14 Temmuz 2011 Perşembe

Paspas Rıza

 

Yine o, içimizdeki parmaklık arkasına itilmiş puslu yıllar, farklı da olsa bölgesi hep aynı insanlar. Yani, diğer insanlardan olan farkın belli olması adına semerlerin gösterilmediği zamanlar. Çulsa çul, utanılacak hiçbir yanı olmayan bineklere atlamanın çırılçıplak keyfi. Çakır gözleri dayanılmaz olsa da semerleri devşirildiğinde tedirgin bir çift eşek kulağıyla başbaşa kalınmadığı yıllar.

Mahallemiz, bıçkın yetiştirmeye müsait olmasa da kendi rolüne uygun düşerdi Rıza. Öyle hayali bir kahraman değil, tam tersine sokak kadar gerçekti. 1.75-80 boylarında ya da bizim yaşımızın küçük olmasından öyle gelirdi. Tepeden tırnağa tam bir eşkâldi, kolayca anlatılabildiği ölçüde zor karşılaşılan. Briyantin ile geriye doğru başına yapıştırarak taradığı siyah saçları, uçları iki yandan havaya kalkık Ustura Kemal bıyıkları, traş olurken perdah attığı için boynunda ya da yüzünde bir kaç kör tıraşbıçağı çiziği, çıplak tenine yapışmış, bileğinin üzerine kadar katlanmış uzun kollu beyaz gömleği, demine göre meşin ama mutlaka düğmeleri iliklenmemiş siyah yeleği, aynı renk düşük belli ütülü pantolonu, arkasına basılı yumurta topuk iskarpini ve içinde seyrek yıkanmaktan eterleşmiş çorapları... Yeleğinin bir cebinde uçsuz (filtresiz) Bafra sigarası ve benzinli muhtar çakmağı, diğerinde, elinde sık sık çevirerek attırdığı sarı kehribar 33 lük tespihi, alçak sesle az konuşan, Cem Yılmaz’ın tersine taşıdığı “mesaj kaygılı” deyiş ya da sözleri kendi jargonuyla söylemekten müthiş keyf alan, cıvımayan, cıvıtmayan, cıvıttırmayan, donuk süzen ve yavaş izleyen bakışları hep sokak ufuklarında takılı kalan, güncel deyimle mahallenin tek ağır abisiydi Rıza.

Bu hayal olmayan kahramanın tanımını yeniden okuduğumda algıladığım izlenim, “sarışın hem de mavi gözlü”ye gelip dayandı, nice sarışın mavi gözlülerin ne saçının sarartısını ne de gözünün deryalığını hatırlamaktan imtina edilişindeki riyakalıkta.

Mahalle çocuklarıyla ilk sohbetinde sözünü ettiği tabansızları; ayağını hızla kaldırıp yere vurarak, “Ağabey, biz ettik, sen etme bize” diye yalvaranları, sigara izmariti söndürürcesine ayakkabısının sivri ucunu bir sağa bir sola kıvırttırıp ayağının altında nasıl da “paspas” ettiğini söylemesi, üzerine yapışarak o günden sonrasında bu lakap ile anılmasının çıkış öyküsüydü. İkinci bir Rıza olmamasına karşın gıyabında “s”leri dille damak arasında tıslatılarak söylenen, o günden sonra da mahallenin anlı şanlı “Paspas Rıza”ydı o artık ve öyle de kaldı mahallelinin anılarında.

Gerçekte; boş zamanlarında aslında yaşanmamış, ama kendince yaşanası hayallerinin kahramanı olarak, aklında ortaokuldan terk eğitimiyle yazdığı senaryolarda düştüğü kurgu hatalarına, inanmasak da inanıldığında Malkoçoğlu’nu kolsaatiyle yakalamışcasına bizi cezbeder, bininci kere de olsa hiç bıkmadan “Paspas Rıza”nın maceralarını dinlerdik. Zira o anki; sokak başındaki bu duvar üstü muhabbeti kaçırmışlara, şanslı izleyiciler aracılığıyla sonradan kendi kelime ve mimikleriyle anlatılmaktan, bunun adı “Paspas Rıza’nın Maceraları” başlığında manşetten haber haline gelmişti. Bu nedenle karşılaşan iki çocuktan biri diğerine ilk;
“Bil bakalım, Paspas Rıza en son ne yapmış ?” diye sorması sıradandı.

Yaşlı ancak, kendi işini kendi görebilen annesiyle birlikte, Yüksel Caddesi’nin daraldıktan sonra İçel Sokak ile birleşse de düz devam ederek Çaldıran Sokağına inişi sağlayan 5-6 metre uzunluğundaki, yanyana iki insanın omuz omuza geçebileceği arnavut taşı döşeli merdivenlerine açılan; tek kapılı, tek pencereli, tek odalı kömürlükten bozma bir evde yaşardı. Kapısı üst kata çıkan merdivenaltına açılırdı.

Genelde yaz akşamları hava karardığında, köşebaşı duvarına istiflenen mahalle çocuklarının sohbetinin sessizliğe bürünmesi, arkadan aldığı loş sokak lambasının ışığında ayağını savurturarak dayı dayı yürüyerek yaklaşan silüetinin görünmesiyle, hep eş zamana denk gelirdi. Ve insanın içini donduran, sessiz sokağı dolduran o;
“Meraba genÇÇlerrr...” toplu selamı birinci gong yerine geçerdi.
Tüm çocuklar onca saat onu rahatça izleyebilecekleri konumdaki yerleri seçerler, gece boyu dinleyeceklerinden gülmeye ya da heyecanlamaya hazırlanırlardı. O akşam birden; hangi zamanda, nerede yaşandığı tam ifade edilemeyen, bu bilinmezliğin de kimsenin umurunda olmayan o gecenin öyküsü, Nobel ödüllü en iyi filmi olurdu, bilet parasız, teşrifatçısız, makinistsiz... Tüm anlatımlarını bize belirli bir mesafeden, elini kolunu aça aça, adeta tam karşısındalarmışcasına hareketleri tüm ayrıntısıyla göstere göstere, yaşayarak anlatırdı. Böylesi, dinleyenlerin de işine gelirdi. Zira her şeyine katlanılabilirdi ama, arkası açık ayakkabısından sızan o keskin ayak kokusuna, asla. Hatta çocuklar arasında bir bilmece vardı, söylendikçe kıkırdanarak gülünen;
“Paspas Rıza’nın geldiği nereden anlaşılır ?” diye. Yanıtı basitti,
“15 metreden duyacağın ayağının kokusundan”. Neyse ki ayakkabı çıkarmak delikanlılık raconuna ters düştüğünden rahat ederdik. Ancak kimi zaman;
“Yahu çocuklar, yine nasırım tuttu, bir felaket” dediğinde asıl o zaman yaşanırdı tüm felaket. Birden karnı ağrıyan karnı acıkan, uykusu gelen babası seyahate giden... Olan en son kalana olurdu, bahane bulsa da geçerliliği Paspas’ça kabul görmeyen. Maceranın tam en heyecanlı yerinde, denetim amaçlı anne seslenmelerine saygılı davranır, hareketini dondurur, ana çocuk dialogunun bitimini sessizce, hareketsiz bekler ve pencere kapanma sesiyle birlikte, buzlar çözülmüşcesine kaldığı yerden devam ederdi. Çoğu kez erkek çocuklardan sıkışan olursa yerinde bir iki zıplar, sonunda eve gidip öykünün en heyecanlı yerini kaçırmamak için, duvarı atlayıp çalılıkların arasından “Paspas Rıza”nın anlattıklarına, şarlayan su sesi efektiyle katkı verirdi. Ve o ayağının altında “paspas”lama sahnesi bir türlü gelmez, delikanlılığa sığanlar sığmayanlarla karışır, replik sahiplerinin buna çoktan teşne olması, durumun anlaşılabilirliğini hepten içinden çıkılmaz kuyuya dönüştürür, sıkıntıdan kıpırdanmaların had safhaya geldiğini hissedince de finali, ayağının altında nasıl “paspas” olduklarını sündüre sündüre anlatarak yapardı. Sanırım şimdi düşününce; o da o zamanlar biliyordu, hikayenin en can alıcı noktasının “paspas” olduğunu. Ardından son yaptığı ayakburnu kıvırtması, onda sigara içme isteği çağrışımına neden olur ve yanımızda gecenin son sigarasını yakar, havaya sert biçimde üfler, ardından da aşağı hiç indirmediği bir kaşının bıçkınlığında derin bir nefes alırdı, ılık yaz akşamının ufaktan ufaktan esen yelinden. Sigarasını yarıladığında veda vakti gelmiş sayılır ve tüm hürmetiyle elinin parmaklarını açarak düğmeleri çözük gömleğinin arasından göğsünün ortasından tüylü tenine bastırıp, “Haydi bakalım gençler, geç oldu. Ben sıvışıyım artık. Eyyvalllah genÇÇlerrr...” diyerek aynı silüetini sürükleyip karanlığın bitimindeki nohuttan odalı evinin yolunu ağır adımlarla tutardı.

Kendisinin biraz kavruğu olan bir arkadaşı vardı. Seyrek de olsa o dar yoldaki merdiven altı kapı önüne küçücük bir sehpa, iki de hasır tabure atıp, kısık ve kalın sesle konuşurken kavun peynirle karşılıklı bir kaç duble rakı yuvarlarlardı.

Hiçbir zaman; bir kıza ilgi duyduğuna, aşık olduğuna dair onun ağzından tek kelime çıktığına şahit olunmamıştı, zira zaten bütün kızlar ona ilk görüşte “kesik”ti. Yani; tek bir kıza bağlanmak, geri kalan tüm kızları, kadınları bile bile ateşe atmak anlamına geldiğini düşündüğünden, hepsine eşit mesafede durarak tümünün efendisi olmayı yeğlemişti kendince.

Hiç işi de olmamıştı ya da bir işte çalıştığını gören, duyan da. E, kolay da değildi hani, koskoca mahalleninin malına, canına, namusuna gönüllü bekçilik etmek. Yoksulluğuna inat, bir gün olsun kimseden borç dahi istememişti.

Ve, bir gün olmadık bir zamanda yanımıza geldi,
“Gençler... ben gidiyorum.” demek için...
ve dediği gibi de gitti, içimizde kendini hep genç bırakarak.
Yani; kendi gitti ama adı hala bilenlerce kaldı yadigar.

Niye mi gittim bu kadar gerilere ? Bugün sabah baktım; biolojik yaşımın bir arttığına telefon kurumu çok sevinmiş olacak ki arsızca kutluyor beni, benim artık o düngünlerdeki ben olmadığımı yüzüme vururcasına. Ama cahil penguen bilmiyor ki; içimdeki “Paspas” hala o “Paspas”, hiç eskimeyen anılarımda.
Yani; ezip geçen yıllar fiske dahi vuramıyor anılarıma... Bak; “Paspas Rıza” hala briyentinli siyah saçlarıyla kaytan bıyıklarını buruyor, on günlük çoraplarından tüten ayağının kokusuyla...

Sevgilerimle...

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Canları bende emanet kalmışlara...



Bu şarkıyı dinlediğimiz yıllar, henüz ne denmek istendiğini çözemediğimiz çağlardı. Yaprak dökümü ilk, 20 yaşımıza basıldığında dikiliverdi karşımıza ya da ölüm o yaşta anlam kazandı, yitirmenin pişmanlığında. Bu nedenledir ki; bir anda canımızı yok pahasına, gözü kapalı feda edebiliyorduk, bir çift göze, bir demeçte edilmiş çatal söze. Yaranın tazeliğiyle atlatıverdik, yaşımızın yarısı kadar süren arkadaşlığımızın, bir ömür aynı yolu yürümüşcesine yürek çürütürcesine. Yakın, uzak, dost ya da arkadaş ya da bir akraba, belki mahalleden bir komşu ya da kaçamakları birlikte tattığımız okul yarenliği ya da aynı parkaları paylaştıklarımız, bir an olsun sıralı mı sırasız mı diye düşünmeksizin. Oysa, yaşlı da olsa hepsi gençti ardımızdaki anılara sarmaladıklarımız, omuzladıklarımız, yaş akıttıklarımız, burnumuzun ucunu kızarttıklarımız, deliklerini sulandırdıklarımız. Geriye dönüp bakınca, her biri buruk, bir o kadar kağıda dökülmemiş hüzünlü öyküler; mantarı sökülmüş kan kırmızı şarap şişesinin ağzına dayanmış dudakların bildikleri. Paylaşılanları son yolcusuz yaşama ya da yedeğini, dublörünü arama girişimi, hiçbiri aslının yerini doldurmasa da.

Bizim Şarabi Eşkıyaların, bu konuda birbirlerini gömeceklerini açıkça dillendirmekte sakınca görmeyecek kadar, ziyadesiyle gerçekçi olmaları, kimi zaman şakalaşmanın boyutunu Kırım Savaşına kadar uzatabiliyor, az cenk görmediğimizden, aslında canlarımızı yıllar evvel birbirlerimize emanet ettiğimizden olsa gerek. Ancak boğayı ön ayakları üzerine çökerten, alnına saplanmış ucu keskin kılıç ise bir ortak söylemde vücut buluyor, kapak niyetine konuyu sonlandırırken;
"Birbirimizi gömecek bizden başka birileri mi var ki? Günü geldiğinde, beni de bir gün bu çevrelediğimiz halkadan kalanlar gömecek. Biliyorum ki; musalladan alan, kabire indiren, üzerime toprak atan eller, hep sevgi duyduğum, omuzdaşlıkları ömrümce sürmüş arkadaşlarım..." Şarabi Eşkıyalar...

Hatırladıklarımla cigaramdan bir ömrü nefeslerken şu gerçek çıkıyor karşıma;
En sonuncumuz değilse de, geri kalanı şanslı, kendini uğurlayacak dostlarının varlığını içlerinde, HALA sürdürebildiklerinden. 

Yolcu ettiğim sıladakilere, Hasretimle...

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Alevler Hala Küllenmedi


2 Temmuz; 18 sene öncesinde Sivas'ın elleriyle gözlerini kapattığı günün sene-i devriyesi, her ne kadar bugünlerde ülkede elini neresine, ne zaman götüreceğini bilenlerin sayısı gün be gün yok olsa da. 1 Mayıs ve diğerleri gibi hayalden bir gündü, karalar basmış bir kabus görürcesine. Elde yitenler, elde gidenler dışında sanki hiç yaşanmamış kadar gerçek; ne faili ne fiili ne de fikri kalmış biçare ellerde. Her ne kadar elimizdeki sıfırın başını sevgiyle, şefkatle okşasak da 35; sözümüzde, yüreğimizde boğaza takılmış bir ayıboğan ayvasının lokmasında tükenmiş gözyaşının kuruluğuyla yutulamıyor bir türlü. Hani, insanın aklına da gelmiyor değil; "bütün bu tür Aziz Nesinlik olaylar niye hep Aziz Nesin'in başına gelmiştir? ... yazsın diye mi yoksa yazıyor diye mi?" kabak onun başında patlamış hep, ticani-ülkücü dayanışma gösterisine dönüşen 6.Filo Amerikansever saldırıları dahil, ama somut cenazeler soyutlaşıp da elden kayarken, çözülmemesi talimatı ellerine ulaşmış olay yetkililerinin, düştükleri çukurda sahtekarlıklarını bir zeka pırıltısı olarak sunmalarını, ancak bir öyküsünün bir paragrafında bize okutmasının dışında. Üzerinden yıllar geçtikçe inşaata kat çıkanlarla uğursuzların piyasa kuru; eli kalem tutandan, dili söz edenden, sesi göz edenden daha kıymetli oldu artık, "amman ha borsa düşerse" korkusunun kaygısızlığında. 

İlkel Ortaçağ Engizisyonunun gazabına uğramış;


1) Behçet Sefa AYSAN Şair - Ankara
2) Yeşim ÖZKAN Sanatçı - Ankara
3) Nurcan ŞAHİN Sanatçı - Ankara
4) Muhibe AKARSU Misafir - Ankara
5) Muhlis AKARSU Sanatçı - Ankara
6) Murat GÜNDÜZ Sanatçı - Ankara
7) Handan METİN Sanatçı - Ankara
8) Ahmet ÖZYURT Sanatçı - Ankara
9) Huriye ÖZKAN Sanatçı - Ankara
10) İnci TÜRK Sanatçı - Ankara   

11) Özlem ŞAHİN Sanatçı - Ankara
12) Yasemin SİVRİ Sanatçı - Ankara
13) Asuman SİVRİ Sanatçı - Ankara
14) Uğur KAYNAR Şair - Ankara
15) Sehergül ATEŞ Sanatçı - Ankara
16) Gülender AKÇA Sanatçı - Ankara
17) Gülsün KARABABA Sanatçı - Ankara

18) Mehmet ATAY Sanatçı - Ankara
19) Hasret GÜLTEKİN Sanatçı - Sivas
20) Serkan DOĞAN Sanatçı - Ankara
21) Muammer ÇİÇEK Sanatçı - Tokat
22) Belkıs ÇAKIR Sanatçı - Ankara
23) Asaf KOÇAK Karikatürist - Ankara
24) Edibe SULARI AĞBABA Misafir - İsviçre
25) Menekşe KAYA Sanatçı - Ankara
26) Koray KAYA Çoçuk - Ankara
27) Serpil ÇANİK Sanatçı - Ankara
28) Erdal AYRANCI Yönetmen - Ankara
29) Asım BEZİRCİ Yazar - Ankara
30) Sait METİN Sanatçı - Ankara
31) Carina Cuanna THUIJS Misafir - Hollanda
32) Nesimi ÇİMEN Sanatçı - İstanbul
33) Metin ALTIOK Şair, Yazar - Ankara
34) Kenan YILMAZ Otel görevlisi - Sivas
35) Ahmet ÖZTÜRK Otel görevlisi - Sivas



'tan hangisi; askeriyeyi, adliyeyi, sıhhıyeyi, hariciyeyi, dahiliyeyi, maliyeyi, maarif vekâletini takiyeli takkeyle tekkeye çevirdiğini, icraattan çok ne vefalı siyasi yoldaş olduğunu kanıtlayandan ya da Polat Alemdar'dan, Abdullah Çatlı'dan daha mı değersizlerdi ?...
Geçen yıllarda Latife Tekin, II.Sivas'ı Karabük'de yaşayacakmış az daha. İçine düştüğü durumu, "Birden Madımak geldi aklıma" diyerek açık ve sade bir dille özetliyor, nasıl da cadılar gibi son anda diri diri yakılmaktan kurtulduğunu, insan olan herkesin içine kazınanların endişe ile kararlılık arasındaki med cezirini ifade ederken.
Birden; eline tutuşturulmuş şiiri okuyanın, "kazara ya aşağıdaki satırları da yazabilmiş olsaydı ne olurdu ?"yu düşününce kasvetli bir garabet çöküyor omuzlarıma. Gerçekten ne olurdu, bir düşünsenize, zira şair Başbakan da görmedi değil bu ülke. Kuşkusuz; ya bu yazının böyle bir yazarı olmazdı ya da bu yazarın böyle bir yazgısı... 

Sevgilerimle... 

ahb 

Günlerden öyle bir gündü;
Üstüne tarih düştüğüm.
Gözümün önüne geldi birden
Balkıyan güzel yüzün.

Ve yüreğim yandı söndü,
Ter bastı avuçlarımı.
Bir işlek kovan uğultusu
Kapladı kulaklarımı.

Uzandım usulca cigarama;
Yavan ömrüme katık.
Ben o gün öldüm gülüm,
Bir daha ölmem artık..

Metin ALTIOK 
Yanan 35 Aydından yalnızca biriydi. 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Kendi Mumum...

Ellisinden gün almak,
Güne elli vermek…

Yarım asırlık 
Bir sinekli bakkal alışverişi işte, 
Bu benimkisi… 

ahb

18.6.2004
“kendi yaktığın mumu
kendin söndürmen…”
 


“Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı – Kırmızı”

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Beş Yüz Sekiz...

Onu, en sevdiği şarkıyla anıyorum.

Beş yüz yaşında da kaybetsem

Ölümü yine erkendi…


Annemdi…

ahb
15.6.2003

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

14 Haziran 2011 Salı

FilHakika



Son günlerde, bahaneler türlü gerekçelerle yaşamın bireysel gerçeklerinin kulaklarını kamçılamakta. Belki de; artık inancımı, güvenimi yitirdim, birlikte olduğumu sandığım omuzdaşlarıma karşı. Alt tarafı nohut kadar kömür kadar bir değer taşımadığımı bilmenin hayal kırıklığında. "Eskileri yeniden ısıtıyor" denmezse 6 Kasım 2007 tarihli aynı başlıklı yazımı yeniden paylaşmanın zamanıdır diye düşünüyorum. Nasıl olsa "ekşimiş" diyenin, yemeyeceğinin iç huzurunda.
Okunacakların içeriğini yitirmemesi düşünülenin aksine üzüyor, yazılanın "ben demiştim" deme ukala zaferine inat. Zira, o yıllarda bugünleri bilebilmek ya da kestirebilmek marifet değil, bu güne gelmenin acısını bile bile. Kısaca; "Herkesin bildiklerini" olmuştu utangaç söylemim, her "ne yazıyorsun?" sorgulamasıyla karşılaştığımda. Yine, herkesin bildiği bir kıssadır okunacaklar, kimi kez belki de bir fıkra niyetine gülüp geçmek için anlatılmış olsa da. Bu nedenle, bir ariflik aranacaksa; tümüyle Hoca Nasreddin'in yaşadıklarındadır, eylem söylem takiyesine girmeksizin. 

Hani; "herkesin bir algılama biçimi vardır" derler ya.
Örneğin fil dendi mi; kiminin bir hayvanat bahçesinde gördüğü tonlarca ağırlığına aldırmadan kuyruk sallayıp hortumundan su püskürten o koca yaratık canlanır zihninde. Bir başkası; zeki bakan gözlerinin ardına gizlediği sevginin, hüznün, arifliğin olduğunu öne sürer. Bir başkasının gözü; yediği, içtiği, işediği, pislediği büyüklüğün azametindedir, niteliği niceliğe yenik düşürürcesine. Bir çağdaş zeka ise azametine karşın hantallığının aptallığından kendi övüngen zekasının varlığına olan memnuniyetini kusar.

Sonuç; fil deyip geçmemeli; an gelir kimilerini kütük köprü üzerinde karşılaşmış iki keçiye döndürür ki, ehil olanların bile birbirine takılmış boynuzları ayırabilmesi nafile öfürdenmiş derin nefeslerin ötesine taşıyamaz.

Uzun gevezeliğin özü; madem fil dedik, benim aklıma da eski bir fıkrayı getirir. Eski dedik demesine de, aslında herkesin bildiğini bilsek de ben yine n'olur n'olmaz diye anlatayım.


"Hindistan'a bir ziyaret yapan dönemin Sultan'ı yanında bir fil ile geri dönerken yolu Hoca Nasreddin'in köyüne düşmüş. Halkın hayvana gösterdiği yakın ilgiye bakıp;

- Ey, ahali. Gördüm ki fil sizden, siz de filden çok hoşlandınız. Hem ben iki de bir sefere çıkıyorum. Ben yokken bakımı ihmal edilebilir, o da kendini yalnız hissedebilir. Sözün özü; Hindistan Kral'ının bana hediye ettiği bu fili ben de size hediye ediyorum. Ona çok iyi bakacağınızdan hiç kuşkum yoktur. Haydi, hepinize hayırlı olsun.

diye koca fili köy halkıyla baş başa koyarak sarayının yolunu tutar.

İlk günler durum iyidir. Herkes evinden bir kap yemek, kuyusundan bir kova su getirerek beslemeye başlar. Artık çocuklara da oyun çıkmıştır. O şaklabanlık yaptıkça köyce herkes mutluluktan adeta uçar.

Ancak birinci hafta bitiminde bir bakarlar ki ilk günkü ilgi yerini angaryaya terketmiş. Köylü filin karnını doyurmak için yiyecek yetiştiremez olmuş. Hayvancağız da yeterince beslenmediğinden bağa bahçeye dalmaya, önüne gelen çiti duvarı yerle bir etmeye başlamış. Hemen köy ihtiyar heyeti toplanmış. Buna bir çare olması için her gün sırayla bir ev halkının görevli olmasına, yemesi içmesi, tüm ihtiyaçlarıyla ilgilenmesine karar vermiş.

Bir hafta daha geçmiş. Yine bakmışlar ki eski tas eski hamam. Orta yerde dik duran hiçbir cisim yok. Bir hal çaresi diye köy ihtiyar heyeti yeniden kafa kafaya verip düşünmeye başlamış. Sabır dayanma sınırını aşmış, selametin yanından dolu dizgin kendi bildiğine uzaklaşmakta. Ortak bir karar alıp Hoca Nasreddin'e iletmek üzere haber salmışlar. Hoca'ya durumu tek tek anlatmışlar. Nasreddin ise dinlediği makul her dertleri için köylüye hak vermiş.

- Ey meclis, sorunları zaten herkes biliyor. Siz öneriniz nedir, onu demediniz?
- Hocam, demişler. Önümüzdeki hafta Sultan sefere çıkacak ve yolu yine bizim köyden geçecek. Onu durdurup, olanı biteni anlatıp "biz istemiyoruz" diye iade edelim dememize, sen ne dersin?
- Neden olmasın ki? Söyleriz, o da eşek değil ya. Eti, sütü, otu olmayan köylünün neyinedir fil beslemek, hem de Sultan filini. Her halde hak verip kurtarır bizi sofra azgınından... İyi de beni niye çağırttınız ki ayağınıza?
- Yapmasına yaparız, etmesine ederiz de ahvalimizi söze dökecek senin gibi ağızı laf yapan bir sarıklı gerek bize. Kavil ettiklerimizi Sultan'ın yüzüne bizim yerimize sen söyler misin?

- Eh, n'apayım peki, diyerek evinin yolunu tutmuş.

Gün gelmiş, Sultan arap atının üzerinde köy meydanında toplanmış ahaliye sormuş;

- Ey ahali, filim nasıldır, iyidir di mi?
- İyidir...iyidir...
- Hasta masta değildir di mi?
- Değildir... değildir...
- Memnunsunuz, hoşnutsunuz di mi?
- ...

Sultan da atı da bu sessizlik kaşısında huzursuzlanarak yeniden sormuş;

- Memnunsunuz, hoşnutsunuz di mi?
- ...

Hoca Nasreddin öne doğru tedirgin bir adım atarak;

- Sultanım, bir maruzatımız var.

demiş, sesi titreye titreye. Sultan bir yandan kaşına bir yandan da atına hakim olmanın gerginliğiyle;

- Söyle Hoca efendi demiş. Gel yanıma da de bakalım neymiş maruzatınız, öğrenelim.

Hoca Nasreddin, Sultan'ın sinirlenmesinin hiddete her an dönüşebileceği kaygısıyla, ağır usul meydana doğru adımlamaya başlamış. Huysuz arap atının önünde alnındaki boncuk boncuk teri elinin tersiyle silip demiş ki;

- Haşmetlim... sizin fil var ya... hani bizim fil...
- N'olmuş benim filime? Sahi, nerede benim kıymetli filim?

Hoca fili göstermek için omuzunun üzerinden başını ardına çevirmiş ki ne görsün? Ortada ne fil var ne köylü. Hiddetin yağdıracağı şiddetin kokusu yayılmış olacak ki ahali toz olmuş ortadan. Hoca bir an duraksamış, dudağına bir tebessüm oturtarak;

- Şevketlim, hani sizin fil var ya... bizim bir tanecik filimiz... memnun olmasına memnunuz, hoşnut olmasına hoşnutuz da; garibim, yalnız başına çok sıkıldı zaar... köylü de der ki... mümkünse ona eş olarak... bir tane daha yollar mısın?"


Halbuki yola düzülündüğünde haylice kalabalıktık. Kiminin evrakını imzalayanlar, kiminin hırsızını kovalayanlar, kiminin karne notunu verenler, kiminin kirasını arttıranlar, kiminin atamasını isteyenler takkesi perçinli, türbanı alevli iktidarın seçicileri olduklarından mıdır bilmem, sayımız zaman geçtikçe sadeleşip duruyor, payımız da paydamız da ikiye biteviye bölündükçe bölünerek. Ama en kötü ihtimalle 2/2 olur...

Bir yandan zaten hanidir ikinin ikincisiyiz kağıt üzerinde.
Harften rakama kalemle can verirsek;
2/2 olur.
Onu da yine sadeleştirirsek
=1 eder.

Olsun, o
1 ben de olsam, yine de çok sayılırız.

Sevgilerimle...

ahmet haluk başaklar

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.