26 Şubat 2013 Salı

Dü şeş atarak Düşes olma hayali...

Havada ters taklalar atarak düşen zarların tabanı 
Tavlaya oturduğunda, 
Hep “dü şeş” gelmesi için
 Altı yüzünün de altı olması gerek.

Ama gerçek; 
Bu güne kadar 
Oyunu kazanan hep gereken sayılar. 

Sen yine bir düşün istersen… 

ahb 

5.6.2002 
“Tıngır mıngır...” 

"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı" 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

14 Şubat 2013 Perşembe

Dostluğa bir yudum Sevgi dökebilmek

Birilerini;
Sen sıkıştığında
Çağırmadan yanında buluyorsan,
Bil ki, dostundur.

Gerisi;
Sana paranın üstünü oturduğu yerden
Diğer yolcularla elden ele yollayan
Dolmuş şoförü.
                                                ahb
                                          26.4.2001
                       “günün birindeki bir dost tanımı…”

                     "Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı"

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Kalem Kitap Damlatırsa

Seni sevmek,
Bir kitabı yazmak gibi…

Ne,
Ne zaman ilk paragrafa başladığını,
Ne,
Ne zaman son kelimendeki son harfin dizinin dibine
Koyduğun noktayı hatırlıyorsun.

Üstelik;
Her yeni okuyuşta,
Cümlelerine yeni sözcükler ekleniyor
Kendiliğinden.

Kimi zaman
Çirkinlikler, kötülükler bile yaraşıyor satır aralarına
Anlamından güzellikler çıkarmak uğruna.

Anlayacağın;
Kendi kelimelerimle seviyor, sevişiyorum
Aklım gibi…
Gözüm gibi…
Elim gibi…

ahb

14.2.2003
“kadın gibi kitap…bak bak yaz”

"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Mavi" 
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

İmzadan yana...

Düş Hekimi'nin imza gününde yazılmış karalamaların, 6 Mayıs 2007 de temize çekilmesi...

Bitmiş bir bayramın ertesinden neler hissedilir ki ?

Geçip gitmiş, ince kıyılmış bir yaşam diliminin dil üzerinde kalan tortusu olsa gerek, her yutkunuşta tadı genizde mütebessim anıları kazıdığı.

İmza günleri, bayram ile bayramı kutlayanın ilişkisine dönüşür çoğu kez. Okur; okuduğu o güçlü kelimeleri yanyana getiren, artık makamı belli bir tınıyla ismini, soyadını birlikte dilinde etiketleştirdiği sihirbazla canlı, kanlı, hatta elle tutulur somutlukta yakından tanışmanın heyecanının yanı sıra, gördüğü o illüzyonu yaratırkenki el çabukluğu hilelerini, işin püf noktalarının sırrını paylaşmak için, evden çıkmadan hazırladığı "yazdığınız o aşkı siz, gerçekten yaşadınız mı?" gibisinden soruları akıl cebine sokuşturarak gelir, saygıda kusur etmenin tedirginliğini yaşadığından bir başına oturduğu masada, ardı ardına yalnızlığa düşmüş ben-i ademin karşısına.

Adeta gömleğinin göğüs cebine diktireceği bir amblemcesine sevdiği o yazarın kitabını kasadan alması, okurun yedek soyunduğu maça ısınması için, saha dışındaki atletizm kulvarları arasında abartılı hareketlerle koşuşturduğu bir ek süredir; sayfaların duyulmayan söyleşilerle köşe yerde imzalanışlarına, geriye dönük kaçamak bakışlarla kendi kendini galeyana getirecek bulunmaz fırsatların yaratıldığı.

Kimi "ben gördüğünüz bu sihirbazın aslında çok yakınıyım" cüretiyle teklifsiz yanındaki boş sandalyeye kurulur. Yaşı ilerlemiş olanlarsa daha sıra kendisine gelmeden "sabahtan beri ayaktayım. Çatladı ayaklarım..." diye imza kuyruğuna yüzünü döndürerek oturur ve ayakta bekleyen heyecanlı kalabalığın herbirini saçının telinden ayakabısının burnuna kadar, bir yazıcıdan görüntüsünü döktürebilecek taramada yüksek çözünürlükle inceler.

Sıra gelir Othello ile karşılaşan kuru kafa ilişkisine, "Olmak ya da olmamak !". Ancak beklenen olmaz ve masanın samimi havası; "kim takar, olsan da olur olmasan da..."ya dönüşür. Taze mürekkep kokulu kitap, üzeri alınacak bütün kağıt para gibi uzatılır, bir şovalyenin kılıçla kutsanmasındaki asaletle. Ya uzatan "Kime?" imzalanacağı sorusuna ya da yazar ne yapacağı konusunda bir tereddüt yaşarken "Kim için?" sorusunun "Kim kim için?" ile yanıtlanmasına düşülmemesi içten bile değildir.

Aslında yazar cephesi öylesine ölesiye tuzaklara gebedir ki; en basit yapılacak gaf, günde yirmi kez adıyla seslenilen ismi oluşturan harflerin birleşiminin, ormanın koyu yeşilliğinde boğulmasıdır. Birinci satır kazasız belasız geçildiğinde ilk "ohh" çekilir, tepesibaşına dikilmişin gölgesinin karşısında duyulan mahcubiyeti, bilek güreşinde yenmenin gururuyla.

Sıra gelir "ne yazayım?"a. Bir kaç yöntem vardır. Nedense, en basiti ve en geçerli olanı en son akla gelendir, "Sevgilerimle...". Ancak boğuşmanın mazoşist kışkırtıcı duyguları onu, "Yav, bu kadar hukukumuz olan birine, bu kadar basit bir cümle ile karşılık vermek reva mı?" ile düşülür, bir gayya kuyusunun dibine. Cümleye başlanır, sonu gelmez, zamanı tutmaz, "Siz" diye başlayan gizli özneler "Sen" diyerek noktalanır, kelime atlanır,... en kötüsü de içten yeniden okunmasıdır. Zira bu falsolar fark edildiğinde, asıl o zaman başlar şenlik, kelimelerin üzerini çizmeden, karalamadan, çıkma yapmadan düzeltilmeye kalkışılması, bir boğanın önündeki ineğe olan bakışlarını boşluğa çevirmeye uğraşan kan ter içinde kalmış çiftçinin durumunu aratır. Bu sessizliği ayakta, yukarı aşağı sinirli çizgiler çizen kalemin ucu ile öne düşmüş gergin, bir o kadar da uyuklayan görüntüsündeki göz kapakları arasında gidip gelmekten tenis maçına dönüşmüş bakışlarla, en çok da vakar içinde katlanılan sabırla, aradan haylice bir süre geçer. Bu kaygılı durumu ele veren en belirgin bulgu ise, parmaklar arasında hoplayıp zıplayan, genelde kağıda dokunmadan deprem tarayan sismografın kadran iğnesi gibi yukarı aşağı hareket eden, sinirlenmiş kalem ucundan kolaylıkla anlaşılabilir.

Okuyucu eğer bildik ise kendisinin dahi inanmaya cesaret edemediği güzel, düşük, aksak cümlelerle bezenmiş tiradın, en çok da ne zaman ayak ucuna düşeceği merak edilen noktanın, nihayete ermesi sabırla beklenir. Tanış olmanın yanlı olmayı doğuracağı ön yargısı ise, inandırıcılık basıncını düşürür.

Ancak ilk kez karşılaşılmış bir sima ise, yazarın vicdani tarafsızlık ilkesinde "Acaba ne diyecek?" beklentisi, iç kıpırtısıyla şişirilir de şişirilir ve karşısındaki elinden kitabı alınmışın kendi için söyleyeceklerini seslendirecek, mütebessim ağıza ha düşüldü ha düşülecek noktasında salgılanan heyecan ve mutluluk hormonları rekordan rekora koşup durur, her ne kadar beklentiler çoğu zaman tam bir hayal kırıklığına bürünse de.

Halbuki imza günleri bir yazar için kendini tartmak, tanımak, hesaplaşmak, ayağını yorganına göre uzatmak ile yere basmak arasında karar vermek için çok büyük bir gündür. Öncelikle yazdıklarını okuyanlar neyi algılamışlardır; yazdığı mavi gökyüzüne niye kırmızı dememiştir, kuşlar güneye uçmakla bir şeyleri mi kast etmişlerdir yoksa, yakışıklı adam karısı varken sevgilisine göz kırpması ahlaka mugayyir midir?, avcının avladığı kuşları anlatması doğadaki canlılara yaşam hakkı tanımamasının bir işareti midir?, bir kadının kocasını bir kadınla ya da bir adam karısını bir erkekle aldatması reva mıdır?, dört eşe izin veren dinlerde ikisinin erkek ikisinin kadının olması caiz midir?... gibi kastı aşan tüm beklenmedik sorulara, iç çırpınışlarla ikna edici bir yanıt arayışı içinde kovalar saatler saatleri.

Karşılama ve uğurlama bölümleri ise tam bir görsel şölendir. Ne kadar baştan belirli bir olgunlukta durma azminin kararı içten alınmış olsa da, birinci dakikada bozulurak; oturulur, kalkılır, tokalaşılır, öpüşülür, hatta kantarın topuzu kaçırılarak yıllar sonra görülmüş bir mahalle arkadaşlarıyla sarmaş dolaşa "abarttık mı acaba?" dedirtecek hale gelinir.

Çevre düzeni içinde her nikah, nişanda başrol kapma yarışını başarıyla beceren ahbap, konuk çocuklarının ortamın edebi adabına uydurulma çabaları her seferinde hüsrana dönüşüp "Ha ha hah... seni afacan çocuk seni..." ile durum "neresinden kurtarılsa kârdır"a pupa yelken açar.

Dedim ya, imza günleri aynen bir bayramdır; acımış badem şekerli, taklit çikolatalı, madlenli, yastıkaltı işlemeli mendilli, mantar tabancalı, harçlıklı, el öpmeli, barışmalı, kırıştırmalı, saklambaç, seksek oynamalı, bayram namazlı, lahana dolmalı, kabir ziyaretli, yorgunluktan ayak şişmeli, balonlu, kimi zaman ıslanmış patlamayan maytaplı, çatapatlı...

Kısaca çok güzeldir imza günleri, misafir de olsanız, ev sahibi de... birlikten topluluk, topluluktan birlik elde etmenin en kolay, en zengin, en coşkulu görkeminin gönencidir.

Her birinin, her zaman kendi başına yazılacak bir süreçten doğma öyküsü, kokusu, lezzeti yaşanır an be an. Bundandır; aslında imza günlerinin muhteşemi de, madarası da hiç olmaz.

Gerçekte var olan ise İmza günleri hep güzeldir... hele anılarda...


                                                                                   
Sevgilerimle,

                                                                                                                          ahb
                                                                                                                     5.5.2007

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

8 Ocak 2013 Salı

bba'da ahb

Bu gün sizinle;
1 Mart 2007 tarihinde yayınlanan ve
gündemi "Küresel Isınma" olan "Biri Bana Anlatsın" programında,
Beyazıt Öztürk tarafından seslendirilen katkı mektubumu 
paylaşıyorum.

Her ne kadar elimde DVD olarak kaydı olsa da,
bu küçücük bölümü içinden çıkarmayı bir türlü beceremeyip,
size el kamerasıyla çektiğim ve 
hem görüntü hem de ses kalitesi düşük,
2 dakikalık bir görsel olarak sunabiliyorum.
 
Sevgilerimle...

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

5 Ocak 2013 Cumartesi

Kulak kirine sinmiş parazitler

Uzun dalgadan yayın yapardı...
Öğlenci öğrenci iseniz;

Saat 10:00 Arkası Yarın
Saat 10:25 Okul Radyosu
Saat 13:00 Öğlen Ajansı

Sabahçı iseniz tekrarını 14:00, 14:25 te dinleyebilirdiniz;

Ejder Akışık’lı, Hepşen Akarlı‘lı, Rüştü Asya’lı, çocuk sesleri Köksal Engür’lü, Sancar Altuğ’lu..., efektleri Ertuğrul İmer’li, Korkmaz Çakar'lı...

Akşam 18:00 de başlayan reklamlarda Yıldız Kenter’li, Şükran Güngör’lü, Genco Erkal’lı, Arap bacılı ‘Uğurlugiller’ ya da Orhan Boran ve Altan Erbulak'ın 78lik sesinden başbelası “Yuki”si ya da “Doğru mu Yanlış mı?” yarışması ya da “Şoförlerin, gözlerini yoldan ayırmadan kendisini can kulağıyla dinlemesini” isteyen Zeki Müren...

Ardından 19:00 da Akşam Ajansı...

Pazartesi akşamları 9:00-10:00 arası Türkiye sessizdir, Radyo tiyatrosu inadına çıt çıkarılmadan dinlendiğinden; “Dr. Jivago”lu, “İhtiyar Balıkçı”lı...

Yaşımızın ergenliğinden bir de, orta dalgadan yayın yapan “il radyosu”. 21:00-22:00 arası “Dilek pınarı” ve diğerleri... Bir saat Klasik Müziğin ardından 24:00 'te “Gece ve müzik”...

Kimi zaman parazitten müzik duyulamazken bile, vazgeçilemeyenler ...

Konuşmanın az, müziğin ağırlıklı olduğu programlardı. Dinleyiciler için, sunucunun kişisel fikirlerinden çok dinlenenler önemliydi. Yanlış telaffuz edilmiş bir kelime, yabancı dil bildiğini belirtir, Türkçe’yi yabancı dil telaffuzuyla konuşma girişimleri eleştiri alırdı günlerce. İstek programlarına mektuplar yazılır, yaklaşık bir hafta sonra ancak yayınlanabilirdi, akrabalara ithaf edildiği dillendirilmeden.

İnsanların konusuna göre konuşabileceği ailesi, akrabası, arkadaşı mutlaka bulunduğundan; herkesin tanıdığı ancak, tanınmışın onu hiç tanımadığı biriyle istese de, telefon hatlarının anında bağlanma şansı olmadığından, “senin incirinin çekirdeğini nasıl dolduralım” türü programlar yoktu. Hiç kimse, aşağılanmaktan ötürü o garip mazoist duygularının ucunu, henüz sivriltilmediği mevsimlerdi.
.

Espri; yapan için de dinleyen için de bir zeka gerektirdiğinden, var olduğuna inanılan zekayla övünülmeye gülünmezdi. Bir bektaşi arifliği aranırdı, cümle aralarında. Hızlı konuşmaktan doğan anlaşılmazlık, o zamanlar için üstelik bir kusur olarak görüldüğü tozlu günlerdi.

Özetle; belki çok muhteşem değildi o günler, ancak herkesin kendisini mutlu edebileceği bir çok nedeni vardı; sahip olunan zenginlikler içindeki keyf fakirliği ya da keyfsizlik yaratma yeteneklerinin henüz geliştirilmediği dönemlerdi; daha fazla nakde, mülke, cinliğe ihtiyaç duyulmadığı.

Kendi tornetinizi, kendi kızağınızı uçurtmanızı, kendi sapanınızı telden arabanızı kullanmadan önce yine kendinizin yapması gerektiğini bilmek; emeğe saygı duymaya, hissedilenlerden tatmin olmaya, kıymet bilmeye, sevginin, dostluğun, arkadaşlığın, vefanın, kalenderliğin yaşamda bir değer hatta, bir erdem olduğunun eğitimi vahşi piyasa koşullarına en azından, koşulsuz teslim olmamıştı.

O günlerden bugünlere gelinen noktada; beğenilse de beğenilmese de eldeki kumaş bu. Yanlış biçilmişi, dikişle düzeltmeye kalkışmak nafile. Sanırım bu konuda söylenecek her köşebaşı soru ya da sorun; Nasreddin Hoca tarafından “Haklısın... Sen de haklısın... Sen de haklısın” görüşü ile yüzyıllar öncesinden yanıtlanmakta.

Müsadenizle; her birimizin yaşamına efekt olmuş, Radyo’nun gomalaklanmış ahşap kasasının içinde dikilen ısınmış lambaların arasında iskan ettiklerinden, yüzlerini hiç görmediğim tüm emek vermişlere; derin saygı ve sevgi, yitirmiş olduklarımıza rahmet dilerim.
 
Sevgilerimle...

ahmet haluk başaklar

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.