1 Nisan 2010 Perşembe

Paralı Askerler



Boyumun yine yaşımdan kısa olduğu yıllardı. İlkokulun ilk sınıflarıydı. Okumayı sökmüş, annemin kendi yaratıcılığıyla ürettiği ve üzerinde kelebek gibi kondurulmuş kırmızı kurdeleyi taşımayı bırakmış, ortadaki uzun teneffüslerdeki beslenme saatinde güğümlerde kaynatılıp hademelerce naylon bardaklara boca edilmiş Amerikan yardımı süttozundan üretilmiş sütü artık beğenmez olduğum bir çağa girmiştim.

Halbuki, bu okula ilk gelişim aklıma geliyor. Birinci sınıfın ilk yarısında babamın küçük kasabadan büyük şehire tayin olmasıyla yaşamımızdaki değişimlerin de başladığı bir döneme geçilmişti. Müdür’ün ille de beni görerek okula kabul etmesi garip gelmiş olsa da yine de üzerinde pek durmamıştım. Zira geldiğim yerde çocuklar okula gelsin diye gözlerinin içine bakılırken, bu kendini ağıra satmanın “şehirliliğin yüklediği bir başka bilinmezdi herhalde” diye iç geçirmiştim. Eğitim yılı başlayalı bir kaç ay geçtiğinden sınıftaki şehir çocuklarının birbiriyle kaynaştığı bir ortama üç numara saçlı, tarlaların genişliğine alışık, büyük şehrin yaşanan sıkışıklıklarına anlam veremeyen, ağzı her an küfrün baharat yelpazesinden bir seçme, derleme sunabilecek fütursuzlukta, uçurtmasının ipi jiletlenmesinin, gıcır misketlerinin kapışa gitmesinin kaşarlanmış deneyiminde, çoban köpeklerinin aslında şehirlileri korkutmak için yaratıldığına inanmış, hangi ağacın çatalından sapan, evdeki bitmiş makaralardan telden arabayı kendi başına üretebilecek ustalıkta, savaşta gördüğü işkenceleri geceleri rüyasında görüp de avaz avaz haykıran dedeyi tek başına elini tutarak acelesiz uyandırabilecek cesarette, yağmurdan çıplak başı ıslanmasın diye köyün çocuklarının alaylarına omuz döndürüp babasının fötr şapkasını başına geçirip okula gidebilecek serserilikte, annesine karşı geldiği için taş olmuş çocuğun yeniden canlaması için kayasının başında ellerini açıp dua edebilecek umutta, salatalığı patlıcanı dalından, armutu ağacından koparmış, geceyarısı onca ışıksızlığa inat seksenlik dedeyi peşinde sürükleyip kasabanın girişindeki askeri alayın gazinosunda eğlenmeye kaçmış ana babasını bir baskınla dışarı çıkarabileceğine inanmış gözü karalıktaki beni, alıp en ön sıradaki iki şehirli kızın ortasına oturtuvermişti öğretmen.

Bir şehirde yaşamayı yavaş yavaş, baka baka, söylenenlere kulak vere vere öğrenmeye çaba göstermişsem de bazı ayrıntılar vardı bizzat deneyimlerle öğrendiğim. Mesela; büyük caddede karşıdan karşıya iki kez, dönen lastik tekeri üç beş santimden görmem motorlu taşıtların sahiplerinin gerektiğinde övünçle söyledikleri içindeki bilmem kaç beygirin aslında benim bildiğim atlar gibi canlı olmadıklarını, dizginlenemeyen hayvanların motorun içinde değilde sürücünün beyninde olduğunu öğretmişti. Daha sonraları şimdiki gibi belli kazalar olduktan sonra trafik ışıkları konarak can güvenliğimi teminat altına almıştım. Eski ancak yenilenmeye yüz tutmuş bir mahalle oluşu arkadaş bulma sorunumu had safhaya getirmiş. Oyun alanları caddeler, kaldırımları, daraltılmış apartman bahçeleri, zemin katları ve orada oturanların da bir alay çocuğun bağırış çağırışlarına olan dayanamamaları beni ev oyunlarına iyiden iyiye itelemişti. Tam bir kale feth edeceğiz ki; karşı apartmanda oturan vezir piyano, üst katlarda oturan bir müzik öğretmeninin oğlu olan kara birlikleri komutanı da keman dersi için ağlatıla ağlatıla evlere çağırılırdı. Ha şimdi ne oldu diye sorarsanız, kemancı sonraki yıllarda tambur, yaylı tambur, ney derken ünlü bir bestekar hem de saz ustası olarak ülkece dinlenmekte. Diğeri zaten köklü bir aristokrat ailenin tek erkek çocuğu idi. Bir şey olmamışsa da biz yine onu bir şey diye bilmekteyizdir de ben hatırlamıyorum isimlerini, kimliklerini. Ha bir de caddenin karşısındaki apartmanda yaşlı, çocuksuz bir karı koca vardı. Ve kadın çok güzel ud çalardı. Yaz akşamları trafik sesi kesildiğinde o çalar, eşi amcabey de bir dublesini parlatır, ana babalar da balkonlardan mırıltılarla eşlik ederlerdi. Bir de onların yan apartmanındaki biri soprano diğeri bariton olan operacı karı koca, kimi gecelerde onlar da birer arya ile kulaklara farklı tadlar bırakırlardı. Onların da çocuklarının olmamasına karşın bir yeğenleri, ailesi başka şehirde oturduğu ve okuduğu okulu değiştirmemek için onların yanlarında kalırdı. O da bir çoğumuzun hüzünlendiği şarkıları dilimize bulaştırmış, daha sonraları tiyatro, ardından sinema, şimdilerde de magazine meze olmuş bir ünlü olarak hem ününü hem de dününü sürdürmekte.

Böylesine bir çevrede, kendime tek başıma sıkılmadan oynayacağım ev oyunları icat etmeye başladım. O yaşlarda evde oynandığından satranç öğrenmiştim, her ne kadar çoban matını beceremesem de. Yani satranç taşlarım vardı öncelikle elimde. Onlarla törencilik oynardım, halıların üzerindeki kral yollarında, mabeynlerde, burçlarında, altarlarında. Ancak eski halıların üzerinde otuziki şovalye kuzey ülkelerinin metrekareye düşen nüfus tenhalığında olmaları beni yeni ordu türlerine yöneltti. Kapış korkusunda artık sokağa çıkaramadığım gıcır misketler devreye girmişti. Onlar artık topçu birlikleriydiler. Yani yeni ordu daha uzun mesafelerde daha çevik oluyorlar, ataklarında zaman kayıpları en aza düşüyordu. Bir süreden sonra savaşılan karşı cephenin de hayalilikten kurtulma gereği doğduğunda da işte o meşhur bozuk paralar bu rol açığını kapattılar. Hem görüntüsü bilinen ordudan açıkça ayırdedilebiliyor, hem de üzerindeki değerler ve tabii ki büyüklükleri de apoletlerini düşünmeksizin ortaya koyuyordu. Ancak bir sorun vardı. Ne kadar çok para o kadar çok asker demekti. Yani paraya ihtiyacım her geçen gün artıyordu. Her oyun için ilk önce annemin evde olması, bozukluklarının cüzdanından alınması, tam savaş kızışmışken annemin pazara gidesi tutası, geri geldiğinde de ordunun büyük bir kısmının telef olduğunu öğrenmem beni yıldırıyordu. Aklıma gelen çare, benim harçlıklardı. Yani; bir günde iki simit iki sade gazoza yetebilen okul harçlığımdan önce bir simit, sonra bir de gazozu feragat edip arttırmak beni ne kadar çok savaşçıya kavuşturduğunu görerek iyice özendirdi. Bu noktaya açıklık getirsin diye şimdinin kolalarının emsalleriyle üç sade gazoz içilirdi. Belleğim şaşırtmıyorsa, simit 2,5 Kr, gazoz 5 Kr. idi ve toplam 15 Kr. harçlığım olurdu. Okulun yakınlığından, giderken ihtiyaç duyulmayan dolmuş ise 20 Kr. idi. Hergün orduya katılan üç beş asker hızla birlikleri bölüklere, tümenlere dönüştürdü. Aralardaki Bayram harçlıkları bütün verildiğinde hemen eksik kadrolardaki açıklara göre bozukluğa dönüştürüyordum. Yeni kurulan bu cephenin askerleri kimi zaman bir kaleye hücum edeceklerse, kule olabiliyorlar, yanyana vurulması zor hedefler haline gelebiliyorlar, hızla taarruz bölgesini çembere alabiliyorlardı. Satranç taşları hantaldı. Halının tüyleri hareket kabilyetlerini azaltıyor, havalanan bozukluk kamikazelere kolay hedef oluyorlardı. Onların seramonilerinin ihtişamından başka cezbedici yanları da kalmamıştı. Bir an geldi “bizimkiler” “düşman”, “düşmanlar” ise “bizimkiler”e dönüştü. Hatta satranç şovalyeleri kimi zaman kutularından halı sahalara bile çıkarılmaz oldu. Bir tarafta topçu misketler, diğer tarafta da cengaver bozukluklar. Gün geldi gıcır misketler de ıska atışlarla kaçtıkları somya altlarından gelişmekte olan bedenimle alınmasındaki zorluklar nedeniyle tedavülden kalktı. Peki; şimdi ne olacaktı ? Ortada tek süper güç kendi kendine tatbikat yapıp duruyordu. İşin kolayı vardı. “Yazılar” “Turalar”a karşıyı oynamaya başladım. Yarısını Yazı, yarısını Tura yüzleriyle diziyordum. Bir yandan da okulda okutulan Osmanlı meydan muharebeleri beni meydan savaşlarına iyiden iyiye sürüklemişti. Tarafların en son temaslarında “Allaaah” diye birbirine karıştırıp bir güzel havalandırıyordum. Ortalık durulduğunda da yazıları turaları sayıyordum. Kim daha fazla ise o kazanmış oluyordu cengi.

Benim bu kendi kurduğum biraz gizemli, biraz maceraperest Dünyam kansız dolu dizgin savaşa dursun, dışarıda tek maaşla idare edilmeye çalışılan bir Dünyadan bihaber hayallerde uçuşuyordum. Yani; kaç cengaver bir ekmek ettiği ya da bir ekmeğe kaç cengaver feda edildiğinin farkında değildim. Bu benim iç cepheden görünüşüm idi.

Bir de dış cepheden görünüşüm vardı ki; “Çocuk okulda tutum haftasındaki konudan etkilenmiş olacak ki harçlıklarını biriktiriyor...”

Günlerden bir gün, strateji odamda ordularım arasında tam en hassas görüşmeler sürerken odanın kapısı açıldı ve annemin kafası gözüktü.
“Bir ekmek parası çıkar mı ? Evde hiç para kalmamış da... Ben sana sonra öderim.”

Yüzümü buruşturup isteksizce ikinci ya da üçüncü yürüyüş kolunun piyadelerinden bir ekmek edecek cengaverleri seçerken annemin şaşkın bakışlarıyla karşı karşıya kalmıştım. Tombulluğuna inat ceylan çevikliğinde bir ekmeklik cengaverleri kapıcının eline saydıktan sonra soluğu yanımda almıştı.

“Bunlar da ne ?”
“Ordum” desem, ordumu tanıtmam iki günümü alacak. Başım önde öylece sustum.
“Yavrum, ne çok paran varmış senin ?... Bunlar biriktirdiklerin mi ?... Saydın mı ?...”

Ne diyeyim bilemedim. Garip bir kafa salladım, hiçbir anlama gelmeyen. Dizlerinin üzerine çömeldi ve ordumun apoletlerini saymaya, saydıklarını toplamaya başladı. Tüm yayılışım, karşı güçleri köşeye sıkıştırmam hepsi bir anda sayılmış kuleler haline dönüşüyordu, hem de yazılar turalarla altalta üstüste.

“Oğlum niye söylemiyorsun bu kadar paran olduğunu ?”

İçimden avaz avaz bağırıyorum; “Onlar para değil asker, levent, civan,...” diye. Ama kime anlatabilirim ki; o askerlerime sıradan “para” deyip sıyrılıvermişti. Onun için tek tek baktığında bozuk paraydı, yani kıymetsizdi. Ancak bu kadarı yanyana gelince.. ?

Ben kaynayan sade suyun çorbadan, o ise yazıların turalardan farkını ısrarla bir türlü anlayamıyorduk, kavrayamıyorduk birbirimizi tezat bakışlarla süzerken.

Sonunda en otoriter sesini kulaklarımda yankılatarak; “Bak sana ne diyeceğim; sana sonra öderiz, söz. Bu ara çok sıkışığız, borcumuz falan. Senden bunları alsam razı olur musun ? Ama demiştim ya söz aldığımızı sana ödemek kaydıyla... Gözünün önünde sayarız. Ne kadar çıkarsa sana borcumuz olur. Hiç olmazsa bu ay ‘kimden borç isteyelim ? ‘ derdinden kurtarmış olursun bizi...”

İşte o gün üç beş ayda bir benim ordunun kılıçtan geçirilip yeniden düzenli orduya geçme alışkanlığının miladı olmuştu.

Şimdilerde, birikenlerin dört kişilik bir ailenin ayın son on gününü idare edecek bir miktar olduğu söylenir. Ha bir de babam, kendi çocuğunun biriktirdiği, borç geçim parası olacak onca bozuklukları bütünletmek gücüne gittiğinden o işi de annem yüklenirmiş.

Daha da sonraki yıllarda düzenli ordum çok daha düzenli olarak lağvedilmesine katkı olsun diye bir kumbara önüme konduysa da kumbaranın bir kaç kez bankaya beni de yanlarında götürerek açtırmalarından hep hüsrana uğradıklarından, kumbaram para atılan açılmaz kutu olarak değil de yapıştırma işlerindeki baskı yapacak ağırlık olarak kullanılmıştı, tasarruf geleneğim özgür irademe teslim edilerek.

Sevgilerimle...

ahmet haluk başaklar
14.8.2007

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşabilir, YAHOO360 ARSIVI bölümünden yayınlanmış eski günceleri okuyabilirsiniz.

1 yorum:

  1. halukcum,
    o kücücük ordular, su başlarını tutmuş dev gibi orduları hep yenmeye devam edecekler...

    o küçük ordularımız insanlık onurunun değerini bizlere öğretenlerin emrindedir...
    sıra neferi korkut ersoy,
    sevgilerimle

    YanıtlayınSil