22 Nisan 2011 Cuma

Ulusun Egemenliği

Yoo, yoooo... sakın hepinizin başından geçmiş bu tadı tuzlu anılarımdan söz edeceğimi zannetmeyin. Fotograf, tarihi dışında açıklanmaya gerek bile duymuyor, karedeki tek erkek ben olduğumdan. 1966 yılında Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda bir 23 Nisan kutlamasından.

O günlerin soluğu burnuma kaçıpta kırıtırken, unuttuğum kimi ayrıntıları aklıma getirdi. Örneğin; çok da iyi tanımadığım fesli insanların yaşadığımız ülkeyi yabancılara sattıkları..!.. İstanbul’un göbeği yetmezmişcesine Anadolu’da Schengen vizesiyle efeler gibi dolanan AB simalı askerler. Beynimin küçük ya da henüz yeterince gelişimini tamamlamamış olmasına bağlayarak bu olanları aklım bir türlü evirip çevirip ne demek istendiğini anlayamazdı, o yıllarda. Ne satmışlardı, parayı kim almıştı, ne yapmıştı onca serveti, alıcı aldıklarını ne yapmıştı ? Tarihi tahayyül etmekte son derece zorlanırdım. Zira; madem bu anlaşılmaz ticaretle ülke elden gidiyordu ise neden onca halk oturduğu yerden gıkını bile çıkartmamıştı. “Olsa olsa kırk Haramiler masalındaki Ali Baba misali, sandıkları kaçarken yanında götürmüş olsa gerek” derdim. Bir de hadi ülke bizim olduğu için cansiperhane davranmamız anlaşılır gelse de yedi düvelin canını ortaya koyması anlamsız gelirdi.

Özetle; kimse bize bağımsızlığı anlatamıyordu, zira biz hep özgürmüşcesine aklımız esarete bir türlü yol veremiyordu. Etkileyen ayrıntılar ise; “falaka”, “rahle” üzerinden bilmediğimiz bir dilin öğretilmesinin dayatılması, işgal kuvvetlerinin yerleşik halka yaptığı "zulüm". Bir de yaşadığı şaşalı yaşamı yitirmeme uğruna yabancıların her dediğine gözü kapalı, tuğrasını parmak ucuyla gösterilmiş her yere basan çok eşli Padişah. Küçük aklım, seyredip de yorumlayamadığı siyah beyaz Cahide Sonku’lu filmlerden etkilenerek zaman zaman aşkı uğruna kendi kasasını soyan veznedarı aklıma getirerek Harem’deki tutkulu cariyelerin müsrifliğini bile düşünebilmişti.

Sonuç; baştakilerin müsrif, bencil, haris olduklarından hiç kuşkum yoktu. Ama ne yalan söyleyeyim, onları çok da suçlu bulmuyordum. Asıl bana ters gelen Saray’ın bir kaç yüz askerinin hakkından bir ülke dolusu insan neden maydanoza ayak uydurmuş bülbülü oynuyordu ? Sanki, tükürülse boğulabilecek kadar basitken, neden iş yokuşa sarmıştı. Oysa Atatürk, bir avuç arkadaşıyla halletmişti onca işi, adeta. Padişah’a postasını koyunca adına idam fermanı çıkartılmış, bunun üzerine O da dönüp “hedi len ordan” demiş, esmer sakallıyı apar topar bir faytondan indirip bir tekneye bindiren yabancılar kendi ülkelerine kaçırıvermişti. Bu, bu kadar basitti, çocuk aklımda.

Halbuki sınırlarımızın ötesine de ötesindekilere de hiç ihtiyaç duymamıştık o güne kadar. Elma, armut, leblebi, fındık, ekmeğimizin unu bize yetiyordu da artıyordu bile. Okumuzu, sapanımızı, telden arabamızı, tornetimizi kendimiz yapıyor, cevizleri ağaçtan toplayıp “hangi baş” oynayabiliyorduk. Oyun aralarında bazlama arası kıllı tulum peyniriyle karnımızı doyuruyor, pekmez içip daha uzun süre koşabiliyor, yorulunca da herhangi bir evden hakiki limonata içip susuzluğumuzu gideriyorduk. Kapı gibi ağaçlarımız, bahçelerimiz, derelerimiz, bağlarımız, tarlalarımız, dağlarımız vardı. Kuşları uçarken ayırd edebiliyor, hangi ağacın dalından uçurtma iskeleti yapılabileceğini, paket kağıdının neyle ve nasıl yağlanıp inceltilebileceğini bizden daha iyi kim bilebilirdi ki. Tüm ihtiyaçlarımıza bunlar yeterliydi. Aksilik olursa göğüslerine sulu burnumuzu dayayabildiğimiz ailemiz, komşularımız, mahallelimiz vardı.

Çok sonraları anladım ki; olanları anlayabilmem için önce kaybedip sonrasında kazanmam gerekiyormuş, tıpkı bugün kadınlarımızın içine düştükleri durum gibi.

Anlatılanları özetler mi bilmem ama “Hamarat annenin tembel kızı olurmuş” derler. Sanırım doğru.

Bugünlerde her sabah inceden inceye düşünülmüş başka bir ayrıntı ile karşılaştıkça; Atatürk’ün ne kadar hamarat bir lider olduğuna tanık olsak da sırtını peke dayamış bir halkla gelinebilinen yer ancak burası olabilmiş. Elimizdeki daha doğrusu cebimizdeki sermayeyi sonuna kadar tüketmiş, tüm atış haklarımızı kullandığımız için artık iş, sil baştan yeniden aynı yolu kat etmeye geldi.

Özetle; yok pahasına, iznimiz dahi olmadan pazarlanmış kurumlarımızı yeniden geri almak için ardımızda ne AB ne de ABD’ye dayamadan, hakkı verilip pastırmayla iftar edilmemiş, kara zeytine omuz vermiş bir oruç kıvamında, kararlılık ve tutarlılık içinde bağımsızlığımıza kavuşmak için tüm sıkıntılara göğüs germenin günü gelmiştir. O yıllardaki bu çaba “Kurtuluş mücadelesi”, verilen mücadele de “Kurtuluş Savaşı” olarak adlandırılmıştı, sonraları. Zaman içinde kantarın topuzu “Vatan, Millet, Sakarya” diye kaçırılsa da bir fotograf karesinin dışına taşarak sırtında, kundakta mermilerin taşınmasındaki fedakakarlık, vefakarlık sanırım işte bu aynı saatlere denk düşüyor.

Atatürk, çocuk, sevgi iyi niyet üçgeni istismar edilerek çarpıtılmış, bayramın adındaki tüm gizemin “Ulusal Egemenlik” te yattığı gerçeği bilerek ya da aymazlıkla perdelenmiştir.

"Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen bir kılavuzun ardından kaybedilenleri, yeniden kazanacağımız günlerin mavi umuduyla,

23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

31 Mart 2011 Perşembe

Sırra Kadem Basan Şeytan'ın Telaşı


Aynadaki beni gördün mü,
Sen saçını keyifle tararken ?
Az önce üzerinde unutmuşum görüntümü,
Hani, “ıslak elimi nereye kurulayacağım” derken.

Uysaldır, ürkektir, belki de biraz utangaçtır çekinme,
Ama sen yine de duymamazlığa gel o küfrederken.
Bilinmez; o mu beni yoksa ben mi onu adam etmeyi düşündü,
Sel sularında akıntılara birlikte altalta üstüste kapılıp sürüklenirken.

Aslında;

Seçimlerde oyumu da hep o kullandı,
Aklım düşünce sevdalara yüreği de hep o paraladı,
Sevinçlerimde de hep o heyecanlandı,
Hüzünlerimde de hep o ağladı,
Düşmüşün beline de hep o el uzattı,
Onurumla da hep o çıkarsız gururlandı,
Bir tebessümle belki bir çiçek açar diye
Yaşamımın her demine yine hep o renk kattı.
Bu yüzsüzlükle dolaşırken bir yerlerde,
Korkuyorum başım sıkışacak diye,
Yıllar yılı ne yapayım alışmışım bir kere,
Ne kadar çırpınırsam çırpınayım elde var nafile.

Düşünmek dahi istemiyorum;
Ya “sevdim burayı,
Gelmiyor, sırımdan çıkmıyorum” deyiverirse...

Ama gizlisi saklısı kalmadıki artık, anlattım her şeyi bir kere,

Bilinir ki; aynadan sır düşerse
Zaten baka kalınır çıplak camın ardından sadece.
Donsuz yalın bir gerçek karşılar Aklın Selimini,
Acıtan görüntüsüyle.

Sır benim değil, aynanın mükellefiyetinde.
Haydi, şimdi söyle umarsızca ”Kalıyorum” diye.
Bu torba değilki, aranmaz sır beden içinde,
Zira benlik sıvaşır ustalıkla sırın içine,
Hem de çok derinlerinde bir yerlere.

                                                                                  ahb

                                                                              4.7.2007
                                                           “yolcu hancıya ne etsin...”

İlginç geliyor;

Önünden her geçtiğimde aynanın sırı beni görüyor,
Bense camın ardındaki sıra, ben diyor,
Camın ardındaki sırda endamım dikiliyor.

E, hani sırrımı saklamıştım dilimin altına.
Sır mı ispiyonladı kendini yoksa,
Elini kolunu sallayarak dolaştığına bakılırsa.

Sır ben miyim yoksa ?

  ahb

5.7.2007
“şeytan sıra kadem basmış...ara ki bul.”

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşabilirsiniz.

27 Mart 2011 Pazar

Yoksa, Trolle av yasağı kalktı mı?

Sardunyaya Ağıt
(Yeni Türkü - Buğdayın Türküsü adlı yasaklı albümden 1979)
(yazı okunurken, mutlaka ezgi de dinlenmeli) 
Yukarıdaki karanlıktan inadına aydınlık beklemek;
öylece seyretmekle aydınlanacağını ümid etmek,
kandırsak da benliğimizi, artık saflığın ötesine geçilmiş demek.
En azından artık bu anlaşılmış olmalı...
olur ha, ya anlaşılmamışsa hala,
o zaman da felaketi tartışmanın gereksizliğidir gerisi...

Peki, ezgi nereden geldi sofraya;
Radyo İlef, çalacağı zamanı iyi yakaladı, saat henüz 5 olmamışsa da...
Bana da ariflerle, düşünce elitleriyle 
ortak tencereden ekmek banması düştü sade sudan tiride,
her ne kadar güncemi yayınlayan BlogSpot yasaklanmış olsa da...
Sardunya'yla aynı kaderi paylaşmalarından mıdır, nedir 
aynı ağıta yüz durduklarına bakılırsa... 

Sevgilerimle...

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

24 Mart 2011 Perşembe

Gezginlerin ABD çıkarması

Usta Gezgin Timur Özkan ve Gezgin Dostlarının ABD çıkarmasıyla ilgili şölenlerine davetleri var. Bana düşense el olabilmek, göz olabilmek...
paylaşıyorum...

Sevgilerimle...

ahb


Çok değerli Türkiye, gezi ve fotoğraf dostları

2 Nisan Cuma günü, Ankaralı Gezginler olarak ilk yurt dışı sergimizin açılışını yapacağız. Bu mutlu haberi sizlerle paylaşırken, mesajımızı ABD'deki yakınlarınıza da yönlendirmenizi rica ediyoruz. Ayrıntılı bilgi aşağıda olup, Alabama yakınlarında yaşayan ve/veya o tarihlerde orada olacak gezi ve fotoğraf dostu vatandaşlarımız başta olmak üzere Türkiye'ye ilgi duyan herkesi sergimizde görmekten mutluluk duyarız.

Timur Özkan

sot%20general%20invitation.jpg
Ankaralı Gezginler Grubunun düzenlediği “Turkey, Through Lenses” Fotoğraf Sergisi 2 -8 Nisan 2011 tarihleri arasında Birmingham’da açılacak…


Ankaralı Gezginler Grubu üyelerinin, Türkiye’nin farklı yörelerinden çektikleri fotoğrafların sergileneceği “Turkey, Through Lenses” Fotoğraf Sergisi 2-8 Nisan 2011 tarihleri arasında Birmingham’da gerçekleştirilecek. Turkish American Association of Alabama’nın ev sahipliği yapacağı organizasyonda 36 fotoğrafçıya ait 62 fotoğraf sergilenecek. Koordinatörlüğünü Timur Özkan ve Güneş Demirbaş’ın yaptığı serginin açılış kokteyli 2 Nisan Cumartesi günü saat 17’de Birmingham International Center’de yapılacak ve sergi 4-8 Nisan tarihleri arasında Jeniffer Harwell Art Galery’de gezilebilecek.

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

13 Mart 2011 Pazar

Umudu Ummak


Umurum Umurun değilse
Umurun Umudum olacak
Umurum Umurun olana dek…

Umudum Umudun değilse
Umudun Umurum olacak
Umudum Umudun olana dek...

ahb
11.10.2002
“…umdum bir kere…
geri dönüşü yok…”

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşabilirsiniz.

10 Mart 2011 Perşembe

fesleğen'de Kış

tarih; 9 Mart 2011

Evler sokaklardan kalabalık,
nefesler, defalarca solunmuş nefeslerle defalarca solunmakta,
dört duvar arasında mahsur kalmanın dayanılmaz sancısı
şehrin yumruklanarak morartılmış tavanını sıkıştırmakta,
dışarıda, rengi için onca fark ödenmiş alınmışların üzerini
fırça ucuna buluttan cömertçe sıkılmış beyaz inadına örtmekte,
kapılar kardan dışa açılamamanın haklılığında kepenk indirmiş, biçarelik içinde...

fesleğense umursamıyor bile olan biteni, tek derdinin serin gölgesinde;
kokabilmek için başının okşanarak sevilmesini beklemek...

inatla... sabırla...

Sevgilerimle...
ahb
 
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp, okuyabilirsiniz.