Günümüzdeki yuvarlanmış konuşma dilinden daha gerçekçi idi;
seçtiği kelimelerin anlamındaki yerindeliği, vurgu ya da tonlaması. Bir yıl
içinde söküvermişti tüm inceliklerini, her ne kadar sıla dilini öğrenme
niyetindeki her yabancı gibi, ona da ilk olarak anlamını bilmediği küfür
sözcükleri öğretilmiş olsa da.
Onu, annesi ve küçük kız kardeşini bir akşamüstü apartman
kapısından birbirlerine çarparak çıkarlarken fark etmiştik. Çoğumuz; esmer ve
kavruk kalmış bir neslin çocuklarıydık ya da nadir de olsa yumurtasını
çatlatabilmiş sarışınların ancak, açık ama güneşte solmuş bir kumrallıkla
sürdürebildikleri kavrukluklarından hiç de şikayetçi olmadıkları yıllardı. Bu
nedenledir ki; teni “süt beyaz” olarak nitelenenler, genel bir önyargı içinde
sınır dışından ithal olarak adlandırılırdı, kimi kez yüzde yüz yerli olsalar
da.
İşte böyle açık renk tenli bir aile görüntüsüyle sokağa
düşmeleri, o an anneye “Helga”, yanındaki çocuğa da “Hans” ismini reva
görüvermiştik mahallelice. Alaycı gülücükleri suratlarına asılı, piramit gibi
öbeklenmiş bir avuç kavruk mahalle bebesine karşı; yuvarlak, tombul pembe
yanaklarına inat, çatılmış kaşlarının altından dikti gözlerini, tek başına
köyün tümüne posta koyup, diklenircesine.
Peter ile ilk karşılaşmamız diye hatırladıklarımdan kırıntılar,
bunlardı belki de. Sonraki yıllar içinde sürecek sıcak dostluğun başlangıcı
için, mahlep kokusundaki ılık akıntılardı, “ilk anne sütü” kıvamında.
Birkaç gün sonrasında, makasa alıp sıkıştırabilmek için maça
davet etmişlerdi. Toprak arsaya geldiğimde o, bizimkileri çoktan takmış peşine,
kan ter içinde sürüklüyordu bir yarı sahadan diğerine. Topa girme görüntüsünde
çift dalmalar karşısında o, yerden kalkıyor, anlamadığımız sözcükleri bağırarak
haykırıyor, daha da bilenmiş olarak oyuna dahil olup, aynı civanlığını
sürdürüyordu. Sesi, yeri göğü inletirken bir ara, sahayı köşeden gören bir
pencere açıldı yukarı katların birinden. Annesi, yüksek sesle ve garip şive ile
“Peter” diye seslenince, herkesçe kabul görmüş “Hans”ta kendi kalesine atılmış
gol niyetine puan cetveline işlemişti. İki yana efelenerek yürüyüp başını açık
pencereye doğru kaldırdı, ellerini iki yanından beline dayayarak, “ne var?”
niyetine ağzında biriktirdiği kısa sözcüğü boşalttı. Yine anlamadığımız
cümlelerle kadın söylenmeye başladığında, koşarken hoplayan sarı alabros
saçlı, adına yeniden alışmaya başlayacağımız Peter, el kol hareketleriyle ve
sesini yavaş yavaş yükselterek yanaklarının içine akide şekeri sokmuşcasına
şapırtılarla bağırmaya başladı. Aynı tonda karşılık bulmasıyla, elini havada
“bana ne” dercesine sallayıp, “Peter” seslenmesiyle görüntüsü dondurulmuş maça
geri döndü. Kara ve tedirgin bakışlarla
kendisini dikkatle izleyenlere bakıp, “devam” anlamına gelecek bir kelimeyi
haykırdı, karşı kaleye doğru koşmaya başlamadan önce.
Üzerinden geçen hayli süre sonrasında, aralarındaki bu
konuşmayı sorduğumuzda; bizimkiler onu her biçtiğinde o da basıyormuş kalayı.
Anne, evin içinde yankı bulan, belki de onun sesinden ilk kez işittiği böyle
bir edebiyat karşısında daha fazla dayanamayıp, küfretmemesi üzerine sertçe
uyarmış.
Maçın bitememezliğinin sonucunda çıkan oydu ki; çocuk hem
güçlü, hem futbolu mızımaksızın iyi biliyor ve aynı zamanda oynuyor, günümüzün
spor yazarlarına inat. Yenilgiyi kabullenmemek, daha fazla ezilmeye neden
olacağından, enayilik anlamına gelmesi kaçınılmazlık çıkmazına kapı aralıyor:
- Bakıyorum, herif tazı gibi koşuyor kaleye. “Hans... gir
içeri...” diye bağırıyorum, o gidiyor ters tarafa. Meğer tüm anlaşmazlıkların
nedeni, adamın adının “Hans” olmamasından kaynaklanıyormuş... nereden
bilebilirdim ki...
Aradan geçen sürede, mahalle takımı kapı gibi bir yabancı
oyuncuya sahip olmuştu; menajersiz, klüp başkansız, transfer ücretsiz. Belki
olmuştu da olmasına ancak, bu kez de çevre mahalleler Peter'i kabul etmiyordu.
- Yok arkadaş, oyuncular Türk vatandaşı olacak...
Bu gavurcuk oynayamaz... diye itirazları kabul görmeye başlamıştı.
Tabii ki bu şu anlama geliyordu; Peter'in gelişi henüz
haftasını doldurmamış olsa da, alışagelindiği üzre başarı karşısında ayak koyup
çelme takmaların artması, onu bizden yapmaya yetmişti. Zira, yol açmadan
ayakbağı olmayı, yukarı itmeden alttan aşağı çekmenin keyfi, bu memleketin
rüzgarına bulaşmıştı bir kere. Bunu sürdürmenin yükümlülüğü de olsa olsa gelen
nesillere düşecekti.
Oynayamamasını; bizim onun anadilini çok iyi bilmememizin
biçareliği gibi göstersek de, haklı ısrarındaki istikrarla “Niye?” demekten
kendini alıkoymuyor ve yerini korumak uğruna, daha fazla güç sarf ederek
pembeden kırmızıya dönüşmüş yüzüne inat, hepimizin içi kızarmayı sürdürüyordu,
ufak kıpırtılarla doğum sancısı çeken hamile bir anne adayının tefekküründe.
Her sabah doğan Güneş akşamları guruba dalarak, Peter'in
Türkçesini kusursuzlaştırmayı sürdürse de, hala maçlarda oynatılmamasının
gerekçesini bir türlü anlayamıyordu.
Konunun yine dönüp dolandığı bir gün, kavruğun birinin
dilinden dökülen; “La olüüm, sünnetsizsin, sünnetsizzz...” sözüyle, kilim
sarmalından yuvarlanan dansözcesine savruluverdi orta yere. Kulaklarındaki
ateş, gözlerini çakmak çakmak yapmaya yeterli gelerek doğruldu oturduğu duvarın
üzerinden ve ardını dönüp sokak boyunca gölgesini peşinden sürükleyerek gözden
kayboldu. Bir süre ortalarda görünmemesini, zaman zaman hasret gidermeye
gittiği Alman anneannesine bağlamış olsak da, kendisini sarılarak yolcu
etmemizden çok keyf aldığını bildiğimizden, bize olan kırgınlığına yormuştuk.
Hafta henüz bitmemişti ki; bakkalın yumurta kulesine açılan
apartman kapısından zıpkın gibi; başında Maşallah külahı, üzerinde beyaz sünnet
eteği, ayağında rugan damat terliği ile bacaklarını iki yana aça aça, biraz
koşturmacalı, biraz sarsak, her zamanki kırmızı yanaklı Peter fırladı, elleri
havada “Heyyy” diyen Alman Türkçesiyle. Hepimiz gördüğümüzün düş olduğundan
henüz yakamızı kurtaramamıştık ki, bacaklarıyla Çingene ayısının “kadınlar
hamamda nasıl oynar”a öykünürcesine zıplarken, yüzü sevinç arsızına dönmüştü.
Muhallebiyle beslenmiş bir neslin çocuklarına göre iyi beslenmesinin semeresini
almış gelişkin bedeniyle üzerimize kendini attı. Bir avuç mahalle bebesi ortalarındaki
sarı kafayla sarmaş dolaştı, kimin altta, kimin üstte olduğuna bakılmaksızın.
Onu ortalayarak çevrelediğimiz kavruk çemberinin içinde ışıldayan gözleriyle
hepimize tek tek baktı. Bakış çemberinin iki ucu birbirine kavuşurken eliyle
beyaz eteğinin üzerinden, altındakini kavrarcasına, kalçasını öne doğru iterken
narayı patlattı;
“Ulaan, şimdi hangi o a.... ko..ğumun bebesi beni
oynatmayacakmış, göreceğiz”
Meğer, Gölgesini bile bize teslim etmeden yanımızdan ayrılır
ayrılmaz, üvey Türk babasının karşısına dikilmiş. Ve ona bir an evvel sünnet
olmak istediğini söylemiş. Kendiliğinden, beklenmedik bir anda gelen bu teklif
karşısında baba havalara uçmuş sevinçten, her ne kadar kesim tarihi için
“hemen” demesi iki ayağını bir pabuca sığdıracağını o an bilememiş olsa da.
Tek sarılı kavruk bebeler yumağı duvar üzerine tüneyip,
Peter'in ne zaman iyileşebileceği konusunda tahmin yaparken, bize dönerek
kendinden emin ses tonuyla; “Önümüzdeki hafta sonu... tekme dahil, hazırım”
dedi ve “yalnız...” diyerek ekledi, “onlar benim oynayacağımı şimdiden
bilmesin...”
Yukarı mahalleye maç teklifi ulaştırıldı ve kibirli bir
“oynarız yavv...” yanıtı yokuş aşağı yuvarlanarak kulağımıza değdi. Sıcak öğlen
sonralarında Peter, kuytu bir arka bahçede duvar futbolu ile eski haline gelmeye
başladı. Günler zaten hızla akıyordu, bir gayrete bile gerek duymaksızın.
Ve maç günü geldi çattı. Yıllar evvel, sonradan koskoca bir
benzin istasyonu kurulan toprak sahanın, tribün niyetine kullanılan yokuşundan
birer ikişer inilirken, orta yerde sarı kafadan eser gözükmüyordu. Kale taşları henüz adımlanıyordu ki, ardından
vuran Güneş'in gölgesinin heybetiyle bağıra bağıra, kaya kaya inerek yanımıza
geldi. Karşı takım, önceki itirazlarının kabul gördüğü varsayımı ile önce
umursamadı. Ancak, orta sahadan karşı takıma doğru;
“Beyler bugün ben de
oynuyorum” dediğinde, umursamazlar tam “hass.....” diyecekti ki; Peter birden
şortunu dizine kadar indirerek;
“Alın işte beyler, isteyen yakında da
bakabilir, hatta eline bile alabilir” sözünü kahkahasıyla perçinledi.
Maçın ilk devresi bittiğinde Peter, Aşil edasında takımı
peşine takıp çoktan coşturmuş, aradaki farkın kapanamama tedirginliğini karşı
takımın aklına yıkmıştı çoktan.
Devre arasında karşı takımda bir kıpraşmalar açıkça
görülmeye başladı ve tribün niyetindeki yamaca tünemiş bizden daha esmer biri,
oturduğu yerden doğrulup, ürkek adımlarla aşağı doğru inmeye başladı.
Yaklaşırken, özgüven patlaması yaşayan karşı takım bebelerinin ağır abisi, bir
kaşını havaya kaldırıp;
“Hadi bakalım, bu da bizim yabancımız” dedi. Hemen
dibindeki Peter alaycı tebessümle;
“Sünnetli mi?” diye araya girdi. Ağır abi,
ardına dönerken ellerini iki yana açarak,
“Ne bileyim, lan?” tuhaflığını
hissettirdi. Peter konuşmasını sürdürdü;
“Ne demek lan, 'Ne bileyim?'. Konu biz
olunca önemli ama, siz olunca 'Ne bileyim?'. Bileceksin olüüm, bileceksin, hem
de bal gibi bileceksin. Söyle ona, indirsin donunu da görelim; oynar mıymış,
oynayamaz mıymış... Neyse neyse, boş ver, boş ver. Biz siz miyiz ki,
oynadığımızın sünnetli mi, sünnetsiz mi olduğuna bakalım? Gelsin de,
tepişelim.”
Bu kez kavruklardan biri cesaret bulup lafa atladı;
“Sizin
mahalleden mi ki?” Ağır abi, artık ağırlığını yitirmişcesine
“yeni taşındı,
yeni...” demeye çabalarken, kavruk ısrarını sürdürdü;
“Nereye olüüm, nereye
taşındı?” Bu kez topluca tanımadık yeni esmere dönüldü;
“Nerde oturyon lan
sen?” Esmer taze, ellerini iki yana açarak, anlamadığının çaresizliğini ifade
etti. Bu kez en eski yönteme başvurularak el, kol ile “evin neresi” evrensel
boyutunda soruldu. Bebe ardına dönüp, düzlükte yeni bitmiş inşaatı işaret etti
uzattığı koluyla.
“Tamam işte, burda oturuyomuş. Orada bizim maalle zaten”
Ancak hazır fırsat ele geçmişcesine soru yağmuru sorguya dönüşmeye başladı;
“Adı neymiş?”
“Adın ne lan senin?”... yine el kol... çatlak bir sesle
“Pele”
diyor ve o an hepimizin yüzünde tuhaf bir gülümseme beliriyor.
“Ulan sen, yoksa Brezilyalı
mısın?” Başını rağbet görüp görmeyeceğinin tedirginliğiyle aşağı sallayarak;
“Yaa,yaa Brezıl, Brezıl...”
Bizim ikinci yarı o gün, bir Almanya Brezilya maçına
dönüşüp, birkaç farkla Alman'ın galibiyetiyle sonlanmıştı. Sonraki yıllarda
Pele'nin hayli kalabalık ailesi ülkede, gerek dans gerekse müzik alanında sanatçılar
yetiştirerek çok ünlendi. Peter ise daha sonraları yarım bıraksa da, mahalle
mektebine başladı, anneannesi ve okul yönetiminin her tür çelmesine inat.
Sonbaharın serine yüz vurmuş bulutlu bir akşamında onu,
köşedeki telefon kutusunun ardındaki karanlığa bürünmüş kuytuda, bir çift
sulamış gözle bana bakarken yakaladım. “N'oldu lan?” dediğimde, konuşmaksızın
oturduğu yerden heykelleşmiş hüzünlü parıldayan gözleriyle bakışmasını
sürdürdü. Aynı karanlığın ikimize yetecek gölgesinin ucuna iliştim. Burnunu
çekti karanlığa inat, önünde kendi açtığı boşluğa bakarken. Sessizliği,
üzerindeki geniş yaka, maksi pardesüsünün içine sokuşturduğu Çubuk şarabını
kınından çekercesine çıkararak bozdu.
“Hayırdır?”
“İhtiyacım vardı...”
“Karı kız hikayesi mi?”
Suratıma baktı, sıcak bir tebessümü dudaklarına oturtarak
“Yok yav” dedi.
“E, sorun ne o zaman?”
“Bizimkiler... daha doğrusu, anneannem...”
“Öldü mü yoksa?”
“Ne gezer... keşke...”
“Ulan manyak manyak konuşma, o ne biçim laf?”
“Valla doğru söylüyorum”
“Eee...”
“Dedi ki; 'sen orada kaldıkça Türkleşiyorsun...' Ben de ona
'zaten istediğim de bu' deyince iyice dellendi, 'bunu bana nasıl yaparsın?'
diye. Yahu, ben bana kendi babam demezken, adamın biri 'oğlum' diyor, ekmeğini
yiyiyorum, sorunlarıma çözüm arıyor hem de, hiçbir zorunluluğu yokken. Ekmeğimi
de, dertlerimi de böldüğüm paylaştığım siz arkadaşlarım var. Kendimi son derece
güvende hissediyorum. Karşılaştığım her yabancılık bana, tersine yakın geliyor.
Aramadan yanımda buluveriyorum, isteklerimi, istediklerimi, sevdiklerimi.
Papazla ne muhabbetim var ki, Hocayla olsun. Tutturmuş, bir dindir gidiyor.
Annemin kocası bana babalık, arkadaşlarım kardeşlik yapıyor, hem de
karşılıksız. Ben burayı da buralıyı da seviyorum. Gel de sen bunu o kocakarıya
anlat. Şimdi de 'geri dön, senin yurdun burası' diye dayatmakta. Bana sorarsan
karşılaşmak dahi istemiyorum. Zira elimden bir kaza çıkabilecek kadar kızgınım
ona. Ha, en istediğim ise; mahalleye bir tane daha benden gelse, gelse de ben
de onunla 'Hans' diyerek kafa bulsam. Yandığımsa, bu eğlenceyi kaçırmış olmam
ya da o an yanlış tarafta bulunmuş olmam.”
Şişe kah bir onun dudaklarına dayanıp hava kabarcıkları
çıkarmakta, kah bir benim. Şişe karşılıklı dökülen gözyaşları, sümüklerin
çekilmesiyle boşalıyor.
Ayağa kalkarken, pardesüsünün açılan önünden içindeki pijaması
gözüküyor, loşluğa inat. Fark ettiğimi anlıyor; “Alel acele oldu, birden bire
yani” Ardından eğilerek boş şişeyi uzatıyor; “Anlattıklarımın tümüne bu şişe
şahit. Sende kalabilir.” Arkasından süzülen gölgesine bakarken; “Sen yine de
kafana fazla takma” gibisinden saçmalasam da, duyup duymadığı önemini yitiriyor
o an.
Artık kış soğuk yüzünü göstermeye başlamış ve bebelerle olur
olmaz yerlerde, olur olmaz zamanlarda karşılaşmak artık şansa kalıyordu. Bu
ağır işleyen seyrelme onun, yaşam perdemdeki gölgesinin yavaş yavaş solduğunu
fark etmememe neden oluyordu. Sonrası, her mahalledeki akibete maruz kalıp,
tevatür ve rivayete büründü. Söylentinin yönü, “ülkesine geri döndüğü” üzerine
çark etmiş olsa da, dün akşam oynayan Almanya Brezilya'nın gerçekte, 45-50
yıl öncesinde karşılaştıkları ve Almanya'nın o zaman da kazandığı, Pele'nin namı,
sonraki yıllarda mahalleler arasına taşınmış olsa da.
Sevgilerimle...
ahb
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.