27 Mart 2015 Cuma

Yalnızlaşmış bir akşam…

 
Şimdi O , 
    İçkisini yudumladığı barda , 
       Tavanla duvarın birleştiği ışıksızlığa , 
          Beni asabildi mi 
          Yanındaki konuşmalara aldırmadan , 
          
          Dinlediği şarkıda … 

                                                          ahb

                                                    28.12.1998 
                                     “Yalnızlaşmış bir akşam…” 

"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı"

 not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

23 Şubat 2015 Pazartesi

O masalı, biz yaşadık...

İki basamaklı bir eşikti kapısına çıkılan,
Ve bir set üzerinde
Boylu boyunca uzanırdı camekanları.
İçilen işkembe paçadan mıdır,
Yoksa kurulan dostluklardan mıdır?
Orası bilinmez ancak,
İnsanlar kış günleri içlerini ısıtırlardı,
Çorbacılar kralının eski mekanında kaşık kaşık.

Yere kadar inen camlara tutturulmuş
Pirinç çubuklara asılı tül perdeler,
İnsanları değil de yediklerini örter gibiydi,
Yalnızca konuşmaların görülebildiği açıklıkta.

İşkembe içilirken mi doyardı beyin,
Yoksa üstüne limon sıkılmış beyin mi
Çatallanırken dolardı mide?
Bilinmez ama,
Daha kolay olurdu midenin mideyi midede yok etmesi,
Çünkü hazmı zordur derlerdi beyin yemesi.
Bir ömür boyu süreceği görünüyor ufukta
Mide ile beynin,
Galibi de malubu da belli olmayan platonik ilişkisi.

Sıra sıra dizilmiş kaselerden tüten çorbaların buharı
Karagöz Hacivat misali
İkinci bir hayal perdesi kurardı,
Buğulandırdığı vitrinin camlarına.

Artık
Gölgeler konuşur, gölgeler güler, gölgeler bakardı
Karşısına oturmuş çorbalarını kaşıklayan
Çubuksuz gölge kahramanlarına, tefsiz, zilsiz…

Şimdilerde cüzdanların karaltıları vurup duruyor
Işıl ışıl kebapçıların vitrinlerinin
Tül perdesiz aydınlık camlarına,
Sahibine hemen haber verilememiş,
Yıkılmış hatta yakılmış perdelerin
Viran olmuş yansımalarının umarsızlıklarına…

           
                                                             ahb
                                                       25.4.2005
                                “Ustalık rumun elinde miymiş, ne?”

                                           "Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Kırmızı"
 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

20 Şubat 2015 Cuma

Abanoz bir Ağıt


Ne siyah bir filin hemşehrisiyim,
ne de beyaz bir atın çiftesini yedim.
Ne burnunun doğrultusunda
gidip gelmekten bıkmayan kale kadar cahilim,
Ne fedai bir piyonun,
tahtanın sonuna varmasıyla yeniden can bulan bir vezirim.
Ne de yediklerimden tahtından kımıldayamayan bir Şahın kibriyim.

Omuzlarıma yüklenmiş yalnızca, altmış dört kareli tahta.
Kımıldarsam oyun bozulurmuş, böyle diyor haspa.

Ya piyonlar artık çapraz ilerleyip, düz taş alır oldular,
Sırtlarını dönüp düşünmeden canlarını feda ettikleri Şahları için,
Ya da karolar artık tek renk siyah, ekose derzine riya kaçmış
“Belki de yaş aldıkça aklaşır taşım”ın düz rengindeki nafile bekleyiş.

Asabi parmaklar kara bir merada at oynatıp fil gezdirmekte,
Kale eline tutuşturulmuş pusulaya bakıp bakıp yön tayin etmekte.
Kavalsız çobandan, fırsat bilip mat etmesi beklenmekte.
Beyazlar, siyah şah ortada görünmediğinden
Hükmen malubiyet için,
üst mahkemeden çıkacak kararın merakıyla iç geçirmekte.

Aslında her oyunun sonunda;
Aynı kutuda birbirlerini kırmadan yanyana durduklarına,
Karşılıklı, kıran kırana taş kırmalar sanki hiç yaşanmamışcasına
Yeniden dizilişlerine bakılırsa,
Kabağın bu sefer de,
yine canım abanozun üzerinde patlayacağı anlaşılmakta...

                                                                                ahb
                                              "damasız, abanoz bir satranç tahtası"
                                                                            27.9.2014

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

29 Ekim 2014 Çarşamba

Onlar ki;...

Akıldan yoksun kalınmış günlerde
umudu yeşil tutabilmek,
ve hala "Yaşasın Cumhuriyet" diyebilmek...
Yeniden kazanmanın yolunun;
kendinden, yani aklından geçtiğini bilebilmek...

Bu şeraitte bile;
"hiç vaktim yok" gerekçesi ahvalin içine düşmemiş ise,
doygun sözcüklerle donanmış dolgun tümceleri paylaşıyorum,
çıkarımını, ruhu Mefisto'ya pazarlanmamış arifliğe bırakarak...


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

11 Ekim 2014 Cumartesi

Çomakçı


Ateş-i sûzân-ı firkat yaktı cism ü cânımı
Bir harâb-âbâde döndürdü dil-i vîrânımı
Neyle teskin eyleyim bu dîde-i giryânımı
Çünki aldırdım elimden sevgili cânânımı

Ağla çeşmim ağla durma gitti elden nazlı yâr
Çağla ey eşk-i terim çağla misâl-i cüy(i) bâr

Beste: Hacı Fâik Bey
Güfte: Mehmet Sâdi Bey

Çomakçı... bu kelimeyi duyan hatta , kullanan var mıdır bilemesem de, hiç kimsenin anlık dünyevi telaşlara kapılmaktan duymadığını kabullenerek, Çomakçı üzerine bir kaç söz etmenin yeri sanırım.

Evinin içinde ocak olanlar... yok yok gazlı ya da elektriklisi değil sözünü ettiğim, halis odunlusu. Evet evet, evinin içinde ocak yakanlar bilir ve genelde de en erken kalkana düşer bu isli iş. Yemekler orada pişer ama, öylesine her yemek de harlı ateşi istemez zira, ya dibi tutar ya da ne yediğini anlayamayacak kadar içinde dağılır gider. Ancak kısık ateşin de bir sorunu vardır, sürekli beslenmek ister. Hah, işte bu kısık ateşi sürdürene de, Çomakçı deniyor. Yemekten ya da yapılan işi anlayacak bilgi, zeka ya da beceriye sahip olması da gerekmiyor üstelik. Yalnızca, nereden geldiğini bile bilmediği, toplanıp aynı boyda eşitlenmiş, kuru dal parçaları alınıp Çomakçının kucağına konur. Çomakçı da belirli aralıklarda ocağa doğru fırlatır. Buna da çomak atmak deniyor. Ateşin yalazına kilitlenmiş gözler, ara sıra dumandan yaşarsa da, başlar içine doğru fırlatmaya, tuturamayıp yana düşenleri bu kez daha yakından atmaya özen gösterir, ciddi bir iş yapıyor edasında. Ancak akıl işi değil, bir yerden sonrasında can sıkılır ve atım hızı sıklaşmaya başlar. Arkadan uyarı gelir, “Yavaş, yavaş. Acele etme!”. Omuz silkerek yanıtlanır, “Yok canıım, ne alakası var?” dercesine. Bir süre sonra, sırttan bir kaçamak bakışla tam gaza basılacakken, aynı nakarat daha kalın ve yüksek tonda ardından yankılanır, “Yavaaaş”.

Pişim süresinin uzunluğunda gelen giden de olur ve söz ona da gelir dayanır, “Eee, n’apıyon?”. Tam “Heeçç...” denecekken, ardındaki ses en oynak haliyle, “N’apcakki, bana çomakçılık yapıyoo... ha ha ha ...” Anında itiraz, “ Ya, herkese niye öyle diyon, essah sanacağlar” Ses yine kalınlaşır adeta aba altından gösterilen sopa kıvamında, “Essah deel mi?” Belli ki yelken su almakta, “Ya sen, kimden yanasın?” O an dış yardım imdada yetişir, ”Zate, ben duymadım. Tam ne yemekler vaa diye düşünüğken, gonuştuğunu bilem işitmemişim. Sen heeç yorma gafanı, anasının güzeli.” diyen destekle ateşten kurumuş dudak uçları keyfle yanaklara kaykılır.

Bu arada evde olmanın hazırcılığı da kullanılır, “E nassısa sürekli atmıyon çomağları. Bakıve bi folluğa, yımırta düşmüş mü hele?” ya da “Mal, olmadık yerlere pisleep de ziyan etmesin pohunu, bi yol küreğnen alıver, hadi aslanım beniim” gibi hizmet çeşidiyle karşılaşır. Akıl, hizmet sonunda verilecek elli kuruşa takılmış bir kere. Heba etmeye değmeyeceğinden, emirlere amadeliğini sürdürür gider. Sonunda iş biter ve bir elli kuruş çıkar, memebankta ısınmış. İlginç yanıysa, attığı çomaklarla pişeni ancak akşam sofrada görür, kimi zaman “Ulan bunun için miydi?” gibisinden iç geçirse de.

Velhasıl; Çomakçı da, çomakçılık da bu.
Hani kurbağayı kaçırmadan haşlayan ateşin kıvamına çomak atanlara, yaptıkları işi anlattım yalnızca. Bu akşamın sofrasına konmuş tencerede görünense; kan gölüne dönmüş suyundan yanmış kara bulutlar tütmekte. Kaygım o ki, çomakçının “Yav mis gibi olmuş, hele yanında bi baş soğan da olsa, ne güzel olurdu” demesi. Ocakçının niyeti zaten buydu. Çomakçısıyla da bunu becerdi de.
  
Sözüm o ki; bu işi 50 kuruşa yapmayıp gün görelerdi hiç olmazsa. Bak, birlikte geber(til)ip gideceğiz aynı b.k çukurunda.  Anlamadığımsa; ateşi harlamasın diye, çomakçı yerine yerden çomak toplamanın derdi ne ola?

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Hoşçakal Flamingo Pastanesi

  Derin & Ekin Özbek                                                                     foto: Gökhan Başaklar
Yıllar öncesinde; Kızılay’da Ulus Sinemasının kapısının yanında, ince uzun bir pastahaneydi, vitrininde pembe bir flamingo tek ayağını kaldırmış yorulmadan yıllarca beklemişti. Yeni çatlamış ergenlik yıllarımın başına denk düşer, Kavaklıdere’ye göç etmeleri. Zira o yıllarda da ekonominin, inşaat sektörüne yol vererek, bir süre daha idare edilebileceği henüz keşfedildiğinden, göze çarpan her duvar gümbür gümbür indirilmişti, duble yola kurban edilmiş ODTÜ çamlarıycasına. Ardı ardına, 'hazır elde balyoz' varken işgüzarlığında, önlerine çıkan duvarları al aşağı etmenin garip tatminini, aptallık boyutunu aşmış saflıkla liste başı olan “Wall”a bağlamış olsak da. O yıllarda CIA nın aleni bir binası vardı, Gökdelenin sırtına hançer gibi yaslanan. O yıllarda gösterilerdeki 68 li eylem ritüeli; Sıhhıye’deki Pan-Am hava yolları acentesiyle başlar, CIA nın duvar nişlerindeki vitrin camlarının  taşlarla olan yakın muhabbetleriyle sona ererdi. Sahi; o yıllarda böylesi başkentin göbeğine yan duran, CIA ya ait bir bina var mı şu an, en azından ben bilmiyorum. Sanırım, ya o da kamulaştı ya da laştırılıp artık devletin resmiyetine kavuştuğundan olsa gerek, içimizden biri halini aldı. Öyle ki, aymazlığımız adeta çıplak kralları bile kıskandırır oldu.


Ulus Sineması Soysal’ların toprakları üzerinden sosyalleşme eğilimi göstererek, sinema gibi etkinlik alanından çıkarılıp, o dönemin AVM si olan Pasaj’a dönüştürüldü. 
Ha, bilmeyen ya da hatırlamakta zorluk çeken ya da o tarihlerde henüz kundaklanmamış olanlar için, mekanı belleksizliğime inat biraz tanıtmaya çabalarsam; şimdiki Soysal İş Hanı'nın olduğu binadır sözü edilen. Ulus Sinemasının giriş kapısı, şimdiki Soysal Pasajı’nın Ziya Gökalp’e bakan kapısıydı o yıllarda ve Kolej’e doğru komşusu olarak Penguen ve Flamingo Pastaneleri, aralarında da adına öykünürcesine tam bir Sandviç vardı. 
Diğer yandaki komşusu, şimdinin metro istasyonu merdivenlerine denk gelen çeyrek dairede bir açık hava pastanesi, üzeri tenteli. Sonraları, camdan akvaryum lokantalara dönüştüler. Başına geleceklerin bir işareti miydi ne? Ve çeyreğin yarı çapları boyunca sıralanmış ufacık ufacık dükkanlar. Hatırladığımsa Kodak fotoğrafçısı. 

Sinema çıkışının biri buraya, diğeri ise Sakarya’ya açılırdı. Sakarya kapısının iki yanında Tarhan, Bilgi Kitabevleri ve Sergen Pastanesi bulunurdu. Karşısında minik dükkan, Goralı.

Sözü edilen isimlerin her birine dair, onlarca anı yazısı, kitap bulunmakta. Bunlara eklenebilecek yüzlerce işletme sayılabilir bir çırpıda. Benimse; kökleşmiş bu kurumların; Atilla İlhan’ın deyimiyle “an geli”p de bir kamikaze edasında onurlu ayrılıkları karşısında, onlar kadar metanetli ve dirayetli olamadığım. Bade, Yaprak, Sergen, Tuna,... pastahaneleri, Goralı, Sandviç, Akman Bozacısı, Piknik, Körfez, Karadeniz Lokantaları, daha nice işletme. Hepsian geldi birden bire yok oldular, anıları öksüz düşen bir yadigar olarak bize bırakarak.

Bugün bir kare ve bir cümle düştü posta kutuma. Cümleyi zaten başlık yaptım, resmi de alnaç. Şiddete girer diye, size yüreğimi gösteremiyorum. Geniş bir bencillikle, duygularımı bıçaklanmış hissediyorum yalnızca. Bir dolu hala yaşanmışlığı soğumamış anı kaldı kucağımda.

Geriye kalansa, “kendine anlat, kendin dinle”... 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.