21 Haziran 2017 Çarşamba

Dünler Düş Oldu


Bir yaz gecesinin bir kış gecesinde özlendiği, yorgunluğun öylesine içe çöktüğü bir akşamın izbesinde; bacaların püskürttüğü kükürtün genizleri yaktığı, günün incir çekirdeği çekişmelerinden bitap düşmüş bedenin acınacak haliyle, belki de sığınacak bir liman arayışıydı cesaretten yansıyan yürekteki o kıvılcımlar. Henüz bilinmiyordu birazdan teknoloji kullanmaksızın anılacak siyah beyaz film şeridinin acalesiz nasıl izleneceği. Tesadüf bu ya, solunacak iki nefes taze havanın gün boyu ciğerlere iskan etmiş nikotin dumanı ile yer değiştirme niyetine güvenip, kulpuna asılınmış pencereyi açtığında ardına kadar, zemheride birden yüzüne çarpan mevsimini şaşırmış eski bir yaz akşamı serinliğiyle başbaşa kalıverdi, tanıdık kokuların İspanyol dilberi fütursuzluğunda beynini mıncıklamasına ses bile çıkarmaksızın. Film daha önce yaşanarak görüldüğünden beden çoktan kendini gönül rızası ile gözünü kapatıp teslim etmişti bile, sonraları tecavüz iddialarına kalkışamama mütecavizsizliği kıvamda.
Loş bir aydınlıkta, ayak altında ezilen çakıltaşlarının çıkardığı seslere, ayçekirdeğinin, kabakçekirdeğinin tuzlu tuzlu kavutunun dumanı karışıyordu, renkli ampullerin direkler arasına gerdirilmiş iplere çamaşır gibi asılmış sallantıları gözlere batarken. Küçük, kemerli, ışığı dışarıya yansıyamayan bir pencerenin önünde bel bükülerek alınacak biletler için, sıra aralığının sıranın kendisine gelmesiyle ilişkisizliğinin bilinciyle, arkadakinin nefesini öndekinin hissetmediği boşluklarla kuyruğa giriliyordu, bir kaç metre sonra orta yerlerinden yırtılmaları kaçınılmaz olsa da. Bu, küçük bir çocuk için geçirilecek keyfli gecenin belki de en vahşi sahnesiydi, yeninin daha eskimeden çöp yerine konulmasının o yıllarda bir savurganlık sayılmasının haklılığında. İşin erbabı olmayan çekirdekçiler leblebiciler, gazete kağıdından kıvrılmış külahlarda satıyorlardı önlerindeki küçük torbalardan çay bardağıyla doldurduklarını, sıcak sıcak. Üstelik satış aralarında anamallarının öncelikle kendileri tarafından tüketilmesi, gözlerin henüz paraya bürünmediğinin en çarpıcı kanıtıydı, daha sonraki yıllarda bunun tersi moda olsa da.
Açıkhava sinemaları genelde, bir şilebin kaptan köşkü görünümünde, dar, iki katlı, dıştan eğreti bir merdiven ile tırmanılan üst katındaki projeksiyonlu film makinasını taşıyacak dayanıklılıkta, tuğladan örülmüş tek bir yapıdan oluşurdu. Alt katının sinema içi büfe, dışı ise gişe olarak kullanılırdı. Yukarı kattaki makine dairesinin küçük mazgal deliğinden fırlayan firari ışık seli tam karşısında birbirine dikilmiş beyaz patiska çarşafların gerdirildiği sinema perdesi üzerinde resim olurdu, kimi sert rüzgarlar estiğinde perdeye yansıyan görüntü dalgalanıp rüya izlenimi verse de. Dışarıdan görülemesin diye zemindeki çakıltaşlarının beyazlığına inat, çepeçevre rengarenk yüksek tahta korkuluklarla perdelenirdi, istenirse kaykılmış görüntüye razı olunarak dışarıdan kaçak seyredilebilinse de.
Biletli seyircilere göre en şanslı insanlar; hemen yanıbaşlarındaki az katlı evlerde oturan mahalle sakinleriydi kuşkusuz. Ancak balkonlarında loca görüntüsünde koltuklarına rahatça oturanlar gönlünce yiyiyor, keyfince içiyor, sinemadaki biletli seyircilerin her gördüğünü görüyor gözükseler de; hepsi tek bir kalasa çakılı bir sıra üzerindeki tahta iskemlelerde, hamile ya da pusetlilerin sıra başlarında, anaların çocuklarının enselerine bir şaplak atımı uzaklıkta oturmasını, iskemlelerin oturmalığı ölçüsünde motifli dokunmuş küçük kare halıların evlerden koltukaltlarında taşınmasını, karşıki evdeki komşularla uzaktan başla, gülümsemeyle, oturulan yerden eğilerek uzaktan selamlaşmasını, delikanlıların, gençkızlarla onca kafanın gölgesine rağmen cam gibi gözlerle bakışmasını, bakışmanın ortasına giren babanın gözleriyle birlikte kaçışmasını, kalabalıktan kaybolup bulunmuş ağlak çocukların “puf puf lütfen dikkat...” diye anons edilmesini, Mabel Arapkızı sakızların ağız içlerinde çıtlatılarak hatta şişirilip iki dudak arasında patlatılarak dedikoduların yapılmasını, yaşlı dulların uzaktan birbirlerine gösterilmesini, gongla birlikte kafalar arasından en iyi görüntüye sahip konuma geçerek gez göz arpacık misali kımıldamadan mevzilenmesini, günün sıkıntılarını yaktığı filitresiz sigara dumanına doldurup esen akşam yeline bırakmasını ve dile yapışmış tütünlerin parmakucuyla ustaca toplamasını, fragmanlar seyredilirken “Bu filmi görmüştük... ayy çok güzeldii...” ya da “Hatırlıyor musun?, hani bilet bulmadığımızdan kaçırmıştık ya...” diyerek bir kaç gece sonrasına “iyi... geliriz” diye karar verilmesini, aradan birisinin ayağını titretmesiyle birlikte sandal içinde deniz tutmuşcasına sallanılmasını, “lütfen sallamayalım...” uyarısıyla yerini dinginliğe terk etmesini, arka sırada oturan ve kendini filmin heyecanına kaptırmış üç numara traşlı çocuğun ağzından sıcak, ağdalı tükürüğüyle püskürttüğü çekirdek kabuklarının yapışmış enseden söylenerek ayıklamasını, ışıkların sönüklüğü ve ortamın havadarlığı fırsat bilinip çaktırmadan çıkarılmış ayakkabılardan tüten ayak kokusunun esen akşamsefası kokusuna karışmasını, “on dakika ara” yazısının bile perdede durmak istemezmişcesine geldiği gibi aniden kaybolmasını, yanan ışıklarla birlikte olanca sessizliğin şişe açacağının tersiyle patlatılarak açılan sade gazozların kokusuna terketmesini, “yok mu, soğuk su içeen...” diye mahalle çeşmesinden doldurulmuş testilerin diz üzerinden cam bardaklara dökülüşlerindeki serinliğini, içilen gazozlara leblebilerin boca edilmesini ya da bir torba leblebi tozunu tümüyle ağzına boşaltığından tıkanıp nefes alamayan çocuğun sırtına, durumun vehametine eş şiddette söylenerek vurulmasını, baş yukarı çevrildiğinde hışırdayan yaz yaprakları arasından görünen ayın ve yıldızların seyredilmesini ya da mehtap çıkmışsa dua bile edilmesini, çalan gongla birlikte büfeye akan kalabalığın tahta iskemlelere doğru yön değiştirmesini, tuvaletten geç çıkıp da yolunu şaşırmışların “burası benimdi sanırım” diye karanlıkta tanımadığı birilerinin kucağına istemeden oturmasını, bir ağızdan saf komikliklere gülünmesini, veremli kıza gözyaşı dökülmesini, tecavüzcüye beddualar edilmesini, film karelerinin birinin diş atıp takıldığında perde üzerinde donmuş görüntüdeki küçük kahverengi beneğin genişleyerek tüm kareyi sararak yanışını seyretmesini, ardından kıpırdaşan karanlıktan gökyüzüne taşan ıslıklar arasından “Makiniist..” diye seslenmesini, filmin en heyecanlı sahnesinde mahalle camiinin minaresine bağlanmış hoperlöründen ezan sesinin duyulmasını, yakınındaki trenyolundan geçen banliyö treninin takırtılarını, üstüne yetmezmişcesine lokomotifin bir de onlar için çaldığı düdüğün ya da yanıp sönen ışıklarıyla tepeden geçen kanattan motorlu nakliye uçağının homurtusunun filmin en can alıcı konuşmalarını bastırmasını, hüzünlenmiş yürekler, ağlamaktan kuruyup şişmiş gözler, yüze çökmüş uyku mahmurluklarıyla en etkili müzik perde ardından yankılanırken “son” yazısının karaca ürkekliğinde perdenin önünde titremesini, ayağa kalkanların mırıltılarla uyuşmuş diz, bilek ve bel ağrılarından sızlanmasını, uygunsuz yerlere sıkışmış donların hep birlikte ayağa kalkıştaki sıkışıklığın görüntüyü perdeleyeceği inancıyla etrafa belli etmeksizin düzeltilmesini, öndekinin topuğuna basmadan cenaze merasimi adımlarıyla içerideki seyircinin biran evvel boşaltılabilmesi için iki kanadı birden açılarak daha çok hangar kapısına dönüşmüş çıkışa doğru ağır ağır, ayakları sürüye sürüye ilerlenmesini, uykuya dalmış küçük çocukların analarının omuzlarına yaslanmış huzurlu başlarını, üzerlerine örtülmüş hırkaların altından hissedilen yalpalayan adımların tatlı sarsıntısını, gözleri mahmurlaşmış da olsa hala uyanık kalmış daha büyük yaştaki çocukların filmin dialog ya da monologlarını taklitle, gözlerini aça aça, heyecanla ya da korkuyla yinelemelerini, evlere yürüyerek dönmelerini,... şilep dekorlu mekanı gönüllü dolduran yolcularla aynı tadı alamamalarını sinemadan yirmi otuz metre uzakta kalmalarına bağlarlardı, karşı komşunun yaşamını pencereden izlemenin anlamsızlığında. Ancak aynı tadın alınamamasına neden olan sebep, içini görebildikleri bahçeyle aralarının bunca yakınlığına rağmen, seyircilerin topluca geçirdikleri o gecede neredeyse elle tutulur kadar somutlaşmış ruhun, kendini saran tahta korkulukların dışına taşamamazlığıydı; tatsız tuzsuz bedavacılık bir yana, haftanın bir kaç gecesi sinema balkon komşuluğundan sıyrılıp güle oynaya biletli seyirciliğe soyunduklarına bakıldığında.
Şimdi; gece gece solunan bir nefeslik taze havanın onu nerelere alıp götürdüğüne bakarak, yeniden ciğerlerine doldurmak istediği soluğu düşündü, inandırıcılığını yitirmiş dünlerin düş olduğu bir zaman yolculuğuna bir daha çıkıp çıkamayacağının tedirginliğinde. Ahşap pervazlardan içeriye girmeyi düşleyen zemheriye bir o kadar inat, ılık bir yaz gecesinin meltemiyle.


Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Doğa İçin Çal 8

39 Müzisyen - 17 Ülke - 28 Şehir
Herkese Merhaba!
2009 Yılında Divane Aşık Gibi yola çıktık ve Doğa İçin Çal 8 ile yolculuğumuza devam ediyoruz.
Doğa İçin Çal 8 projesinin yapımında 17 Ülke dolaştık ve
toplamda 20.000 km den fazla yol katettik.
 
Bu projeye Türkiye'den ve Dünyadan 39 müzisyen gönüllü olarak destek verdi. Hepsine desteklerinden dolayı çok çok çok teşekkür ederiz.
 
Tekrar sizlerle buluşmanın heyecanı içerisindeyiz!
Doğadan çaldığın yeter Doğa İçin Çal!

Sevgilerimle...

ahb


not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

20 Ocak 2017 Cuma

Ya siz?... Siz de mi Biliyorsunuz?

"Şimdi biliyorum" diyor... ünlü aktör Jean Gaben
Ben beğendim...
belki siz de dinler, beğenirsiniz diye...
Belli mi olur?


Şimdi biliyorum “Maintenant Je Sais”

Bacak kadar bir çocukken
Adam gibi görünmek için çok yüksek sesle konuşurdum
Ve derdim ki, biliyorum, biliyorum, biliyorum, biliyorum


Başlangıçtı, ilkbahardı
Fakat ne zaman 18 yaşıma geldim
Biliyorum dedim, bu defa biliyorum


Ve bugün dönüp baktığımda
Bolca mekik dokuduğum dünyaya bakıyorum
Ve hâlâ nasıl döndüğünü bilmiyorum


25 yaşıma doğru her şeyi biliyordum
Aşkı, gülleri, hayatı, parayı
Ah evet aşk! her şeyi öğrenmiştim


Ve ne mutlu ki, arkadaşlarım gibi
Elimde avucumdaki her şeyi bitirmemiştim
Hayatımın ortasında (yarısında), yeniden öğrendim

Öğrendiklerim, üç dört kelime tutar:
Sizi birinin sevdiği gün, hava çok güzel (harika) olur
Daha iyi söyleyemem, hava çok güzel (harika) olur


Hayatta beni hâlâ şaşırtan bir şey
Ben ki hayatımın sonbaharındayım
Birçok hüzünlü gece unutulur
Şefkatli bir sabah ise asla


Tüm gençliğim boyunca, biliyorum demek istedim
Ne var ki ne kadar çok aradıysam o kadar az biliyordum
Saat 60’a geldi
Bense hâlâ penceremdeyim, bakıyorum, ve sorguluyorum

Şimdi biliyorum, hiçbir zaman bilinmediğini biliyorum
Hayat, aşk, para, arkadaşlar ve güller
 

Hiçbir şeyin gürültüsünü ve rengini bilemezsin
Tüm bildiğim bu!
Ama bunu, biliyorum…


Jean Gaben


Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Son kez diyememenin haykırışı...


Biri Hoşçakal mı dedi? 
Hani o "taa gençlik yıllarından" 
Yokluğunu aramak dersi asmana benzemiyor, 
İmza cetvelini karalamam, seni bir sonraki derse de getirmiyor. 
Ne yapacağız... bu kez ben de kestiremiyorum. 
Sana son kez Güle Güle diyeceğim ama... onu da diyemiyorum. 
Bu nedenle sana bu kez Güle Güle demeyi erteliyorum. 

Yolun açık ve aydınlık olsun, 
boğazlıkazaklı günlerin Arkadaşı, Gürhan Nas...


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

25 Kasım 2016 Cuma

Mutluluğun Çöpten Bacakları vardı


Bir sanatçı iskemle komşunsa, dikkatli olmak gerekir. Öyle olur olmaz alkolün rehavetine kapılmamak yerinde bile olur. Adı üzerinde sanatçı bu, ne zaman ne yapacağı belli olmaz.
İki buçuk yıl öncesiydi, ılık bir yaz akşamında tümü kırk beş yılı aşmış dostlarla dem tutmakta, kah oradan kah buradan, kah bir kısmının hiç yaşamamışcasına unuttuğu o günlerden kah bir kısmının hiç unutamadığı bu günlerden kürek çekiliyor saltanat kayığındaymışcasına. İzzet gidip ikram geldikçe; rehavet sürekli rubikon atıyor, özgüven saçmalamanın makuliyetine körü körüne inanmanın saflığında.
Soğuk mezeler büyükleri ağırlıyor, arasıcaklar kısa da olsa konuş(a)mamışlara olanak tanıyor, sıcaklar büyüklerin yeni büyüklerle ikmal edilmesine yataklık yapıyor. Sıra geliyor meyveye. Her bir şişmiş ego yolluk istemeye, "Söyle de birer yolluk versinler" demenin gereksizliğinde çoktan teşne.
 

İşte tam bu sahnede tokatı yemiştim.
Yollukları da kapatmanın gevşekliğindeyken, masadaki yan komşum Selçuk Demirel, tabağını uzatıyor bana... Görünenin tümü kiraz saplarından menkul. Ve uyandırmak zorunda hissediyorum kendimi. Ve yüzüme diyor ki; 
"Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin, hani işin kolayına kaçmadan... Yapıyorum abi, yapıyorum işte. Deha işte şu an duyduğum mutluluk bu, hem de kolayına kaçarak"
Demem o ki Selçuk; Abidin Dino'nun, terekesinin bir kısmını emanet ettiği kişi ve o emanetlerle, onun adına bir sergi açmıştı, bir kaç yıl öncesi İstanbul'da.
Bir zamanlar, porselen tabaklara fotograf taab ederlerdi. Adam kirazını yerken kendi portresini yapıvermişti oracıkta üstelik, içinde kırk beş yıllık bir mutluluğu taşıyan.
 

Hesap ödeniyor ve gece yarıyı bırak, sabahı kurtarmanın derdinde bir saat olduğundan alel acele sofra toplanıyor, "temiz masada oturun" bahanesiyle. Bu saatten sonra eve hangi araçlarla gidebileceğini aklında oturtmaya çalışan suratlı komi, pür telaş masayı adeta silip süpürüyor, bir an evvel kendini kapıdan dışarıya atabilmenin gayretiyle. Ve sıra geliyor Selçuğun portresine. Hışımla uzatıyor kolunu ikimizin arasından. Kol orada donuyor. Ben Selçuk'un, o benim kominin elini engellediğinden şüpheleniyoruz. O atom karınca gitmiş, Brigitte Bardot'ya aniden aşık olmuşcasına yüzünde tuhaf bir tebessüme karışan aydınlanma beliriyor. 
"Eee...mmm... abi... n'apcam bunu" Selçuk boynunu çeviriyor. 
"Ne demek n'apcam? Ne bileyim n'apcağanı oğlum." Tedirgin bir sesle; 
"Abi, biri bu tabağa bir resim yapmış...n'apcam şimdi ben bunu?... Onu soruyorum" Selçuk devam ediyor; 
"Ne bileyim oğlum, ne istiyorsan onu yap... sevdiysen eve götür" Tedirginliği sürüyor; 
"Götürmesine götürürüm de, giderken bozulur... yapıştırsam mı acaba? hem yapıştırıcı alana kadar bulaşıkçı çoktan halleder bunu... anlamaz ki" 
Bu kez ben çift dalıyorum; "Sen anlar mısın?"
Cevap net ve kısa; "Anlamam ama severim..."
Gözümün önünden "Atatürk, batı kültürünü dışarıdan getirip dayattı burnumuza ama, Türk halkı yemedi, bünye kabul etmedi" diyen nurcuyu anlarım ama, aynı söylemi papağan gibi tekrarlayan, kendini keskin solcu diye pazarlayan AYDINlar konusunda kuşkularım pratiğe bakarak dağılıvermişti o an.
Bu düşünceden ayıldığımda, komi topladığı tüm bulaşık tabaklarını servis masasına bırakmış, iki eliyle tuttuğu tabaktaki kiraz sapından portreye baka baka, tedirgin ama yavaş ve dikkatli adımlarla uzaklaşırken görüyorum. O an elindekini ne yaptığını ya da yapabileceğini hiç düşünmek dahi istemiyorum.


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

23 Ağustos 2016 Salı

Sesli KuleDibinden Yankılananlar: PROMETHEUS-ÖNCEDEN GÖREN


Seslendirdiğim metni yazan 
sevgili İhsan Baş Üstadı Saygı ve Sevgiyle anarak... 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.