16 Aralık 2007 tarihinde "47 Yetmez, Hedef 67"
başlıklı güncemin sonunu; not: Yazdıklarımı bir hezeyan ya da paranoya
olarak yorumlayan olabilir diye, aynı yazıyı ileriki bir tarihte yayınlamayı
düşünüyorum. İddia edebilirim ki; o gün sıradan bir yazıya dönüşmüş olacaktır
okuduklarınız. diye bitirmiştim. İşte verdiğim sözümü tutuyor ve aynı yazıyı
noktasını, virgülünü değiştirmeksizin bilginize yeniden sunuyorum.
Size
bugün ilk kez "haydin
dostlar" demiyorum....
Zira
her şey güllük gülistanlık. Basurlu kıçın kalkmaya tenezzül etmediği günlerden
birisi...
O
yüzden şu kadar diyebileceğim; oklar rahatımızı bozamayacak kadar yaydan
çıkmış...
Bugün,
tesadüfen çeşitli kurumlardan farklı dostlarla muhabbete maruz kaldım. Gördüm
ki... işler görülemeyecek noktaya gelmiş. Kurtlar kuzu postuna falan da
bürünmemiş, adeta organ nakliyle derilerine nakşolmuşlar... Anlayacağınız
mahvolmanın sarsıntısını "Hayrolsun"
diye var olmaya yormuşuz. Tek teselli verilen mücadelelerin sessizce
gerçekleştiği, boyun eğmeden, delikanlı kıvamında. Zira akıl almaz bir
ustalıkla itirazlara karşı tüm önlemler alınmış. Yani 2'nin 1'i diye bunca zamandır boş yere
refikamın günahını alıp durmuşum. Açıkçası; fiyaskonun sahipleri nohutçular
değil de yanyana bayrak sallayıp, marş söylediklerimizdenmiş. Hançeri karında
ararken sırtta bulmanın hüsranı diyebiliriz. "Mevzi" diye kast edilen meğerse "mevki" diye yanlış anlaşılmış
gözüküyor.
"Gitme kal... n'olur"
diye düşünenler, yarın olur "alır
başımı giderim" demeye başladı. Körün istediği zaten bir göz.
Ardından açıklama da gecikmedi... "Güle
güle". Nazım Usta kadar dayanma sınırları mı zorlandı, ismi
unutulmuş Bursa Emniyet müdürü mü "hele seni bir göreyim" mi dedi,
yoksa "evi mi
basıldı güpegündüz"?
Hele bir kocaman alışveriş merkezine uğrayın, paketlenmiş bohçaları bir adım
gerilerinde yeni döşenmiş mermerleri x-maxi mantolarıyla süpürterek nasıl
yılbaşı alışverişi yaptıklarına şahit olun, Noel babalı mumlar, yumurtalar,
yanıp sönen ışıklı çamlar,... en çok güldüğümse, elindeki tespihini bileğine
dolamış mavi eşofmanlı adamın karısının başına inat elinde iki tane bir kol
boyu oyuncak kız bebeği kasadan geçirişiydi. Bebeklerin elinden gözünden çok
uzun sarı saçları onları cazip kılıyordu. Hadi ben bu işten bir şey
anlamadım... doğaldır. Ancak kalıbımı basarım ki anlamama konusunda badem
bıyıklı da first lady özentisi sıkmabaş da benden altta kalır yanları yoktu.
Ama asıl anlayamadığım ise, imam bıyıklarının altına 47'den menkul yavşak
gülücüğünü kondurmuş, sonradan 4 kadro yükseltilmiş görüntülü zavallının
yapmaya kalkıştığı. Aklınca benim uzamış saçlarımın, ardında sürüklediği
kırlent başlıya nazire olduğunu keşfedip beni market arabasıyla peynir reyonuna
sıkıştırmaya kalkışması, küstah küstah salyalı gülmesi... nasıl da korkuya
bürünüverdi elimdeki alışveriş sepeti olanca ağırlığıyla anlamsız bir biçimde
başına doğru havaya kalkınca... Bilebildiğim, artık sırtlarındaki zemberekleri
kurulup oraya buraya bırakılmış bu tek tiplere karşı her an hazırlıklı olmam.
Yedi haneli sayılar yerine, tatlı sularda yüzmemiş Sosyalist, ihale almamış
Sosyal demokrat, çek senete bulaşmamış milliyetci gerek yaşanacak günlerin
külfetini taşıyacak... bir Don Kişot gerek; elinde kargısı, altında
Rozinantes'i, başında miğferi, eşeğine binmiş Sanço Pançosuyla... hani
servetini reddetmiş, bir handaki hancıbaşının ağızkokusunu çekecek kadar
mütevazı.
Görünen o
ki; aydınların birer birer ışıkları söndürülüyor, yumuşak karınları
okşandıkça...
Kimse;
"bana niye elleşsinler ki ?"
diye rahat hissetmesin. Şu an müsteşar, genel müdür, yardımcıları seviyeleri
çoktan geçildi bile. Artık, sıradan mühendis, doktor, öğretmenin yerine
"kimi koysak" ın derdindeler.
Bugün
olmamışsa yarın; seçiminiz sorulacak, mevki mi, mevzi mi diye.
Düşünün bir
kere hangimiz ayıpladık;
"Memleketi
bir çift kadın memesine satarım" diyen Ahmet Altan'ı,
"Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz"
diyen Fetullah Gülen'i,
"Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir" diyen Rahmi
Koç'u...
Yarın ya
ışığınızı söndüreceksiniz ya da terkedildiğiniz yoksunluğunuzda inatla
ışıyacaksınız.
Sizi de
diğerleri gibi ayıplamayacağız... söz.
Yalnızca 20
yaşında bir fidanın ölmesindeki şiarında artık siz olmayacaksınız...
Işıklarınızın yaşarken daim kalması dileklerimle...
Sevgilerimle...
ahb
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.
Kendi kuşağımın en açık
göstergesiydi, darbeye inat evlenmemiz ya da darbeden uslanmamışcasına gönlümüze
gönüllü darbe arayışımız. Şaka bir yana, neslin mezuniyet ortalaması olan 1980
yılı. Ankara’nın bahar ayları ise diğer illerden farklı geçerdi. İlkbaharı
Güneş kadar kıpır kıpır, güzü kuru bir yaprak kadar hüzünlü. İlkbaharda aşık
olunur, yaz sonunda ayrılık başlar, sonbaharda acısı otururdu kamburlaşan
sırtların çöküklüğüne.
O yıldan iki sene öncesine
dayanır, hararetli pazarlıkların kıran kırana geçişi. Zira; 5. yılım ve bitmesi
gerekli ya da aklı yalnızca okumakta olan bir öğrencinin mezun olabilmesi için
geçecek makul süre buydu. Bense hala eski yılların birlikte sürüklediğim
dersleriyle hayli kalabalık, boyuma inat zengin bir görüntüdeyim. Ha, bu bana
alta doğru geriden gelen sınıfları, dönemleri tanıma, onlarla tanış olma
fırsatı yarattı. Kısaca, artı değerler içindeyim. Ardımdan gelen öğrenciler
tanısa da, bölüm hocalarının hala “O kim ki?” dediği adam olmayı sürdürüyorum.
Sanırım yine Mayıs’lardan
biriydi,
“Eee, biz ne zaman evlenebiliriz sence?” sorusu, belki de “soyut
cebir” I ya da II yi veren Abdullah Harmancı’nın sorularının yanında Nagazaki
etkisiyle kulaklarımda patladı.
“Hele bir okul bitsin...”
“Bu iyimserliğine şaşırmamak elde değil.”
“?...”
“Bitiş tarihi konusunda bir fikrin var mı? ya da yeni bir yüzyıla
girmenin coşkusuna mı denk gelmesini bekliyorsun?”
“Biter yahu. Amma da abarttın.”
Tatilin bittiği anlamına
geliyordu. Ekilmemiş tarladan ürün beklemenin zevzekliğini bir yana atıp, bir
yol haritası üzerinde ciddi ciddi parmağı kağıt üzerinde kaydırarak sadakat
belli edilmeliydi.
O dönemin ortak duygusu ya da
duygusuzluğu; hırssızlık. Kalenderlik kana girmiş döngü içinde temizlenmesi söz
konusu değil, demlenerek binlerce kez aynı kulakçıkları, kapakçıkları
kullanmakta içine yabancı madde karıştırmamanın huzurunda, güvencesinde
debisini sürdürmekte. Kısaca; henüz bastırılan duyguların depreşip de adam
satmaca, daha fazla kazanmak uğruna adam kesmece, tepsi içinde sunulan adamlığı,
ruhunu satarak elde etmece gibi Özalizm, solu solsuzlaştırmadığı, soysuzlaştırmadığı,
emeğin emsalleri içinde en ucuzu olmasıyla övünülmediği, bu övünçle
gururlanılmadığı, el etek öpme yarışının rekabete dönüşmediği bir zaman
diliminde, diplomayla adam olunmayacağı konusunda ikna edilmiş gözükmekte iken;
şan şöhret, para mevki, hatta koltuk için diploma almak da neyin nesiydi? Aklın
yattığıysa, o yıllardaki bizim ev gibi bir ev olacağı, sabahları ekmek, sigara,
süt, gazete alınacağıydı. Ha bir de, oturulacak evin kirası. Ancak; elektrik,
havagazı, su diye sıralamaya başlanınca, arka ceplerdeki içine şebeke saklanmış
cüzdanlar, utanç içinde deri kapakları içinde büzüşmekte geç kalmıyordu.
Sonunda, evlenirken ailelerin katkısı dışında kalanlarsa, hele hele önceki
neslin hayatlarında yeni yeni gördüğü yeni alışkanlıklara sahip olunma gereği
değnek ucundan taze, turuncu kum havucu gibi sallanmaya başlayınca, okulun
gerçekten bitmesi gereği de, üzerindeki pazen geceliği atmış yeni gelin gibi
karşımızda dikiliyordu, alına alabrus çizgisinde sıra sıra dizili boncuklaşmış
terler eşliğinde.
Uzun sözün kısası, birinci uzatma
yılı sağlam bir temizlik yaparak, 7. yıla 2. uzatma senesi olarak rahat bir
ders yılı olarak girdim ve bana utanç verecek notlar dahi söz konusu olmasına
aldırış etmeden. Zira, oldum olası öğretmenin sevgili bilgiç öğrencisi olmaya
hiç niyetim olmadı gibi, sevimsiz de gelirdi üstelik.
Ben Hacettepe Üniversitesinin
Matematik bölümünde, Refikam ise Psikoloji bölümünde okuyordu. “Finaller” denen
bitirme sınavlarına girip çıkıyorduk. Refikam, üstün zekalı değilse de,
hayatında ne orta öğretiminde ne de yüksek öğreniminde hiç, Eylül ayında sınava
girmemiş biri olarak ilk kez Haziran ayında bir sınava girmedi. “Niye?” sorusuna
“Hazır değilim” demesi hiç inandırıcı gelmemiş olsa da, az sonrasında Vehbi’nin
kerrakesi çıkmıştı ortaya; ola ki benim girdiğim sınavlarda bir olumsuzlukla
karşılaşılması halinde beni güvenceye almak içinmiş, yalnız başıma ders çalışma
ihtimalimin Tunalı Hilmi’de olma ihtimalsizliğine inat. Sonuç; benim bölüm bitti,
bekler olduk. Hayatında, Alpay’ınkine öykünürcesine ilk ve son kez Eylül’ü
bekleyeceğiz. Neyse, sorunun çentiğinin yalnızca ben olduğum bilindiğinden
Temmuz’da kız istendi, “hele yaz bir geçsine” geldi. Nişan takılacak, bense
MTA’daki ilk işime başlayacağım.
Biraderimin Çocuk Cerrahisindeki
asistanlığı süresince, benim de doğal bir nöbetim oluşmuştu. Zira, iki yıl bir
gece evde, bir gece nöbette, sonraki iki yıl iki gece evde bir gece nöbette,
son yıl hafta da iki gün nöbette kalıyor ve benim ise onun evinde ev nöbetim
sürüyordu.
İşte böyle nöbetçi bir gecenin
sabahındaydı; eşi dürterek “kalk ihtilal olmuş” diye beni uyandırmış ve
uzattığı telefon ahizesindeki sevgili biraderim, son derece otoriter bir sesle
önce; “Konuşma ve yanlızca dinle” diye uyarmış ve arkasından ara vermeden ya da
bana konuşma fırsatı doğurmadan “Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime bu gece
itibariyle el koydu. Kalkın radyoyu açın, televizyon a daha sonra
vereceklermiş...” demesi üzerine patlama pekliği çeken afyonum darmadağın oldu.
Gerisi malumumuz.
Anlattığına göre; gece 01
civarında hastabakıcıların uyarısıyla, Hacettepe Hastanesinin önünden geçen ve
üstten Kurtuluştan Maltepe’ye kadar 180 derecelik görüntüde gördükleri tank
top, asker polis, kaçışma koşuşturma silüetlerleriyle tüyleri diken diken
olduğunu ve 3-4 saat sonrasında da bir çoğunun bizzat yaşadığı mağduriyetler
manzumesinin başlamış olduğu.
Ancak bir sorun vardı, hatta
iki. İlki; o sabah yeni işime başlamak üzere MTA’ya gideceğim. İkincisiyse; ertesi güne denk gelen Cumartesi akşamı, nişan yüzüklerinin takılacağı.
İşe başlamam 2 ay sonrası 11
Kasım’a, nişanımız ise bir hafta sonrasına alınarak, akşamüzeri 3 ile 7 arasında
gerçekleşmişti.
Darbe ile aynı adımları atmamız
böyle başlar ve 1982 yılında gece 12 den sonra "gece sokağa çıkma yasağı"
olduğundan, refikamla bir pazarlık yapmıştık, sancıları tutmuş, Sıkıyönetime
telefonla bilgi vererek yola çıkmıştık. Evimiz Kolej yakınındaki Ataç
Sokaktaydı ve Hacettepe Hastanesine taksi ile gidecektik ve Kolej kavşağında
devriye yolu kesmişti. ”Doğuma” dediysem de, pek inandırıcı gelmemişti
anlaşılan, duyduğum mırın kırınlar üzerine baba namzeti olarak tepem atmış
olacak ki; “Eğer aranızda doğurtabilecek biri var ise beni de onca masraftan
kurtarmış olursunuz” deyivermiştim, anlık bir ters algılayışla hangi tezgaha
yatırılacağımı bile düşünmeden.
Şimdilerde yaşadığım her pazartesiden pazara baktığımda; zulüm, kan, şiddet,... Faşizmin 80 in 12 Eylülüyle başladığı gün gibi aşikar, her ne kadar o yıllarda etliye sütlüye karışmamış "tavşan bokları"nın, bebelerin gözünü korkutmak için o günlere dair söyledikleri hurafeler; 80lik değilse de, 80li bedenlere zarf gibi kazındı yıllar yılı. Belki de şahsi çıkarların, toplumsal çıkarlara kurban edilmemesiyle verilen mücadeleydi, bu günlere gelinmedeki gecikme.
Kısaca; o günler öyle yaşanmasaydı, kim bilir, belki de 90lı yılların başında geçilebilecekti, bu günkü rahle-i tedrisata.
İşte, aşağıdaki masal bu süreci
özetleyen bir yazı. Sevgili eşim Gökhan ve o yıllarda doğan kızım Ekin’e ithafen
yazılmıştır.
O yıllarda; hain ve kalleş kurşunlara hedef olmuş, yatırıldığı tezgahların ağırlığına daha fazla dayanamamış, ipi çekilmiş, 5. kattan düşmüş, kaybolmuş, yok olmuş, kısaca uğruna canını feda etmiş; tüm düşünür, eli kalemli, aklı kitaplı, aydın, ilerici, yurtsever, devrimcilerin verdiği mücadele önünde saygıyla eğiliyorum. Işıkları aydınlığımız olsun.
ahb
Bir varmış, Biri daha varmış.
Yokların, yoklukların
Faili meçhullerden
geçilmediği bir ülkenin Dışlanmış, karalanmış ak
günlerine inat; Ömürleri sene sene, Seneleri ay ay, Ayları gün gün, saat
saat Birlikte yaşanmış Birlikte yaşlanmış Bir O ve O’nun yol arkadaşı
varmış.
Masalın tekerlemesi
beş sene sürmüş; Esen rüzgara, yağan
yağmura, Gencecik bedenlere yenen
dipçiklere aldırmaksızın, Düvenin altındaki çakıl
taşlarıycasına Ekin tanelerini
saplarından ayıra ayıra.
Kaldırımsız sokaklar
kesişmiş bir kere, Ne yapsan nafile, Çocukluğun gençliğe
eriştiği yerde. İlklerin birlikte
yaşanışlarından Burukluklarını bile
duymamışlar Düştükleri her bir
acemiliklerinde.
Ve bu hasret gün
gelmiş Diplomaların altlarının
imzalanmasıyla sona ermiş, İçte tutulup da
verilmeyen nefescesine Kız, babasından
istenmiş. “Allah’ın emriyle,
Peygamber’in kavliyle” denirken Aslında gerek de
kalmamış artık Verilecek kararın emir
kipine. Kavil çoktan kılınmış
bir kere, Kulaklar, “verdim gitti”
ye takılıp kalmış Merak, için için
beklemelerde. Sözün gelişinden değil, Dedik ya, Söz olmuş, kavledilmiş
bir kere.
Gökyüzünde kurulan
düşler Düşlükten kurtulup
gerçeğin ta kendisi olmaya bürünmüş, Esintisiz cehennem
sıcağı içinde. Sonunda kavil sözden
çıkıp parmağa geçmeye gelmiş. Gün yaklaşmış iyiden
iyiye; Salon, yeni giysiler,
ayakkabılar İki de alyans en
incesinden.
Gün, İlk işinin mesaisine
başlamanın Müjdesine hazırlanırken
bir eylül sabahında, Yeni boyanmış
postallarını kırbaçlarıyla okşayanlar Numaralanmış
söylevlerine başlamış, Hem de paşa, paşa, paşa,
paşa...
Başlanamamış yeni
işini Kırk haramilere
kaptırmak bir yana, Giderken, gerçekleşecek
hayalleri de umutları da Sürükleyerek götürmüşler
beraberlerinde Reo’larla. Ama sevda bu; Kök söktürseler de körpe
fidanlara Nedense el
değdirememişler bu masalın nişanına.
Bir hafta sonra, Güneş gökyüzünü boyarken
maviye, Sonrasında bir ömür boyu
hatırlansın diye Henüz kırışmamış
gencecik parmaklar, Nişan almış taşınacak
halkaların kurdalesine. Gece; nöbetteki
silahlar, tank paletleri Ay altında parıldasa da,
Gün içindeki yıldızlar
gibi Silinir giderlermiş
Güneş’in şavkında.
Gün gelmiş, Yanan ocağın dumanı
tüter olmuş isli bacadan, Yakınlardan geçen
mermilere aldırmadan. Ateş olmuşlar sobadaki
kuru meşelere, Su olup akmışlar
çığlıklar atan yanan ormanın yeşiline, Sargı olmuşlar kırılan
kollara, bileklere Baston olmuşlar yol alan
topallayan bacaklara, Tüm borçlarını ödemişler
saygıyla sevdalara, Hazin haciz bedellerini Gülücük kurundan
hesaplamışlar gözyaşlarıyla.
Günler günleri
kovalarken, Dünün biri yarını bir
kuytuda sıkıştırıverip, Güneş günün onca
karanlığına inat Bir aydınlık düşürüvermiş
Göğ’ün karnına. Işık yer bulmuş, Düştüğü yerde duramaz
olmuş, Duvarları tepiklemiş
durmuş Gizli ve nemli
özgürlüğün gölgesinde.
Ha doğdu ha doğacak, Ha doğurdu ha doğuracak.
Ancak gecenin ucundan Hala görünür dururmuş Ayışığında parlayan
sivri uçlu çelik süngüler. İzbe bir çatalda
durdurulmuşlar “Bu karanlık gecede
izinsiz nereye ?” diye. Cevap gecikmemiş “Böyle bir karanlığa
aydınlık gerek; Gece güne gebe Üstelik aynı gökyüzünde”
Güneş geceyi
gizlediğinde, Hatta yazın göbeğinde Sarı sıcakla tutuşmuş
öğlen saatlerinde Göğ’ün orta yerine Bir yıldız doğuvermiş Gün ortasında
diğerlerinden farksız, Seçilemese de
maviliklerin içinde.
Şimdilerde Kimi yaz akşamları O parlak yıldıza
bakılıverirse, İç geçirme sesleri bile
duyulur belki de, Eğer ki; karanlık
yırtılıp Göğ’ün omuzuna
dokunulabilirse.
O günlerin genç
fidanlarının bedenleri Şimdilerde odunlaşmış
olsa da tenleri Aynı masalı bıkmadan
yeniden anlatabilirler, Çiçeklerini çoktan
dökmüş Dallarında sallanan
salkım salkım kirazlar, Fısıldarlar hala üzeri
çizilememiş sevdalarını Dudaklarındaki onurlu
tebessümlerinde.
Muradına eren de Tahtırevana çıkan da çok
olmuş O günlerden bu günlere. Üstelik birazdan gökten
düşecek Üç elmanın da hepsi
yense de afiyetle. Yeter ki bana kalsın bu
masalda Sevdaya dair yaşanmış ne
varsa.
ahb
15.5.2006 “masal kahramanı
olabilmenin güzelliği”
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.
"Düşünceler,
insanların dillerine vurur.
Bundandır, ben de her sabah
Güneş doğmadan;
akşamdan kalma bu çarpışmalardan
yerlere saçılmış kelimeleri toplarım.
İşte yazdıklarımın tümü bu..."
VITRIOL
-
VITRIOL: Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem
Dünyanın derinliklerini (içini) ziyaret et, damıtırken (arıtırken) gizli
taşı (fel...