyveye. Her bir şişmiş ego yolluk istemeye, "Söyle de birer yolluk versinler" demenin gereksizliğinde çoktan teşne.
 

İşte tam bu sahnede tokatı yemiştim.
Yollukları da kapatmanın gevşekliğindeyken, masadaki yan komşum Selçuk Demirel, tabağını uzatıyor bana... Görünenin tümü kiraz saplarından menkul. Ve uyandırmak zorunda hissediyorum kendimi. Ve yüzüme diyor ki; 
"Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin, hani işin kolayına kaçmadan... Yapıyorum abi, yapıyorum işte. Deha işte şu an duyduğum mutluluk bu, hem de kolayına kaçarak"
Demem o ki Selçuk; Abidin Dino'nun, terekesinin bir kısmını emanet ettiği kişi ve o emanetlerle, onun adına bir sergi açmıştı, bir kaç yıl öncesi İstanbul'da.
Bir zamanlar, porselen tabaklara fotograf taab ederlerdi. Adam kirazını yerken kendi portresini yapıvermişti oracıkta üstelik, içinde kırk beş yıllık bir mutluluğu taşıyan.
 

Hesap ödeniyor ve gece yarıyı bırak, sabahı kurtarmanın derdinde bir saat olduğundan alel acele sofra toplanıyor, "temiz masada oturun" bahanesiyle. Bu saatten sonra eve hangi araçlarla gidebileceğini aklında oturtmaya çalışan suratlı komi, pür telaş masayı adeta silip süpürüyor, bir an evvel kendini kapıdan dışarıya atabilmenin gayretiyle. Ve sıra geliyor Selçuğun portresine. Hışımla uzatıyor kolunu ikimizin arasından. Kol orada donuyor. Ben Selçuk'un, o benim kominin elini engellediğinden şüpheleniyoruz. O atom karınca gitmiş, Brigitte Bardot'ya aniden aşık olmuşcasına yüzünde tuhaf bir tebessüme karışan aydınlanma beliriyor. 
"Eee...mmm... abi... n'apcam bunu" Selçuk boynunu çeviriyor. 
"Ne demek n'apcam? Ne bileyim n'apcağanı oğlum." Tedirgin bir sesle; 
"Abi, biri bu tabağa bir resim yapmış...n'apcam şimdi ben bunu?... Onu soruyorum" Selçuk devam ediyor; 
"Ne bileyim oğlum, ne istiyorsan onu yap... sevdiysen eve götür" Tedirginliği sürüyor; 
"Götürmesine götürürüm de, giderken bozulur... yapıştırsam mı acaba? hem yapıştırıcı alana kadar bulaşıkçı çoktan halleder bunu... anlamaz ki" 
Bu kez ben çift dalıyorum; "Sen anlar mısın?"
Cevap net ve kısa; "Anlamam ama severim..."
Gözümün önünden "Atatürk, batı kültürünü dışarıdan getirip dayattı burnumuza ama, Türk halkı yemedi, bünye kabul etmedi" diyen nurcuyu anlarım ama, aynı söylemi papağan gibi tekrarlayan, kendini keskin solcu diye pazarlayan AYDINlar konusunda kuşkularım pratiğe bakarak dağılıvermişti o an.
Bu düşünceden ayıldığımda, komi topladığı tüm bulaşık tabaklarını servis masasına bırakmış, iki eliyle tuttuğu tabaktaki kiraz sapından portreye baka baka, tedirgin ama yavaş ve dikkatli adımlarla uzaklaşırken görüyorum. O an elindekini ne yaptığını ya da yapabileceğini hiç düşünmek dahi istemiyorum.


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

23 Ağustos 2016 Salı

Sesli KuleDibinden Yankılananlar: PROMETHEUS-ÖNCEDEN GÖREN


Seslendirdiğim metni yazan 
sevgili İhsan Baş Üstadı Saygı ve Sevgiyle anarak... 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Temel Gıda

Sanırım son 10 sene içinde bir gündü, Devlet Tiyatrosu sanatçısı Murat Atak'ın "Alnında Işık Taşıyanlar" adında bir Sanat söyleşisinde duymuştum ilk kez. Kurtuluş Savaşının en kızgın ve yorulmak bilmez günleri, Yunan'ın topu Polatlı'dan duyulmakta. Ateş aralarında Mustafa Kemal, Karargahında resmi evrak işlerini, talimatları doğrultusunda sürdürmekte. Mermi stokları, sargı bezi, doktor,... imzalayıp bir sonrakini okuyor. Birden gerilmiş yüzü yumuşuyor, gözleri parlıyor ve arkasına gevşeyerek yaslanıyor ve keyifle doğrulup Devlet Konservatuarının kuruluş çalışmalarının başlatılması için, önündeki evrakı imzalayıp onay veriyor. Murat Atak sözü şöyle bağlamıştı: ya düşman aynı hızla cepheyi yarıp savaşı kaybetseydik? Bunu hiç düşünmemişti ve savaşırken aslında hep kurulacak yeni Cumhuriyetin temellerini atmaktaydı. 
Ve yine, "alnında ışık taşıyanlar" sıfatını yurt içinde ilk kez kullanan kişi olduğunu ve sonrasında da sanatçılar için kullanılan deyim haline geldiğini söylemişti. Onun ışığından söylenebilecek şu: 
"Sanat bir ülkenin gıdasıdır ve bundan tasarruf yapılamaz."
O günden sonra iyi insan, dürüst insan olmak gibi sanatseverin de olamayacağını anladım. Sanat yurdu besleyen olduğuna göre, red etmek her yıl 365 gün Sanat orucu yapmaya benzemekte. Kısaca halkın, toplum olabilmesi için gereken besin. Onsuz yaşamak nefes almamak demek. İnsanın ondan yararlanmama isteği ancak, budalalığı olabilir. 
Ya devletin? Devlet, tarih yaşını artırabilmesi, sürdürebilmesi için halkını besleyeceği öncelikli en büyük kaynak. Kısa sürede ve çokça oluşturmanın, stok yapmanın zorluğu karşısında altın kıymetinde. Bir heykeltraşı bu hafta içinde yetiştirme şansı yok ya da bir yazarın yazar olabilmesi için kaç yıl emek harcadığı gün gibi ortada. Kısaca ben yazdımla olmuyor. 
Sevgi ise küçük aklıma göre, kaybedilme korkusu yaşandığında telaffuz edilmekte. Anne, baba kaybedilebilir, sevgili terk edebilir. Bu nedenle duygular gitmeden onlara zikredilmeli. 
Ama dürüst olmam zaten olmam gereken, beklenen bir durum, bir meziyet değil. Aynısı sanat için de söylenebilir. Ben sanatın her gün nimetlerinden beslenen biri olmam gerekir ki, insan olabileyim hem de, başkaları bana insan desin diye de değil. Ben önce kendimi insandan sayabilmem için. Elim, kolum, gözüm gibi. İnsan hiç gözsever ya da kolsever diye bir meziyeti olur mu? Ama gözümü kollarım; bir şey kaçmasın, bir şey batmasın, görüşsüz kalmayayım diye. 
Kısaca ben üzerime düşen kollama, yaşamını sürdürme adına kendi doğrularımla omuz vermeye çabalıyorum, yetişmesi gerekli yeni ustalar eskilerini aratmasınlar diye. Her gün, her fırsatta daldırmalı elleri, avuca doldurabildiği kadarını akla yedirmeli ki; beslensin, ümmetleşme duygusunu köreltip toplum fikrini yeşertsin diye. 

Sanat; "Temel Gıda"dır ve açlığında yaşamak, yaşatmak önemini yitirerek yerini ölüme terk eder. Kısaca; gerçekte insanlık ölür.


Ve annemin söylemiyle noktalıyorum; "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin"

not: Bu paylaşım kaleme alındığında; henüz darbe teşebbüsünde bulunulmamış, sanatçılar sebepsiz yere tutuklanmamış, eserleri yasaklanmamıştı.

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

9 Ağustos 2016 Salı

İçiniz Rahat Olsun

Fotografın tarihine baktım, 13.7.2013. Yer Ankara'nın hayli rağbetli bir AVM si. O dönemlerde ilgiyi arttırmanın koşuşturmasıyla Volkan Konak Konseri dışında hiçbirine katılmadığım yığınla etkinlik düzenlemenin derdindeler. Hemen alt katında da, dışından da girilebilen, fiyatları gerçekten ucuz bir süpermarket denen yer var ve haftanın 2-3 günü orada olsam da, bunca yıldır üst katlarındaki pahalı ve lüks mağazaları 10 kere anca görmüşümdür.
Yukarıdaki tarihteymiş anlaşılan oraya yine gitmemiz. Ortalıkta yine pankartlar, bir sanat etkinliğinden söz etmekte. Havuz ile merdivenler arasındaki boşluğa bir masa, dört sandalye konmuş. Etkinliğe dair görüntülerin söyleşileceği yer olsa gerek diye düşündüm, hani yıldızını parlatmak isteyen boya küpüne düşmüş bir şirinlik muskasının konu dışında kıkırdayacağı. Ve aniden bu heykeli gördüm daha doğrusu, esen rüzgardan ve parlayan sıcak güneşten hemen göremedim. Gördüğümü, sıcağın verdiği bir beyin yumuşamasına yorduysam da, gölgeye denk geldiğimde aynısı yine ağ tabakamda düz olarak belirince, Refikaya bir teyit ettirmem gerektiğini anladım. Aha, o da doğruladı. Clint Eastwood kıvraklığında telefonuma davrandığımı görünce ilk taciz ateşi ondan geldi; "bulaşmaaa... yürü" Durum anlaşılmıştı, önce Refika engeli aşılacaktı. Neyse, alacaklarımızı aldık, vereceğimizi verdik, çıkacağız dönüş yoluna, aklıma geldi birden altuni pelerin. "Hadi çık sen bir iki kat gez, Mangoya Mungoya bakarsın, benim acil tütütünüm geldi" dediğimde, Mangonun dar bedenleri bana üstün gelerek önerim o an kabul gördü. O ardına döndüğünde, ben soluğu çoktan Grek yakışıklısının yanında almıştım. Çektim silahımı ateş etmeye başlayacağım, hızlı adımlarla mutad Güvenlikçilerden biri seğirtti yanıma, paytak paytak koşarak. Endişeli bakışlarıma inat son derece munis yüzüyle; "Efendim, ikincisini de bağladık, merak etmeyin artık hiç açılmıyor, içiniz rahat olsun..." dediğinde kaşlarım havada ama, asılmış suratıma bakarak yavaşça gerime doğru uzaklaştı. Ama terk etmiyor sevdan beni hesabı, prangalandığımı anladım. Fotograf çekmeye başladığımı anlayınca, nedense etrafımda telsiz vızıltı sesleri birden arttı gibi geldi.
Bu anlaşılmazlıktan çıkarabildiğim anlaşılabilirlikler özetle; etkinlik için birileri bir çıplak yakışıklı tarihi erkek heykeli getirip orta yere koyar. Ancak ensarcılar bu konuda hassaslar, hemen şikayet ederler. Ve sonunda "ya dekoltesini kapatırsınız ya da bunu buraya koyamazsınız" salvosu atılmış gözükmekte. "Eee, ellenmemiş çoluğu var, ellenmiş çocuğu var, kumalı ailesi var di mi bunun? El insaf yani." Kim bulur bu altuni pelerini bilinmez ama getirip sarmalar. Bu kez de ya göğüsleri ya da iniş takımları açıkta kalmakta, kalmak bir yana rüzgarın her esişinde "Ceee" diyen bir çocuk oyununa dönüşmekte. Münafıklığa girecek ama, işin içinde biraz kumalara karşı bir aşağılık kompleksi taşımışlar izlenimi verdi zira, göğsünü kapattıkları bir erkekti. İlk kez, haşema esintili kombin bikinili bir erkek gördüm, heykeli de olsa. Yakınına gidip pelerinini açıp baktığımda (ki sanırım beni uzaktan seyredenler çok gülmüş ve aslında niyetimin ne olduğu konusunda hayli çifte bahis oynamışlardır herhalde. Yaşın verdiği akça pakça, sütlaçlığı da görüntüye ekleyince "vah amcabey vah, susuz kalmış anlaşılan"a örnek teşkil etmemem için bir neden de kalmamıştı orta yerde) içten beli ve etek ucu çengelli iğne ile tutturulmuş, açıkta kalan göğüslerde garip bir kumaşla kördüğümle bağlanmış. Ancak, rüzgarın yönü önünden vurduğunda denizden ıslanmış beyaz donuyla çıkanın durumunu aratmakta. Eee, ona da yapacak bir şey yok. Ya da en fazla itirazcılara, rüzgar vurmasın diye önüne siper olup ikna etmişlerdir diye düşünüyorum.
Merakımsa, aynı yerde Müjdat Gezen'in Sanat Merkezi var. Eğerki kendi o gün orada olsaydı, sanırım güvenlikçiler işin içinden bu kadar kolay sıyrılamazlardı, Usta'nın neler yapabileceğini düşledikçe.
Ben sizinle geveze bir anımı paylaştım, içinden çıkarsanacak varsa da, o da Arif'e kalmış.
 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.