29 Eylül 2012 Cumartesi

Sözün Eri

16 Aralık 2007 tarihinde "47 Yetmez, Hedef 67" başlıklı güncemin sonunu; 
not: Yazdıklarımı bir hezeyan ya da paranoya olarak yorumlayan olabilir diye, aynı yazıyı ileriki bir tarihte yayınlamayı düşünüyorum. İddia edebilirim ki; o gün sıradan bir yazıya dönüşmüş olacaktır okuduklarınız. 
diye bitirmiştim. İşte verdiğim sözümü tutuyor ve aynı yazıyı noktasını, virgülünü değiştirmeksizin bilginize yeniden sunuyorum. 

Size bugün ilk kez "haydin dostlar" demiyorum....

Zira her şey güllük gülistanlık. Basurlu kıçın kalkmaya tenezzül etmediği günlerden birisi...

O yüzden şu kadar diyebileceğim; oklar rahatımızı bozamayacak kadar yaydan çıkmış... 

Bugün, tesadüfen çeşitli kurumlardan farklı dostlarla muhabbete maruz kaldım. Gördüm ki... işler görülemeyecek noktaya gelmiş. Kurtlar kuzu postuna falan da bürünmemiş, adeta organ nakliyle derilerine nakşolmuşlar... Anlayacağınız mahvolmanın sarsıntısını "Hayrolsun" diye var olmaya yormuşuz. Tek teselli verilen mücadelelerin sessizce gerçekleştiği, boyun eğmeden, delikanlı kıvamında. Zira akıl almaz bir ustalıkla itirazlara karşı tüm önlemler alınmış. Yani 2'nin 1'i diye bunca zamandır boş yere refikamın günahını alıp durmuşum. Açıkçası; fiyaskonun sahipleri nohutçular değil de yanyana bayrak sallayıp, marş söylediklerimizdenmiş. Hançeri karında ararken sırtta bulmanın hüsranı diyebiliriz. "Mevzi" diye kast edilen meğerse "mevki" diye yanlış anlaşılmış gözüküyor.

"Gitme kal... n'olur" diye düşünenler, yarın olur "alır başımı giderim" demeye başladı. Körün istediği zaten bir göz. Ardından açıklama da gecikmedi... "Güle güle". Nazım Usta kadar dayanma sınırları mı zorlandı, ismi unutulmuş Bursa Emniyet müdürü mü "hele seni bir göreyim" mi dedi, yoksa "evi mi basıldı güpegündüz"?

Hele bir kocaman alışveriş merkezine uğrayın, paketlenmiş bohçaları bir adım gerilerinde yeni döşenmiş mermerleri x-maxi mantolarıyla süpürterek nasıl yılbaşı alışverişi yaptıklarına şahit olun, Noel babalı mumlar, yumurtalar, yanıp sönen ışıklı çamlar,... en çok güldüğümse, elindeki tespihini bileğine dolamış mavi eşofmanlı adamın karısının başına inat elinde iki tane bir kol boyu oyuncak kız bebeği kasadan geçirişiydi. Bebeklerin elinden gözünden çok uzun sarı saçları onları cazip kılıyordu. Hadi ben bu işten bir şey anlamadım... doğaldır. Ancak kalıbımı basarım ki anlamama konusunda badem bıyıklı da first lady özentisi sıkmabaş da benden altta kalır yanları yoktu. Ama asıl anlayamadığım ise, imam bıyıklarının altına 47'den menkul yavşak gülücüğünü kondurmuş, sonradan 4 kadro yükseltilmiş görüntülü zavallının yapmaya kalkıştığı. Aklınca benim uzamış saçlarımın, ardında sürüklediği kırlent başlıya nazire olduğunu keşfedip beni market arabasıyla peynir reyonuna sıkıştırmaya kalkışması, küstah küstah salyalı gülmesi... nasıl da korkuya bürünüverdi elimdeki alışveriş sepeti olanca ağırlığıyla anlamsız bir biçimde başına doğru havaya kalkınca... Bilebildiğim, artık sırtlarındaki zemberekleri kurulup oraya buraya bırakılmış bu tek tiplere karşı her an hazırlıklı olmam.

Yedi haneli sayılar yerine, tatlı sularda yüzmemiş Sosyalist, ihale almamış Sosyal demokrat, çek senete bulaşmamış milliyetci gerek yaşanacak günlerin külfetini taşıyacak... bir Don Kişot gerek; elinde kargısı, altında Rozinantes'i, başında miğferi, eşeğine binmiş Sanço Pançosuyla... hani servetini reddetmiş, bir handaki hancıbaşının ağızkokusunu çekecek kadar mütevazı.

Görünen o ki; aydınların birer birer ışıkları söndürülüyor, yumuşak karınları okşandıkça...

Kimse; "bana niye elleşsinler ki ?" diye rahat hissetmesin. Şu an müsteşar, genel müdür, yardımcıları seviyeleri çoktan geçildi bile. Artık, sıradan mühendis, doktor, öğretmenin yerine "kimi koysak" ın derdindeler.

Bugün olmamışsa yarın; seçiminiz sorulacak, mevki mi, mevzi mi diye.

Düşünün bir kere hangimiz ayıpladık;
"Memleketi bir çift kadın memesine satarım" diyen Ahmet Altan'ı,
"Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz" diyen Fetullah Gülen'i,
"Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir" diyen Rahmi Koç'u...

Yarın ya ışığınızı söndüreceksiniz ya da terkedildiğiniz yoksunluğunuzda inatla ışıyacaksınız.

Sizi de diğerleri gibi ayıplamayacağız... söz.

Yalnızca 20 yaşında bir fidanın ölmesindeki şiarında artık siz olmayacaksınız... 

Işıklarınızın yaşarken daim kalması dileklerimle...

Sevgilerimle...

ahb
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

9 Eylül 2012 Pazar

80 lik



Kendi kuşağımın en açık göstergesiydi, darbeye inat evlenmemiz ya da darbeden uslanmamışcasına gönlümüze gönüllü darbe arayışımız. Şaka bir yana, neslin mezuniyet ortalaması olan 1980 yılı. Ankara’nın bahar ayları ise diğer illerden farklı geçerdi. İlkbaharı Güneş kadar kıpır kıpır, güzü kuru bir yaprak kadar hüzünlü. İlkbaharda aşık olunur, yaz sonunda ayrılık başlar, sonbaharda acısı otururdu kamburlaşan sırtların çöküklüğüne.
O yıldan iki sene öncesine dayanır, hararetli pazarlıkların kıran kırana geçişi. Zira; 5. yılım ve bitmesi gerekli ya da aklı yalnızca okumakta olan bir öğrencinin mezun olabilmesi için geçecek makul süre buydu. Bense hala eski yılların birlikte sürüklediğim dersleriyle hayli kalabalık, boyuma inat zengin bir görüntüdeyim. Ha, bu bana alta doğru geriden gelen sınıfları, dönemleri tanıma, onlarla tanış olma fırsatı yarattı. Kısaca, artı değerler içindeyim. Ardımdan gelen öğrenciler tanısa da, bölüm hocalarının hala “O kim ki?” dediği adam olmayı sürdürüyorum.
Sanırım yine Mayıs’lardan biriydi,
“Eee, biz ne zaman evlenebiliriz sence?” sorusu, belki de “soyut cebir” I ya da II yi veren Abdullah Harmancı’nın sorularının yanında Nagazaki etkisiyle kulaklarımda patladı.
“Hele bir okul bitsin...”
“Bu iyimserliğine şaşırmamak elde değil.”
“?...”
“Bitiş tarihi konusunda bir fikrin var mı? ya da yeni bir yüzyıla girmenin coşkusuna mı denk gelmesini bekliyorsun?”
“Biter yahu. Amma da abarttın.”
Tatilin bittiği anlamına geliyordu. Ekilmemiş tarladan ürün beklemenin zevzekliğini bir yana atıp, bir yol haritası üzerinde ciddi ciddi parmağı kağıt üzerinde kaydırarak sadakat belli edilmeliydi.
O dönemin ortak duygusu ya da duygusuzluğu; hırssızlık. Kalenderlik kana girmiş döngü içinde temizlenmesi söz konusu değil, demlenerek binlerce kez aynı kulakçıkları, kapakçıkları kullanmakta içine yabancı madde karıştırmamanın huzurunda, güvencesinde debisini sürdürmekte. Kısaca; henüz bastırılan duyguların depreşip de adam satmaca, daha fazla kazanmak uğruna adam kesmece, tepsi içinde sunulan adamlığı, ruhunu satarak elde etmece gibi Özalizm, solu solsuzlaştırmadığı, soysuzlaştırmadığı, emeğin emsalleri içinde en ucuzu olmasıyla övünülmediği, bu övünçle gururlanılmadığı, el etek öpme yarışının rekabete dönüşmediği bir zaman diliminde, diplomayla adam olunmayacağı konusunda ikna edilmiş gözükmekte iken; şan şöhret, para mevki, hatta koltuk için diploma almak da neyin nesiydi? Aklın yattığıysa, o yıllardaki bizim ev gibi bir ev olacağı, sabahları ekmek, sigara, süt, gazete alınacağıydı. Ha bir de, oturulacak evin kirası. Ancak; elektrik, havagazı, su diye sıralamaya başlanınca, arka ceplerdeki içine şebeke saklanmış cüzdanlar, utanç içinde deri kapakları içinde büzüşmekte geç kalmıyordu. Sonunda, evlenirken ailelerin katkısı dışında kalanlarsa, hele hele önceki neslin hayatlarında yeni yeni gördüğü yeni alışkanlıklara sahip olunma gereği değnek ucundan taze, turuncu kum havucu gibi sallanmaya başlayınca, okulun gerçekten bitmesi gereği de, üzerindeki pazen geceliği atmış yeni gelin gibi karşımızda dikiliyordu, alına alabrus çizgisinde sıra sıra dizili boncuklaşmış terler eşliğinde.
Uzun sözün kısası, birinci uzatma yılı sağlam bir temizlik yaparak, 7. yıla 2. uzatma senesi olarak rahat bir ders yılı olarak girdim ve bana utanç verecek notlar dahi söz konusu olmasına aldırış etmeden. Zira, oldum olası öğretmenin sevgili bilgiç öğrencisi olmaya hiç niyetim olmadı gibi, sevimsiz de gelirdi üstelik.
Ben Hacettepe Üniversitesinin Matematik bölümünde, Refikam ise Psikoloji bölümünde okuyordu. “Finaller” denen bitirme sınavlarına girip çıkıyorduk. Refikam, üstün zekalı değilse de, hayatında ne orta öğretiminde ne de yüksek öğreniminde hiç, Eylül ayında sınava girmemiş biri olarak ilk kez Haziran ayında bir sınava girmedi. “Niye?” sorusuna “Hazır değilim” demesi hiç inandırıcı gelmemiş olsa da, az sonrasında Vehbi’nin kerrakesi çıkmıştı ortaya; ola ki benim girdiğim sınavlarda bir olumsuzlukla karşılaşılması halinde beni güvenceye almak içinmiş, yalnız başıma ders çalışma ihtimalimin Tunalı Hilmi’de olma ihtimalsizliğine inat. Sonuç; benim bölüm bitti, bekler olduk. Hayatında, Alpay’ınkine öykünürcesine ilk ve son kez Eylül’ü bekleyeceğiz. Neyse, sorunun çentiğinin yalnızca ben olduğum bilindiğinden Temmuz’da kız istendi, “hele yaz bir geçsine” geldi. Nişan takılacak, bense MTA’daki ilk işime başlayacağım.
Biraderimin Çocuk Cerrahisindeki asistanlığı süresince, benim de doğal bir nöbetim oluşmuştu. Zira, iki yıl bir gece evde, bir gece nöbette, sonraki iki yıl iki gece evde bir gece nöbette, son yıl hafta da iki gün nöbette kalıyor ve benim ise onun evinde ev nöbetim sürüyordu.
İşte böyle nöbetçi bir gecenin sabahındaydı; eşi dürterek “kalk ihtilal olmuş” diye beni uyandırmış ve uzattığı telefon ahizesindeki sevgili biraderim, son derece otoriter bir sesle önce; “Konuşma ve yanlızca dinle” diye uyarmış ve arkasından ara vermeden ya da bana konuşma fırsatı doğurmadan “Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime bu gece itibariyle el koydu. Kalkın radyoyu açın, televizyon a daha sonra vereceklermiş...” demesi üzerine patlama pekliği çeken afyonum darmadağın oldu. Gerisi malumumuz.
Anlattığına göre; gece 01 civarında hastabakıcıların uyarısıyla, Hacettepe Hastanesinin önünden geçen ve üstten Kurtuluştan Maltepe’ye kadar 180 derecelik görüntüde gördükleri tank top, asker polis, kaçışma koşuşturma silüetlerleriyle tüyleri diken diken olduğunu ve 3-4 saat sonrasında da bir çoğunun bizzat yaşadığı mağduriyetler manzumesinin başlamış olduğu.
Ancak bir sorun vardı, hatta iki. İlki; o sabah yeni işime başlamak üzere MTA’ya gideceğim. İkincisiyse; ertesi güne denk gelen Cumartesi akşamı, nişan yüzüklerinin takılacağı.
İşe başlamam 2 ay sonrası 11 Kasım’a, nişanımız ise bir hafta sonrasına alınarak, akşamüzeri 3 ile 7 arasında gerçekleşmişti.
Darbe ile aynı adımları atmamız böyle başlar ve 1982 yılında gece 12 den sonra "gece sokağa çıkma yasağı" olduğundan, refikamla bir pazarlık yapmıştık, sancıları tutmuş, Sıkıyönetime telefonla bilgi vererek yola çıkmıştık. Evimiz Kolej yakınındaki Ataç Sokaktaydı ve Hacettepe Hastanesine taksi ile gidecektik ve Kolej kavşağında devriye yolu kesmişti. ”Doğuma” dediysem de, pek inandırıcı gelmemişti anlaşılan, duyduğum mırın kırınlar üzerine baba namzeti olarak tepem atmış olacak ki; “Eğer aranızda doğurtabilecek biri var ise beni de onca masraftan kurtarmış olursunuz” deyivermiştim, anlık bir ters algılayışla hangi tezgaha yatırılacağımı bile düşünmeden.

Şimdilerde yaşadığım her pazartesiden pazara baktığımda; zulüm, kan, şiddet,... Faşizmin 80 in 12 Eylülüyle başladığı gün gibi aşikar, her ne kadar o yıllarda etliye sütlüye karışmamış "tavşan bokları"nın, bebelerin gözünü korkutmak için o günlere dair söyledikleri hurafeler; 80lik değilse de, 80li bedenlere zarf gibi kazındı yıllar yılı. Belki de şahsi çıkarların, toplumsal çıkarlara kurban edilmemesiyle verilen mücadeleydi, bu günlere gelinmedeki gecikme. 
Kısaca; o günler öyle yaşanmasaydı, kim bilir, belki de 90lı yılların başında geçilebilecekti, bu günkü rahle-i tedrisata.

İşte, aşağıdaki masal bu süreci özetleyen bir yazı. Sevgili eşim Gökhan ve o yıllarda doğan kızım Ekin’e ithafen yazılmıştır.

O yıllarda; hain ve kalleş kurşunlara hedef olmuş, yatırıldığı tezgahların ağırlığına daha fazla dayanamamış, ipi çekilmiş, 5. kattan düşmüş, kaybolmuş, yok olmuş, kısaca uğruna canını feda etmiş; tüm düşünür, eli kalemli, aklı kitaplı, aydın, ilerici, yurtsever, devrimcilerin verdiği mücadele önünde saygıyla eğiliyorum. 
Işıkları aydınlığımız olsun.

ahb


Bir varmış,
Biri daha varmış.

Yokların, yoklukların
Faili meçhullerden geçilmediği bir ülkenin
Dışlanmış, karalanmış ak günlerine inat;
Ömürleri sene sene,
Seneleri ay ay,
Ayları gün gün, saat saat
Birlikte yaşanmış
Birlikte yaşlanmış
Bir O ve
O’nun yol arkadaşı varmış.

Masalın tekerlemesi beş sene sürmüş;
Esen rüzgara, yağan yağmura,
Gencecik bedenlere yenen dipçiklere aldırmaksızın,
Düvenin altındaki çakıl taşlarıycasına
Ekin tanelerini saplarından ayıra ayıra.

Kaldırımsız sokaklar kesişmiş bir kere,
Ne yapsan nafile,
Çocukluğun gençliğe eriştiği yerde.
İlklerin birlikte yaşanışlarından
Burukluklarını bile duymamışlar
Düştükleri her bir acemiliklerinde.

Ve bu hasret gün gelmiş
Diplomaların altlarının imzalanmasıyla sona ermiş,
İçte tutulup da verilmeyen nefescesine
Kız, babasından istenmiş.
“Allah’ın emriyle, Peygamber’in kavliyle” denirken
Aslında gerek de kalmamış artık
Verilecek kararın emir kipine.
Kavil çoktan kılınmış bir kere,
Kulaklar, “verdim gitti” ye takılıp kalmış
Merak, için için beklemelerde.
Sözün gelişinden değil,
Dedik ya,
Söz olmuş, kavledilmiş bir kere.

Gökyüzünde kurulan düşler
Düşlükten kurtulup gerçeğin ta kendisi olmaya bürünmüş,
Esintisiz cehennem sıcağı içinde.
Sonunda kavil sözden çıkıp parmağa geçmeye gelmiş.
Gün yaklaşmış iyiden iyiye;
Salon, yeni giysiler, ayakkabılar
İki de alyans en incesinden.

Gün,
İlk işinin mesaisine başlamanın
Müjdesine hazırlanırken bir eylül sabahında,
Yeni boyanmış postallarını kırbaçlarıyla okşayanlar
Numaralanmış söylevlerine başlamış,
Hem de paşa, paşa, paşa, paşa...

Başlanamamış yeni işini
Kırk haramilere kaptırmak bir yana,
Giderken, gerçekleşecek hayalleri de umutları da
Sürükleyerek götürmüşler beraberlerinde Reo’larla.
Ama sevda bu;
Kök söktürseler de körpe fidanlara
Nedense el değdirememişler bu masalın nişanına.

Bir hafta sonra,
Güneş gökyüzünü boyarken maviye,
Sonrasında bir ömür boyu hatırlansın diye
Henüz kırışmamış gencecik parmaklar,
Nişan almış taşınacak halkaların kurdalesine.
Gece; nöbetteki silahlar, tank paletleri
Ay altında parıldasa da,
Gün içindeki yıldızlar gibi
Silinir giderlermiş Güneş’in şavkında.

Gün gelmiş,
Yanan ocağın dumanı tüter olmuş isli bacadan,
Yakınlardan geçen mermilere aldırmadan.
Ateş olmuşlar sobadaki kuru meşelere,
Su olup akmışlar çığlıklar atan yanan ormanın yeşiline,
Sargı olmuşlar kırılan kollara, bileklere
Baston olmuşlar yol alan topallayan bacaklara,
Tüm borçlarını ödemişler saygıyla sevdalara,
Hazin haciz bedellerini
Gülücük kurundan hesaplamışlar gözyaşlarıyla.

Günler günleri kovalarken,
Dünün biri yarını bir kuytuda sıkıştırıverip,
Güneş günün onca karanlığına inat
Bir aydınlık düşürüvermiş Göğ’ün karnına.
Işık yer bulmuş,
Düştüğü yerde duramaz olmuş,
Duvarları tepiklemiş durmuş
Gizli ve nemli özgürlüğün gölgesinde.

Ha doğdu ha doğacak,
Ha doğurdu ha doğuracak.
Ancak gecenin ucundan
Hala görünür dururmuş
Ayışığında parlayan sivri uçlu çelik süngüler.
İzbe bir çatalda durdurulmuşlar
“Bu karanlık gecede izinsiz nereye ?” diye.
Cevap gecikmemiş
“Böyle bir karanlığa aydınlık gerek;
Gece güne gebe
Üstelik aynı gökyüzünde”

Güneş geceyi gizlediğinde,
Hatta yazın göbeğinde
Sarı sıcakla tutuşmuş öğlen saatlerinde
Göğ’ün orta yerine
Bir yıldız doğuvermiş
Gün ortasında diğerlerinden farksız,
Seçilemese de maviliklerin içinde.

Şimdilerde
Kimi yaz akşamları
O parlak yıldıza bakılıverirse,
İç geçirme sesleri bile duyulur belki de,
Eğer ki; karanlık yırtılıp
Göğ’ün omuzuna dokunulabilirse.

O günlerin genç fidanlarının bedenleri
Şimdilerde odunlaşmış olsa da tenleri
Aynı masalı bıkmadan yeniden anlatabilirler,
Çiçeklerini çoktan dökmüş
Dallarında sallanan salkım salkım kirazlar,
Fısıldarlar hala üzeri çizilememiş sevdalarını
Dudaklarındaki onurlu tebessümlerinde.

Muradına eren de
Tahtırevana çıkan da çok olmuş
O günlerden bu günlere.
Üstelik birazdan gökten düşecek
Üç elmanın da hepsi yense de afiyetle.
Yeter ki bana kalsın bu masalda
Sevdaya dair yaşanmış ne varsa.

ahb

15.5.2006
“masal kahramanı olabilmenin güzelliği”
   
 not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Bağımsızlığı korumak zordur...

 

Bağımsızlık adına, 
korkmadan canını feda etmiş tüm isimsizlere;
kadın, erkek, yaşlı, genç atalarımıza, dedelerimize
can borcu olduğumuzun bilinciyle 
Anıları önünde Saygı ve Sevgiyle eğiliyorum. 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Sünn-et

Nedenini bilemiyorum, ama çalan her korna sesini, dibi gözükmeyen bir kuyuya düşerken hissedilenlere benzetirim, mutlaka kötü bir şeyler olacağı inancını içimde taşıyarak. İşte, kıllı bir elin, direksiyon simidinin ortasından ayrılmamasıyla oluşmuş kirli sesli bir günde geldi, bunlar aklıma. Arkası kesilmeyen bu debdebeye doğru döndüğümde, yazın cehennem sıcağı içinde, üstü açık bir arabanın üzerinde, gladyatörlerini aslanlarla birazdan dövüştürecek Sezar edasıyla, elinde bastonu, bembeyaz giysileriyle, arkasında uçuşan kırmızı pelerinin içinde gördüm, kurbanlık sünnet çocuğunu. Gözlerinde gurur vardı. Belli ki, daha önce fazlasıyla doldurulmuştu, küçük etinin vücudundan ayrılmasıyla, toplumda artık adam yerine konacağına dair. O mağrur bakışların arkasında, 'Avaz avaz bağırttıracak kadar acıyacak mı?' pazarlığı vardı. Sizler, gözlerin arkasını görebilir misiniz, bilemiyorum? Size baygın baygın bakan o evli kadının, ileride, şimdi olduğu gibi size de ihanet edeceğini, gözlerinin arkasındaki bakışlardan hiç görebildiniz mi? Yıllar evvel, askerliğimi yaptığım Anadolu' nun küçük bir ilinde, her hafta, her şehirde bulunan merkez parkında postallarımızı boyayan, çakmak gözlü, zeka fışkıran o çocuğun, gözlerinin arkasında açlık varken, bizlere tok bakışları hiç silinmiyor beynimden. Beşinci sınıfı birincilikle bitirdiğini, bize getirdiği karnesinden öğrenmiştik, gıpta ederek. Aramızdan bir arkadaş dayanamayıp, kolundaki pahalı sayılabilecek saatini çözüp vermek istediğinde, o şivesini yüzümüze vura vura:
- Bunu kazanabilmek için ben bir şey yapmadım. Bunun hesabını da kimselere veremem.
demişti ve sonuç olarak o kol saatini, gözlerinden çok istediği okunsa bile, küçük usta elinin koluna geçirememiştik. Hiçbir zaman unutamadığım bir çift kömür gözdü, riyâdan arınmış. İşte Sezar'ın gözleri de yapmak istedikleriyle, yapılacaklar arasında gidiyor, geliyordu, uzaklaşırken. Bir an, yıllar önce, büyük şehrin yakınındaki kasabada, abimle birlikte sünnet oluşumuz geldi aklıma. Daha okula bile başlamamıştım. O tarla senin, bu bahçe benim, büyük şehirde oturan akraba, ahbap çocuklarına büyük bir zevkle, boyum büyüklüğündeki çoban köpeklerini üzerlerine saldırtarak, küçük yerlerin nimetlerini anlatmaya çalıştığım dönemlerdi. Tipik, eşi çalışmayan, kendi halinde bir memur ailesiydik. Belirli bir bütçeyle yaşadığımız için, sünnet gibi bir sarp kayalığı aşmak kolay değildi. Yani, babamızın devletten aldığı maaşın, sünnet eti kadar bölümünün elinde kalacağı hiç kuşkusuzdu. Kısaca görünen oydu ki, babamla karşılıklı takaslaşacaktık, elimizdekileri. Kesimden bir iki hafta önce, giyotine gireceğimiz, pembe ortamlarda kulağımıza çıtlatılmıştı, adeta hayvanı ürkütmeden. Bir gün evin önüne, günde bir kez büyük şehre evrak taşıyan cip yanaştı. İçinden, lacivert renkte bir bisiklet indirildi, yanında meşin futbol topuyla. Babam, evin duvarına dayadı bisikleti, yanına da topu koydu. Bizim onu izlediğimiz yere geldi ve üçümüz birden bir anlam veremeden baktık sessizce.
- İşte, dedi, sünnet hediyeleriniz...
     Bisikletin selesi çeneme geldiğinden, sahibinin abim olacağı açıkça görülüyordu o an. Yani, top benimdi. Ama top diye bıyık altından gülüp geçmeyin. Meşin topun, top olduğu dönemlerdi. Daha hafta sonu alınan gazeteyle birlikte bedava top verildiği dönemler değildi. Topu olmayan mahalleler vardı büyük kentlerde. Küçük aklımla, bütün kasabanın, mutlaka en az bir kez şut atıp, benim de ayağımı sürmeden maç yapacağımız günleri düşünerek;
- Hayır! bisiklet benim, top onun..
demiştim. Babam sabırla, sesinin yumuşaklığını koruyarak, ona binebilecek kadar büyük olmadığıma dair dil döktüyse de, Nuh'lar, Peygamber haline dönüşemiyordu. Kendince, bu kadar para döktüğü bir anda, ortalık tatsızlaşmasın diye fikirler üretmeye başladı, kravatını yakasında gevşetirken.
- Tamam, bu senin, al haydi bin, dedi.                     
     Şimdi düşünüyorum, bir göz kapağını, mutlaka o an açıp kapamıştı abime doğru. Çünkü, bir timsah sessizliğinde itiraz etmedi.  Aldım bisikleti dayandığı duvardan, başladım eve doğru yürütmeye, üzerinde ben olmadan.
- Nereye?
- Eve!..
- Niye?
- Benim değil mi? İstediğim yere götürürüm.
- Ama bu saklamak için değil ki, binmek için...
- !..
- Nasıl binmeyi düşünüyorsun?
     Akıllı çocuktum, binmek için hamle bile yapmadım o an. Zaten köşeye iyice sıkıştırıldığımın bilincindeydim.
- Ben sürmeyeceğim ki.
- Eee...
- Davut'a söyleyeceğim, o beni gezdirecek.
- Niye abin değil?
- O beni gezdirmez. Davut'un bisikleti yok. O bisiklet sürmek için, karşılığında beni gezdirmeyi kabul eder.
- Abin gezdirmezse, ben gezdiririm seni istediğinde. Hem bak, bunun arkalığı da yok. Tek kişilik.
- Sen beni nasıl gezdireceksin, tek kişilikse?..
- Bak nasıl gezdiriyorum seni...
     Yıllar sonra da değişmedim, ama o yaşlarda da bir avuç adamdım. Güçlü elleriyle yakaladı, kartalın pençesiyle havalandırdığı kuzu gibi ve oturttu kral tahtı omuzlarına. Çocukluğumda en hoşuma giden şey, babamın omuzlarına ata biner gibi oturmaktı. Çocukların, babalarına duydukları azametten doğan hayranlık, bende bunun için iki kat olurdu, diğer çocuklara göre. Çoktan bisikletin üzerindeydik.
- Sen nesin ki? Bak şimdi, abine...
diyerek, zafiyet geçiriyor diye zorla içirdikleri balıkyağıyla orkinos yaptıkları abimi, kolundan savurduğu gibi bisikletin gidonuna oturttu. Yavaş yavaş, kasabayı şehre bağlayan yarı asfalt yola çıktık. Nedense çevre çok sessiz gelmişti, o ilkbahar akşamüstünde. Yol boyunca evlerden, insanlar gülerek balkonlara, evlerinin önlerine çıkıp, ağızlarını kıpırdattıklarını hatırlar gibiyim. Yolun iki kenarındaki ağaçları ufak ufak kıpırdatan akşam rüzgârı, yüzümü, kısacık saçlarımı yaladığındaki bakışlarımı, Sezar'a benzettim. En çok güldüğüm, geri dönüş manevrası için daldığımız askeriyenin nizamiyesindeki nöbetçiydi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, her an silahını bir yana bırakıp, birazdan düşecek akrobat grubunu çözmeye gelecek gibiydi. Ama asker yanıldı. Düşmeden, kahkahalarla tek katlı evimize dönmüştük, babam bu günkü deyişle, kasabadaki kariyerini hiçe sayarak.
     'Bir yerleri kestirtmeden' bu düğünün olup olamayacağı tartışmasıyla geçti günler. Acı günün geldiğini, o sabah annemin böbrek taşı düşürüyormuş suratından anladım.
- Ne oldu?
- Hiiç!..
- Ağlıyorsun ama sen.
- Sevinçten...
- Beni keseceklerine çok mu seviniyorsun?
- Evet!
- Ee, o zaman beni sevmiyorsun...
- Yok oğlum, kesmek dediğin, arı sokması gibi bir şey.
     Beni sokan arı beyinin, büyük şehirden gelen beyaz önlüklü, narkozu olmayan, kesilmiş iki deri parçasının ucunu, bildiğimiz kurdeleyle birleştiren biri olduğunu daha sonra anladım.
     Loş salona girdiğimde, salonun yanmamış ışıkları altında, ortaya kümelenmiş karaltıyı gördüm. Babamın elleri, nedense omuzlarımı daha bir sıkı tutarak, arkadaş gibi girdik salona.
     ‘Haydi gel’ dediler bana, olabildiğince olanı biteni göstermemek için.
- Bir dakika, abim nerede?
- Ne yapacaksın abini?
- Bakıcam, ne yaptı o?
     Bir iki gölgenin kolları arasında, yatağa doğru götürülüyordu, örgüt üyeliğini daha kabul etmemiş öğrenci gibi. Babamın, çizgi filmlerdeki fareyi yakalamak için sırıtan kedinin dişleriyle, sahte sahte gülüşünü hatırlıyorum. Abime doğru dönüp;
- Bak, burada. Nasıl? Acımadı değil mi? Hah, haydi kardeşine söyle acımadığını. Arı sokması gibi, değil mi? Hı?..
     Bir ağlamada kullanabileceği tüm gözyaşlarını, gözünün retinasında hâlâ tutmayı başaran tombul çocuğa baktım. Aralanmış dudaklarının arasından gözüken sıkılmış dişlerinden, tıslayan bir nefes sesi çıktı.
- Hhıı...
- Acıyor mu, acıyor mu?
     Çevremizdeki kalabalık, bu kadar sessizleşebilir. Şimdi tamamlayabiliyorum görüntüyü. Arkamda biriken kalabalık, başıyla, eliyle, gözüyle abime 'hayır, hayır acımadı...' dercesine işaretler yapıyordu. Göz göze gelemedik, sadece kilitlediği çenesini yukarı doğru iki kez kaldırıp, acımadığını işaret edebildi. Tongaya düştüğümüzü artık küçücük beynim bile anlamıştı. Annemin hüngürtüleri, teyze kızlarının bir köşeden, nefeslerini eteklerinin altından hissettikleri köpekleri düşünerek zalimce gülüşleri, babamın tüm kaprisleri alttan alışları ve gülen dişleri. Başımın öne eğilişini bile hissedemedim. 'Oyalanmayalım' dercesine biri beni kafakola aldı. Başladım bağırıp çağırmaya;
- Oğlum, daha bir şey yapmadık ki!..
- Olsun, birazdan yapacaksınız.
     Aslında, olduğum yerden hiçbir şey de göremiyordum. Kafamı arkaya doğru çekiyorlardı, olanları görmeyeyim diye. Hatırladıklarım, çaresiz babamın ‘Baak!’ diye eline geçirdiği kolonya şişesini, havalarda sallamasıydı. Değil şimdi, o yaşımda bile dışarıdan belli olmasa da içimden kahkahalarla gülmüştüm, o kolonya şişesine. Sonra, beni sokacak arının kovanı olan kutu açıldığında, beni sokmak için haylice hazırlıklı olduğunu anladım; penslerden, bistürilerden... İlk pens darbesiyle, mazbut, terbiyeli ailemize yakışmayan, nereden öğrenildiği bilinmeyen tüm edebiyatı, arının suratına, harflerini bile atlamadan söylemeye başladım. İşlem bittiğinde, sünnetçinin kaçıncı kuşağına ne yaptığımı hatırlamıyorum. Anlatıldığına göre, o her sünnet çocuğunun yaşadığı, cinselliğini kaybetme korkusu, acı duygusunu bastırmış ve kendi kendime bağırıyordum.
- Gittii, gittii, anasını..... sünnetçisi.
     Çocuk beynimle, erkekliğimi kazanmanın, erkeklik organımı kaybetmekle mümkün olacağını kabullenemeyeceğimi kimse düşünmemişti o ana kadar. Su taşırken, testiyi kıran çocuk gibiydim.
- Erkek merkek olmak istemiyorum. Getirin, kestiğiniz gibi yerine takıın...
     Şu an bile kendimi haklı görüyorum. Çünkü, kimse bana  nereden, ne kadar kesileceğini de söylememişti. Ben, tümüyle alındığı inancıyla sünnetçinin yakasına yapışmış, bağırıyorum:
- Anasını, avradını... sünnetçisi, yerine dikmeden seni hiç bir yere bırakmam...
     Beni, sonunda karga tulumba, beyaz çarşaflarla özenle hazırlanmış, demir başlıklı, çift kişilik sünnet karyolasına yatırdılar. Çevreme emirler yağdırırken, kasabanın çocukları, ilk kez karşılaştıkları böyle bir itiraz hoşlarına gitmiş olacak ki, kıkır kıkır gülüyorlardı, birbirlerini dürterek. 'Erkek olacağız diye kandırıldık' bakışlarıyla yanımdaki şişmana baktım bütün hıncımla. 'Bağır ulan bağır, hatta daha fazla bağır. Ben bir bisiklet uğruna sattım kendimi, ağzımı açamıyorum. Benim yerime de bağır' dercesine bakan donuk, soğuk bakışlarını hiç unutamıyorum. En son hatırladıklarım, komşumuz ve benim can dostum, Havacı Albay Hüsnü Fatsi Amcanın, bir komutan olduğunu hatırlatır ses tonuyla bağırıp;
- Nerede ulan, bu çocuğun kestiğiniz çükü, nerede ha? Çabuk getirin... Hah, işte taktım, bak eskisi gibi yerli yerinde duruyor.
demesiyle, derin bir uykuya dalışımdı.
     Göz kapaklarımın uçuşur gibi açılmasıyla ağlamaktan gözyaşı pınarlarımın dibine çökmüş tortusundan olsa gerek; bulanık, loş, pembe, mırıltılı, ayak tıpırtılı, gevşeyerek gülen çeneli, koşuşturmacalı, mütevazı bakışlı, çatalların tabaklara, kadehlerin kadehlere vurduğu, kiminin papyon, kiminin takım elbiseli, japon etekleri hiç sarkmadan yere paralel duran küçük kız çocuklarla, suyla iyice ıslatılıp geriye taralı saçlı erkek çocuklarla, ayak baş parmaklarımı oynatınca kukla gibi oynayan mavi saten yüzlü, beyaz mitil kaplı yorganımla yüzyüze kaldım.
     “Casss…“
     Yarı aralık gözlerimi, tam dolunay gibi yapan baterinin büyük çanı, beni derin uykumdan da uyandırmış olacak ki, “Bir iki kuple de bunlara mı okusam?” diye iç geçirmeme rağmen, küfür etmekten yorgun düştüğüm ve benim için bir tatmin sağlamadığını anladığımdan, ağzım bir süre öylece açık kaldı.
- Ay canıım, uyandın mı sen? Nasılsın?      
- ?…!…
- Uyandı, uyandı…          
- Kiim?        
- Küçük oğlan. Büyük zaten uyanık, hiç uyumadı ki..
- Nasılsın? Nasılsın?           
- Nasıl oldun?          
     Haşlanıp soyulmuş, sarısı alttan gözüken yumurta gibi olmuş gözlerimi, başımı çevirmeden bir sağa, bir sola, bana her soru sorana anlamsız, soğuk bakışlarla hızla oynatıp durdum.      
- Bunlar da kim?          
- Misafirlerimiz. Aşk olsun. Dayıların, teyzelerin, komşularımız, ahbaplarımız… Yoksa tanıyamadın mı onları?
- Onları sormuyorum. Şu acayip kıyafetli adamlar…    
- Kiim? Haa, orkestrayı soruyorsun sen.        
- Neey?        
- Orkestra… Orkestra Yani müzisyenler.  
- N’apıyorlar? 
- Dinlesene canım, bak alafranga melodiler çalıyorlar.        
- Bizim sazcılar gibi, öyle mi?      
- Evet, aynen öyle.
- Ne zaman gidecekler.             
- Ayy ne biçim laf o öyle? Adamlar daha yeni geldiler. Bizlere şarkılar söyleyecekler. Sahi, bir isteğin var mı onlardan?       
- İstediğimi yapacaklar mı?             
- Tabii oğlum, onlar senin için geldiler bu akşam buraya.              
- O zaman diğerleri gibi, masalarına geçip otursunlar. 
- Bak, bak, bak...  
- Sahi, siz onları nereden tanıyorsunuz?              
     Daha sonraları öğrendiğime göre; orkestrayla, kimi geceler takıp takıştırılıp kırkırdayarak gidilip, yalpalayarak gelinen doktor öyküleri sayesinde, adeta akraba haline gelmişlerdi. O yıllarda çocuklar, her yere el çantası gibi ordan oraya taşınmazlardı. Yasak yerler sıralamasında öncelik, doktorlarındı. Akraba olmayanların nikâhları, ‘yalnız büyüklerin olduğu’ toplantılar, ziyaret ya da ziyafetler ilk ağızda sıralanabilirdi.
- Bu beyefendiler zaten burada çalışıyorlar, garsonlar gibi. Yoksa beğenmedin mi?
- Şu arkadaki eli sopalıya söyleyin, o tencere kapaklarına yavaş vursun. Başım şişti.       
- Olur mu canım?
- Siz demediniz mi “İstediğini yapacaklar” diye?  
- “Sizin istediğinizi” değil “İstediğiniz şarkıyı çalacaklar” dedim oğlum.            
- Anne.
- Efendim yavrum!          
- Bunlar, bizim radyonun içindekiler değil, di mi?   
- Yok yok, değiller, hı hı hı...     
- Hani şu öğlen ajansından önce çalanlar…    
- Yok dedim ya oğlum. Hıh hıh hıh... Bizimkiler evde seni bekliyorlar.        
- Anne.       
- Yine ne var?
- Bizimkiler daha iyi çalıyorlar ama, di mi?         
- Tabii, tabii. Bizimkilerin üstüne var mı? Hem şimdi beni dinle. Dayının bu gece sizlere bir süprizi var.
- Neymiş?          
- Sonra.     
- Hayır, şimdi.     
- Çocuğu üzme.      
- Peki peki. Sizlere ünlü komikleri getirtmiş bu gece.           
- Niye?       
- Bizi güldürürler diye.          
- Niye dayım getirmiş. Kendileri gelemezler miymiş?
- Niye gelsinler ki, durduk yerde?     
- Anlatamadım sana. Niye Dayım getiriyor?
- Demiş ki, “Yeğenlerim sünnet oluyor, düğünümüze gelir misiniz?”.
- Onlar ne demiş?
- Hay hay, demişler.               
- Babam deseydi gelirler miydi?         
- Gelirlerdi gelmesine de… şey… Daha fazla para isterlerdi mutlaka.          
- Çok mu?
- Çook.    
- …Peki, bizi niye güldürüyorlar?         
- Gülüyoruz, eğleniyoruz… mutlu oluyoruz.         
- Yani bizleri güldürüp, mutlu etmek için üste bir de para mı istiyorlar?            
- E, tabii canım, bedava yapacak değiller ya?
- Onlar olmazlarsa mutlu olamaz mıyız?        
- Oluruz, oluruz tabii ki. Onlar, yalnız güldürüyorlar. Asıl, mutlu olanlar bizleriz.           
- Pekii. Onlar olmazlarsa, bizler gülemez miyiz?       
- Biraz zor olur. Ne bileyim işte! İnsanın kendi kendine fıkra anlatıp, güldürmesi biraz zor olur. Bana bak. Senin bir tarafın kesildikten sonra aklın çok mu çalışıyor ne?
- Anne!.. Şapkam yok... Çalmışlar…
- Yok yok, çalınmadı. Yorganının altında.          
- Ama ezilir. Hemen çıkaralım oradan.             
     Resimli romanlarda görülen, Nevada çöllerinin ufkunda masa dağları silüeti gibi duran yorgandaki düzlüğü; şişman, tombul parmaklarıyla darbukacı gibi tıklattı.          
- A, orama ne oldu böyle? Kocaman, tahta gibi olmuş. Şişmiş. Anne, bir baksana, kan mı oturmuş ne?
- Yok oğlum, işte o senin sünnet şapkan.
- Ne işi var orada peki?
- Bir tarafını koruyor.           
- …?… Niye? Kesilince, çok mu kıymetli oluyor?    
- Yok yok. Yorganın değince acıtmasın diye.             
- Donum var ya?
- Ama şimdi donun yok ki altında.          
- Nee? Yok mu? O zaman kıçım gözükecek.       
- Gözükmez gözükmez, merak etme sen.            
- Hani donumu helanın dışında çıkarırsam, o anlattığın hikâyelerdeki adamlar bitiverirdi ensemde.        
- Yalnız bu seferlik. Hem yanında biz varız. Bir şey olmaz, korkma sen.                          
- Yani, artık sizin yanınızda donsuz dolaşabilecek miyim?                  
- Yok yok. Bir tarafın iyileşene kadar. Sonra yine eskisi gibi.          
- Anne.        
- Efendim.              
- Oram, yine eskisi gibi olacak mı?
- Tabii. Hem de eskisinden daha iyi olacak.          
- Anne.   
- Efendiim.
- Çok kestiler mi?              
- Gerektiği kadar. Dedim ya, ucundan küçücük bir parça.     
- Bir kere bakayım mı?               
- Olmaz.     
- Niye?
- Şimdi kötü gözükür sana. Haa, dur senin dudaklarını suyla ıslatayım biraz. Çok kurumuşlar.            
- Niye?                 
- Niyesi var mı? Bu gece birşeyler yiyip içmeyeceksin ya.           
- Yok ya. Niyeymiş?           
- O zaman çişin gelir.        
- Onu da mı yapmayacağım?         
- Bu gece değil. Yarın.  
- O kadar tutamam ama.             
- Hirbir şey yemez, içmezsen zaten ihtiyacın da olmaz.       
     Kopan alkış, teneke trampete inen son baget darbesiyle noktalandı. Liyakat madalyası alıp da sahne basamaklarından yerine dönen, parasız ama onurlu insanların gururlu yüzleriyle masalarındaki yerlerine oturdular; kiminin yaşı, kiminin ruhu genç olanlar. Yaşlı tontonların; sıcaktan mı, yaşlarına göre fazla gelen hareketlerden mi, alınan alkolden mi, yıllarca yan yana olmalarına rağmen bir türlü birbirlerini kucaklamak isteyip de yapamamalarının getirdiği açlığı doyurmaktan mı bilinmez, kızarmış tavuk gibi olmuş suratlarından, boncuk boncuk terler süzülüyordu gıdılarına doğru. Siyah üzerine beyaz çizgili kruvaze takımlı delikanlılar ise, küçük yerlerin gözde kızlarına dokunabilmenin keyfiyle yaşamlarında bu şımarıklığa bir kez daha katlanamayacaklarını bilseler de, sivri topuklarının üzerinde zorlukla yürüyen “küçük hanfendileri”, masalarındaki babalarının yanlarına taşıyorlardı. Paşa şoförlerinin kıvraklığıyla yapılan teşekkürler, “küçük hanfendi”lerine hiç zarar verilmeden gönüllerinin yapılmasının bir insanlık borcu mütevazılığı izlenimi veriyordu. Uzaklaşılırken, ucu sivriltilmiş kurşun kalem bakışlı babalarla hiç göz göze gelmeden.         
     İçeriye, o zaman ilk kez gördüğüm müzik aletleriyle Sanat Müziği sazcıları girdi. Ayaktaki kemancı, oturan diğer arkadaşlarının bardaklarını, kemanının ucuyla su doldurur gibi eğilerek bir sağa, bir sola döndü, tükürüğüyle parlayan altın dişlerini gösterecek kadar açılmış dudaklarıyla. İşte o an, aynı konuşmayı arka arkaya tekrarlar gibi duyulan sesi ilk kez duydum.         
     “Sahnelerimizin yetiştirdiği… ği…ği… nadide… de...de, pırlanta… ta…ta… sanatçı... Ve karşınızdaa… daa…da  Seviim Gülaçmaaazz… azz…azz…”                  
     Erkek ellerden çıkan şiddetli alkışların baskısıyla kadınların isteksiz el çırpmaları arasından, üzerine masa örtülerini bağlamış, dudakları kırmızı mı kırmızı, saçları sarı mı sarı, gözleri siyah mı siyah bir kadın, dişlerine ruj bulaşmış gülüşüyle; bir eğildi bir doğruldu, onu  coşkuyla alkışlayanlara doğru kırıtarak yürürken. Her eğilişinde, elbisesinin açık yakasından taşan karpuz büyüklüğündeki memeleri, adeta yerlerinden fırlayıp da düşecek diye erkeklerin yürekleri ağızlarına geliyordu. Kısık gözlerle, memnuniyetsiz, kaykılmış, kapalı ve kıskançlıktan iyice incelmiş dudaklı kadınları, gözleriyle avlayıp, inadına o yöne doğru bütün hızıyla eğiliyordu. Karpuzların kabukları her an çatlayacak gibi olduğundan, sinirler iyice geriliyordu. Hüngür hüngür ağladıkları yaygarayla kahkahalar koparıyorlardı, su dolu kavanoza düşmüş gibi parlayan gözleriyle.
      “Açmaam, açaamaam…”
      İlk şarkıya böyle başladı. Biraz evvelki hoplayan zıplayanlar durulmuş, oturdukları beyaz örtülü masalarda sessizleşmiş, belli belirsiz iki yana hafif hafif sallanıyorlardı, şarkının ritmine uyarak.
     “Çüünküü... deriin, deriiin…”      
derken, göz göze geldiği erkeklerin çoktan Ceneviz ticaret teknesi gibi dibe vurduklarını biliyordu, yanlarında yara bantı yapıştırılmış parmak gibi oturan ince dudaklılara çaktırmasalar da.
     “kii... kanıyooor kalb üüüzerindeee…”
     Göz göze geldiği kadınlar, içlerinden “namussuz” diye haykırırken, ‘u’ harfini seslendirir gibi dudakları fiyonk olmuştu sinirden.
- Anne.           
- Efendim canım.        
- Bu kadının söylediklerini kim tekrarlıyor?
- Kim olacak? Yine aynı hanımefendi.      
- Ama ağzı kıpırdamıyor ki...
- Yok yok, yanılıyorsun.        
- Olur mu? O ‘a’ diyor, birileri de ‘a’,’a’ diye yineliyor söylediklerini arkasından.       
- O mu? Mikrofondan olsa gerek.         
- Yani, mikrofonun içinde birileri mi var, söylediklerini tek tek tekrar eden.         
- Iıııı… Onun gibi bir şey.      
- Saygı değer… ğer…ğer… hanımefendiler… ler…ler… beyefendiler… ler…ler… Hepinize iyi geceler… celer…celer… Hepiniz… niz…niz... hoş… ş…ş… geldiniz… niz…niz… İki küçük yavrumuza… uza…uza… geçmiş olsun der… er…er… bahtlarının açık olmasını canı gönülden… den…den… dilerim… im…im… Şimdi… di…di… onlar için bir eser okuyalım hep birlikte… te…te… Sensiz kalan gönlümde… de…de… bil ki hayat virane… ne…ne…                 
     “Şak… şak… şak…”
- Anne.      
- Söyle canımın içi.         
- Bu şarkı bizim için mi?      
- Evet yavrum. Öyle dedi ya.       
- Haaa…     
- Niye, beğenmedin mi?     
- …Viran ne demek?     
- Yıkık, dökük, kullanılmaz…    
     Demek ki, halimiz dışarıdan da çok kötü gözüküyordu, üzerimizdeki onca yatak, yorgan, çul çaputa rağmen.        
- Abii…    
     Göz bebeklerinin her birinin içine şarkıcı kadının bir karpuzunu doldurmuş, yanımda yatan şişman, kırmızı dudaklara sabitlenmiş bakışlarıyla salyalı ağzının kenarından mırıldandı keyfi bozulmuşcasına:         
- Hııı…     
- Abi.     
- Ne var?        
- Senden bahsediyor.       
- Hııı…      
- ‘Viran olmuşsun viran’ diyor sana.        
- Sus lan.        
- Anne.       
- Yine ne var?        
- Bu şarkı benim değil, abimin di mi?       
- Peki öyle olsun. Ama sus şimdi.   
- Anne.
- Ay şimdi çıldıracağım. Ne var?     
- Peki, benim için ne söyleyecek?      
- Bilmem ki?
- Benim ki ‘viran’sız olsun ama.        
- Olur, söyleriz.       
- Anne.     
- Özellikle mi yapıyorsun, annen en sevdiği şarkıyı dinleyemesin diye? Söyle n’oldu yine?    
- Bana ‘Katibim’i söylesin. Hani ’eteği çamur…’
     İlk kez giydiğim ve o yaşlarda benim için kadınlığı simgeleyen uzun, beyaz keten sünnet entarisiyle nasıl erkek olabileceğimi bir türlü kestiremiyordum. Erkeklik organımı kestirip kadın gibi olacağım için mi bu giysiyi giydiriyorlardı ya da etek giyenlere niye ‘erkek’ demiyorlardı? Şimdilerde anlaşılamayan bir nokta da, bunları anlattırabileceğim hiç kimse de yoktu. Yani fiziksel olarak varlardı da, anlatıma gelince yok oluyorlardı. Dedim ya, yalnız sevgi alışverişinde ve ihtiyaçlarımı sabırla karşılamanın dışına taşmayan annem ve onun da, benim de, şişmanın da tabi olduğu en büyük otorite babam; bu tür konularda adeta üç maymunu oynuyorlardı. Ne öğrenirsem sokak aralarında, kulaktan dolma, geçtiği kulak sayısı oranında abartılı, kimi hayali, ama içinde de mutlaka gerçek payının bulunduğu bilgiler.’…Katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır… Katibimin setresi uzun, eteği çamur…’          
- Söyler mi, ne dersin?
- Söyler, söyler.    
- Ya söylemezse?
- Söyler söyler, meraklanma.     
- Ya bilmiyorsa?     
- Oğlum sus. Şu güzelim şarkının içine ettin. Hem bu şarkı, aynı zamanda senin için.       
- İstemiyorum. Ben bunu beğenmedim.
- O zaman sus ve yalnızca dinle.      
     Yankılanan şarkıyı, sulu gözlerini kırpıştıra kırpıştıra dinleyen annem, huşu içinde iki yana başını sallıyordu, ibadet edercesine. Zaman geçiyor, sözlerinin anlamını tam anlayamadığım şarkılar, arka arkaya patlıyordu o yaz akşamı. Uykumun gelmesi bir yandan, söylenmeyen ‘katibim’ bir yandan, iyice huysuzlaştırmıştı beni.          
- Hepinize… ze…ze… güzel günler… ler…ler…, mutlu geceler… ler…ler… herşey gönlünüzce olsun… sun…sun...  Allahaısmarladık… dık…dık…              
     “Şak… şak… şak…”
- Anne.     
- Aman, dur, dur.   
     “Şak… şak… şak…”     
- Anne.    
- Dur oğlum, biraz sabret. Şu alkışı bir bitirelim hele.   
- İş işten geçiyor ama anne.     
- Sen ne diyorsun bakiim? Hiç olmazsa böyle bir günde huysuzluk yapma.      
- Bitti mi, gitti mi?
- Evet. Bitti ve gitti. Haydi gözün aydın.    
- Geri gelmeyecek yani?    
- Tabii ki. Sabaha kadar duracak değil ya burada.     
- E hani, ‘katibim’i söyleyecekti?     
- Unuttu herhalde.    
- Söylemedik ki unutsun.       
- Bir daha ki sefere artık.       
- Bir daha mı sünnet olacağım?       
- Aman, Allah korusun.     
- E, ne zaman söyleyecek o halde?    
- Ben sana evdeki radyomuzdan dinletirim, hem de Müzeyyen Hanımın sesinden.     
- Bana ne, bana ne. Ben ‘Katibim‘i istiyorum. Bana ne, bana ne.         
- Oğlum, şımarma...
- Aaauuu… Hani ‘Sizin için yemek vereceğiz’ demiştiniz, bir lokma yedirmediniz ‘kakan gelir’ diye. Herkes bütün gece lıkır lıkır gazozları, suları içti, benim ise dudaklarımı mendille ıslattınız ‘sonra çişin gelir’ diye. ‘Sizin için eğlence yapacağız’ demiştiniz, bir ‘Katibim’i söylettiremediniz içkiyle iyi gitmez diye. Elalem hopladı zıpladı bütün gece, beni yerimden oynattırmadınız ‘bir tarafın acır’ diye. Yastık altına gizlice sokuşturulan paraları aynı gizlilikte ‘Yastığını düzelteyim de rahat et’ el çabukluğuyla anında yok ettiniz, ‘Bizim için yapılan düğün’ masraflarını karşılamak  için. Baksanıza, elimde kala kala bir ’meşin top’tan başka ne kaldı  ki? Ben bunun için mi bir tarafımı kestirttim? Bunun için mi erkek oldum? Bakın kalkıp evlerine gidenlere. Kimin umurunda beni fazla mı kestiler, az mı, artık erkek oldum mu, olmadım mı? Bana ne ya, bana ne. Ben oynamıyorum işte, oynamıyorum. Aaauuuu… Aaauuuu…
"fesleğenin kokusunu okşamak" - 2004
Sevgilerimle...
ahb
 
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.