5 Mart 2013 Salı

Diren Ünzile, Diren; Gücün yettiğince

.......
Daha çok, akşama teneke davullu, yırtık sesli mahalle güzelinin eğlendireceği düğün salonunda, gece için grafon kağıdından şeytan merdivenlerini nereye asacaklarını gösteren sünnet sahipleri gibiydiler, garsonla onun kolları ısrarla ayrı yönleri gösterirken.
- Bunu bize nasıl yaparsınız, hem de bugün?
- Efendim, kalabalıkmışsınız, onun için özellikle buraya aldık, sizi.
- Biralar sıkıştırınca tuvalete gitmek kolay olsun diye herhalde.
- Tabii.. şey yok, olur mu hiç. Rahat edersiniz diye..
- Çabuk buranın sorumlusunu bul, bana. Böyle rezalet olmaz canım. Daha doğrusu, siz değil biz rezil olduk, paçamıza kadar. Bu kadar adam ayakta hala, halimize bak.

Karşıdan, arkasına salak garsonu takmış, beyaz ceketinin yakasını aşağı doğru çekiştirerek 'asla taviz verilmez' kaşlarıyla yaklaştığında, gözünün önüne zincire bağlayıp, üzerine su döküp, eşek sudan gelesiye döveceğini düşledi, kızgınlıktan ağzına birikmiş tükürüğü büyük lokma gibi yutarken.
- Parayı bol kazanmaya başladınız ya, artık şımarıklığınızdan yanınıza yanaşılmaz. Lokantanız ilk açıldığında sinek avlarken, en büyük desteği verenlerin haline bir bakın ve utanın.
- Sorun nedir?
- Yarım saattir bu kadar insan ayakta bekleşirken, bu lafı kullanmanızın, bizim anlayamadığımız bir anlamı mı var acaba?
- Rezerve edilen masayı beğenmemişsiniz..
- Hayır efendim. Asıl siz, rezerve ettirdiğimiz masaya başka müşterileri almışsınız.
- Yok efendim, rezervasyonunuz bu masa.
- Hayır efendim, telefonda özellikle istedim bu masayı, karşıdan da itiraz gelmedi.
- Kim aldı rezervasyonunuzu?
- Farz edin, Kemal! İsim, bizim durumumuzu değiştirecek mi? Değiştirecekse, bildiğim tüm erkek isimlerini sıralayabilirim.
- Hayır efendim, bilelim kim yaptı bu karışıklığı.
- Gerçek anlamda rezervasyon defteri tutuluyor mu burada? Yoksa, gelişigüzel isimler mi alınıyor?
- Anlayamadığım, bu masayı niçin beğenmediniz. Bizim her masamız ayrı güzeldir. Hem bakın, ne güzel yer..
- Sizin yemeklerinizden kuşkumuz yok. Onun için mutfağı da bu kadar abluka altına almamıza gerek yok. Bırakalım, aşçılar rahat çalışsınlar, bizler ayaklarının altında dolaşmadan.
- Tamam efendim, tamam, bir yanlışlık olmuş. Rezervasyonu alan aptal, size karşı bizi zor duruma soktu. Ben bunun hesabını..
- Hesabı, kitabı bırakın efendim, asıl bize ne çözüm getirebileceksiniz, şimdi  onu düşünün?
- Anlayışla karşılarsınız ki, sizin masaya oturtulmuş müşterileri, kollarından tutup kaldıramayız. Gelin, bu masaya oturun, biz elimizden geleni yapar, açığımızı kapatırız. İdare edin bizi, bugünlük.
- Sizi de mi?
- Anlamadım?
- Yok bir şey. Şu an, kod altı evin penceresinden dışarıyı seyrediyor gibiyim. Yalnız, aman bizim için daha fazla bir şeyler yapmayın da kapıcı dairesinden pencere resmine bakmayalım.
- Gerisini hiç merak etmeyin. Yeter ki, siz idare edin, bizi.
(burada müziği dinlemeye başlayın) 
-Bu bölüm gerçekte yaşanırken tanıklık edilmiştir, okuyucuya abartılı gelse de-
Ortası mutfak çıkışına, sol kolu tuvalet girişine arka vermiş 'U' masaya oturulurken, açlık gözlerden pırıltılar halinde gözüküyordu. Her birinin önündeki tabaklar düzeltilip, bardaklarına sular konurken, yanyana düşenler, iki ayrı kurumun çalışanından çok içki masasında geceyi geçirecek dostlar gibiydiler. İleride görünen, dış kapı girişinden üç kadın göründü, ikisinin kucağında, birinin karnında bebek olan. Kapının açılmasıyla birlikte kadınların doğurganlıklarının üst sınırının üzerindeki sayıda çocuk uğultusu, dağılmış koyun sürüsü halinde lokantanın masalarının aralarından Kızılderililer gibi başlarının yalnız saçları gözükecek şekilde ortalığa yayıldılar. Delinmiş torbasından yayılan misketler gibi zıplayan, sağa sola çarpan çocukların ortasında, üç kadın Amerikan filmlerindeki sürüyü dağıtmadan güden sığır çobanları gibi kimisini yakasından, kimisini saçından yakalayıp ortaya çekiyordu. Serbest kalan her çocuk, yeniden bir delik bulup, başka yöne doğru ne istediğini bilmeden avaz avaz bağırarak koşuyordu.  
- N'oluyonuz lan!

Sert ve tok bu sesle birlikte dağılmış koca daire biçimindeki sürü, çamaşır leğeni genişliğinde kümelendi ortada. Kapıda, kapı gibi, bıyıklı, yakasının üç düğmesi açık, ne için olduğu belli olmasa da yorgun suratlı, bir kaşı kalkık adamın arkasında, saçı dökük, şişman, kısa boylu adam, kemerinden pantolonunu yukarı doğru çekiştiriyordu. Sessizliğe, koca heyet de dahil olup, boyunlarını devekuşu gibi uzatmış, pür dikkat olanları anlamaya çalışıyordu.
- Yürü lan İlyas...

İriyarı adamla şişman kum torbasının arasından bir cüce belirdi, salyalı ağzındaki kapalı dişlerinin arasından, genziyle 'Iıııı...' sesi çıkaran.
- Siz hâlâ bir  yere ilişmediniz mi?
Korkulu bakışlı kız çocuklarının ortalarına büzüştürdükleri kadınlardan, hiç ses gelmedi.
- Şoraya oturun..
- Bir dakika, bir dakika. Orası rezerveli.
diye fırladı, garsonlardan biri, beyaz reisle göz göze bakışırken.
- Biz, yiyip gideceğiz.
- Gördüğünüz bütün müşteriler, aynı şeyi yapıyorlar.
- Yani, içmeyeceğiz.
- Galiba siz içtiğinizde, sabah kahvaltısını yapıp da ayrılıyorsunuz, gittiğiniz yerden.
- Ne geveliyon Koçum? Ağzındaki leblebileri bir kenara bırak da bize oturacak bir yer göster.
- Kaç kişisiniz?

İriyarı adam, vücudunu döndürmeden, başını arkaya doğru çevirdi. Suratı yeniden geri döndüğünde ya saymasını bilmediği için ya da sayılmayacak çokluk olduklarını belirtir gibi,
- Bilumum..

'U' masanın önünde süren belirsizlik, 'bulduğun yerde, başını ezeceksin' kimin söylediği belli olmayan deyişiyle, oldukları yere çöktürdüler tüm kabileyi. Garsonlar, masaya tek tek sandalye sürmeye başladılar. Bakıyorlar masa bitiyor, hemen yan masayı kaldırıp, bitiştiriyorlar, yeniden fırına ekmek sürer gibi sandalye koymaya başlıyorlardı. Sonunda üç masayla işi bitirdiler, çocukları her sandalyeye ikişer ikişer oturtarak. İşgüzar garsonlar, 'U' masayı kare haline getirdiklerini halkanın içinde hapis kaldıklarında anladılar.
- Daha neler, masayı ne hale getirdiniz.
- Aman ne olur idare edin. Aslında beş masalıktı bunlar, hemen yiyip gideceklermiş.
- Ne yani, bütün konuklar yemek boyunca bunları mı seyredecekler?
- Zaten gündüz programımız yok ki!...
- Nasıl servis yapacağınızı bir yana bırakalım, sizler oradan nasıl çıkacaksınız, merak ediyorum.
- Haklısınız, şimdi biraz açarız arayı.
Yeni üremiş fare sürüsü, cıvcıvlamaya çoktan başlamıştı bile.
- İlyas.. oğlum.. Sen niye öyle sıkışmışın orada.. Kalk kız oradan, sen git başka kardeşinin yanına otur.
- Yaa biz hepimiz, üç kişi oturuyoruz. O, iki kişi oturuyor, daha ne?
- Çok konuşma, otur yerine...İlyas...oğlum… rahat mısın?
- Iıııı...
- Eveet, ne yiyonuz?
Civcivlerin hep bir ağızdan çıkan, 'ben,..ben,..' sesleri birbirine karıştı.
- Kesin lan.. İlyas.. oğlum.. Ne yiyecen?
- Iıııı...
- Neler var yiyecek?
- Tüm ızgaralarımız mevcut...
- Döner var mı?
- Yaptırırız efendim.
- İlyas.. oğlum.. döner yen ni?
- Iıııı...
- Şöyle üzeri yoğurtlu... iskender.. hıı?
- Iıııı...
- Köfte...
- Sen birbuçuk iskender yaptır İlyas'a, yoğurtlu.
Yeniden civcivler alevlendi, 'ben de,...ben de..' diye.
- Analarınız, köfte yiyecekmiş, siz de ondan yiyin.
'Ama ben... iskender... sevmem ki... çok severim... yerim... bir... iki...'
- Tamam, tamam. Sen say, kaç bebe varsa o kadar köfte getir, onlara.
- Peki efendim. Salata yaptırayım mı, ortaya?
- İlyas.. oğlum.. salata yen ni?
- Iıııı...
- Yemen ni? O zaman karpuz kestireyim sana haa?
- Iıııı... 
- E İlyas' ım, hiçbir şey yemiyon sen de  ha. Olur mu? Bir şeyler iç bari. Ne içen?
Oturduğundan beri elindeki oyuncak tabancayı kurcalarken adeta kıçı okşanıyormuşçasına salyaları akarak gülen, sorulara vücudunu iki yana bebek uyutur gibi sallayarak meşhur sesi çıkaran küçük prens, geldiklerinden bu yana ilk kez, hışırtılı ve çatlak bir sesle,
- Kola
dedi, sessizliği yırtarcasına. 'Ben de,...biz de,...' sesleri yeniden yankılandı, alçak tavanlı lokantada.
- Susun lan, fırsatçılar. İlle İlyas'ın yediğinden, içtiğinden mi isteyeceksiniz, her seferinde. O kendi buluyor. Siz de bulun. Mesela, o 'kola' deyince siz de 'su' deyin. Sen onlara su getir, analarına da gazoz. Siz de analarınızdan fırt çekersiniz. Ha bir de, İlyas madem çok yemiyor, ona fırında sütlaç getir, iskenderden sonra.
'Ben de,...ben de,...biz de,...' 
- Çok konuşmayın, bu sıcakta tatlı yenmez, kurtlanırsınız. Önünüze konanı yiyin.
Orta şekerli kahveler, sigara dumanlarıyla höpürdetilirken, 'O' masanın ortası çocuk parkına dönmüştü, ebecilikten saklambaça, çinçandan elim elim üstüneye kadar. Bir alay kız çocuğu, tek erkek çocuğun peşindeydi, belki yemediği iskender kebabını 'O yesin' diye bağışlayabilir umuduyla. 
- İlyas, hadi güzelim, dönerini ye. Yemeyecen ni? Hiç mi? Ama yazık, sonra arkandan gelir. Bak ben yerim sonra. Bak yiyiyom..
- Elleşme kız, çekil oğlanın başından. İlyas'ın yemeğine tebelleş olma.
- Yook, yook, ben o yesin diye numara yapıyom.
- Ha.. iyi..
- İlyas, kolanı içecen ni?
- Oğlan yemeyecek herhalde,...
- Yer, yeer. Ye oğlum ye.. İlyas.. oğlum.. yemezsen ama gücün olmaz, hıı? Peki, peki.. paylaştır bebelere, ziyan olmasın.

Balık lokantasının önündeki çöpe, içeriden çıkan artıkları koyan aşçı yamağının etrafına toplanan kedi yavruları gibi aldıkları tattan kuyruklarını sallayarak yediler, üşüştükleri 'İlyas'ın yemediklerine'.
.....
"Sanal Kalemin Gerçek Düşleri" - 2000: "Kıldan Hikaye"den bir pasaj

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

28 Şubat 2013 Perşembe

Saygı ve Sevgiyle Anarken... 1.3.2007

Aydınlıkta gözükmez diye
Sabırla bekledi Güneş’in batışını.
Avuç içindeki sıcaklıktan fırlatıverdi bedenini
Karanlık gökyüzüne,
Kanatsız bir Ikarus gibi.

Bir yıldıza daha
Kendi şavkıyla çizdirdik geceyi,
Karatahtaya tebeşir ucuyla savrulmuş bir yay gibi.

Şişedeki balık matemde
Gözyaşlarıyla beyazlatıyor kadehi
Buzlar arasında kıpırtısız,
Kuyruk darbesiz.

Şimdi başımın üstüne yağıyor kıvılcımları
Bileycinin taşından sıçrayanlar gibi
Cıvıl cıvıl ve cızırtılı,
Bir nisan yağmuru gibi
Ilık ve nemli.
 

Yeryüzündeki gözlerde yalnızca anılar oynaşıyor
Kafa göz yara yara
Kayınsız…

Ancak tam bir peder…

                                               ahb

                                          6.3.2003
“bir dost daha gitti…bizler yine kaldık yadigar”

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

26 Şubat 2013 Salı

Dü şeş atarak Düşes olma hayali...

Havada ters taklalar atarak düşen zarların tabanı 
Tavlaya oturduğunda, 
Hep “dü şeş” gelmesi için
 Altı yüzünün de altı olması gerek.

Ama gerçek; 
Bu güne kadar 
Oyunu kazanan hep gereken sayılar. 

Sen yine bir düşün istersen… 

ahb 

5.6.2002 
“Tıngır mıngır...” 

"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı" 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

14 Şubat 2013 Perşembe

Dostluğa bir yudum Sevgi dökebilmek

Birilerini;
Sen sıkıştığında
Çağırmadan yanında buluyorsan,
Bil ki, dostundur.

Gerisi;
Sana paranın üstünü oturduğu yerden
Diğer yolcularla elden ele yollayan
Dolmuş şoförü.
                                                ahb
                                          26.4.2001
                       “günün birindeki bir dost tanımı…”

                     "Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı"

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Kalem Kitap Damlatırsa

Seni sevmek,
Bir kitabı yazmak gibi…

Ne,
Ne zaman ilk paragrafa başladığını,
Ne,
Ne zaman son kelimendeki son harfin dizinin dibine
Koyduğun noktayı hatırlıyorsun.

Üstelik;
Her yeni okuyuşta,
Cümlelerine yeni sözcükler ekleniyor
Kendiliğinden.

Kimi zaman
Çirkinlikler, kötülükler bile yaraşıyor satır aralarına
Anlamından güzellikler çıkarmak uğruna.

Anlayacağın;
Kendi kelimelerimle seviyor, sevişiyorum
Aklım gibi…
Gözüm gibi…
Elim gibi…

ahb

14.2.2003
“kadın gibi kitap…bak bak yaz”

"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Mavi" 
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

İmzadan yana...

Düş Hekimi'nin imza gününde yazılmış karalamaların, 6 Mayıs 2007 de temize çekilmesi...

Bitmiş bir bayramın ertesinden neler hissedilir ki ?

Geçip gitmiş, ince kıyılmış bir yaşam diliminin dil üzerinde kalan tortusu olsa gerek, her yutkunuşta tadı genizde mütebessim anıları kazıdığı.

İmza günleri, bayram ile bayramı kutlayanın ilişkisine dönüşür çoğu kez. Okur; okuduğu o güçlü kelimeleri yanyana getiren, artık makamı belli bir tınıyla ismini, soyadını birlikte dilinde etiketleştirdiği sihirbazla canlı, kanlı, hatta elle tutulur somutlukta yakından tanışmanın heyecanının yanı sıra, gördüğü o ilzyonu yaratırkenki el çabukluğu hilelerini, işin püf noktalarının sırrını paylaşmak için, evden çıkmadan hazırladığı "yazdığınız o aşkı siz, gerçekten yaşadınız mı?" gibisinden soruları akıl cebine sokuşturarak gelir, saygıda kusur etmenin tedirginliğini yaşadığından bir başına oturduğu masada, ardı ardına yalnızlığa düşmüş ben-i ademin karşısına.

Adeta gömleğinin göğüs cebine diktireceği bir amblemcesine sevdiği o yazarın kitabını kasadan alması, okurun yedek soyunduğu maça ısınması için, saha dışındaki atletizm kulvarları arasında abartılı hareketlerle koşuşturduğu bir ek süredir; sayfaların duyulmayan söyleşilerle köşe yerde imzalanışlarına, geriye dönük kaçamak bakışlarla kendi kendini galeyana getirecek bulunmaz fırsatların yaratıldığı.

Kimi "ben gördüğünüz bu sihirbazın aslında çok yakınıyım" cüretiyle teklifsiz yanındaki boş sandalyeye kurulur. Yaşı ilerlemiş olanlarsa daha sıra kendisine gelmeden "sabahtan beri ayaktayım. Çatladı ayaklarım..." diye imza kuyruğuna yüzünü döndürerek oturur ve ayakta bekleyen heyecanlı kalabalığın herbirini saçının telinden ayakabısının burnuna kadar, bir yazıcıdan görüntüsünü döktürebilecek taramada yüksek çözünürlükle inceler.

Sıra gelir Othello ile karşılaşan kuru kafa ilişkisine, "Olmak ya da olmamak !". Ancak beklenen olmaz ve masanın samimi havası; "kim takar, olsan da olur olmasan da..."ya dönüşür. Taze mürekkep kokulu kitap, üzeri alınacak bütün kağıt para gibi uzatılır, bir şovalyenin kılıçla kutsanmasındaki asaletle. Ya uzatan "Kime?" imzalanacağı sorusuna ya da yazar ne yapacağı konusunda bir tereddüt yaşarken "Kim için?" sorusunun "Kim kim için?" ile yanıtlanmasına düşülmemesi içten bile değildir.

Aslında yazar cephesi öylesine ölesiye tuzaklara gebedir ki; en basit yapılacak gaf, günde yirmi kez adıyla seslenilen ismi oluşturan harflerin birleşiminin, ormanın koyu yeşilliğinde boğulmasıdır. Birinci satır kazasız belasız geçildiğinde ilk "ohh" çekilir, tepesibaşına dikilmişin gölgesinin karşısında duyulan mahcubiyeti, bilek güreşinde yenmenin gururuyla.

Sıra gelir "ne yazayım?"a. Bir kaç yöntem vardır. Nedense, en basiti ve en geçerli olanı en son akla gelendir, "Sevgilerimle...". Ancak boğuşmanın mazoşist kışkırtıcı duyguları onu, "Yav, bu kadar hukukumuz olan birine, bu kadar basit bir cümle ile karşılık vermek reva mı?" ile düşülür, bir gayya kuyusunun dibine. Cümleye başlanır, sonu gelmez, zamanı tutmaz, "Siz" diye başlayan gizli özneler "Sen" diyerek noktalanır, kelime atlanır,... en kötüsü de içten yeniden okunmasıdır. Zira bu falsolar fark edildiğinde, asıl o zaman başlar şenlik, kelimelerin üzerini çizmeden, karalamadan, çıkma yapmadan düzeltilmeye kalkışılması, bir boğanın önündeki ineğe olan bakışlarını boşluğa çevirmeye uğraşan kan ter içinde kalmış çiftçinin durumunu aratır. Bu sessizliği ayakta, yukarı aşağı sinirli çizgiler çizen kalemin ucu ile öne düşmüş gergin, bir o kadar da uyuklayan görüntüsündeki göz kapakları arasında gidip gelmekten tenis maçına dönüşmüş bakışlarla, en çok da vakar içinde katlanılan sabırla, aradan haylice bir süre geçer. Bu kaygılı durumu ele veren en belirgin bulgu ise, parmaklar arasında hoplayıp zıplayan, genelde kağıda dokunmadan deprem tarayan sismografın kadran iğnesi gibi yukarı aşağı hareket eden, sinirlenmiş kalem ucundan kolaylıkla anlaşılabilir.

Okuyucu eğer bildik ise kendisinin dahi inanmaya cesaret edemediği güzel, düşük, aksak cümlelerle bezenmiş tiradın, en çok da ne zaman ayak ucuna düşeceği merak edilen noktanın, nihayete ermesi sabırla beklenir. Tanış olmanın yanlı olmayı doğuracağı ön yargısı ise, inandırıcılık basıncını düşürür.

Ancak ilk kez karşılaşılmış bir sima ise, yazarın vicdani tarafsızlık ilkesinde "Acaba ne diyecek?" beklentisi, iç kıpırtısıyla şişirilir de şişirilir ve karşısındaki elinden kitabı alınmışın kendi için söyleyeceklerini seslendirecek, mütebessim ağıza ha düşüldü ha düşülecek noktasında salgılanan heyecan ve mutluluk hormonları rekordan rekora koşup durur, her ne kadar beklentiler çoğu zaman tam bir hayal kırıklığına bürünse de.

Halbuki imza günleri bir yazar için kendini tartmak, tanımak, hesaplaşmak, ayağını yorganına göre uzatmak ile yere basmak arasında karar vermek için çok büyük bir gündür. Öncelikle yazdıklarını okuyanlar neyi algılamışlardır; yazdığı mavi gökyüzüne niye kırmızı dememiştir, kuşlar güneye uçmakla bir şeyleri mi kast etmişlerdir yoksa, yakışıklı adam karısı varken sevgilisine göz kırpması ahlaka mugayyir midir?, avcının avladığı kuşları anlatması doğadaki canlılara yaşam hakkı tanımamasının bir işareti midir?, bir kadının kocasını bir kadınla ya da bir adam karısını bir erkekle aldatması reva mıdır?, dört eşe izin veren dinlerde ikisinin erkek ikisinin kadının olması caiz midir?... gibi kastı aşan tüm beklenmedik sorulara, iç çırpınışlarla ikna edici bir yanıt arayışı içinde kovalar saatler saatleri.

Karşılama ve uğurlama bölümleri ise tam bir görsel şölendir. Ne kadar baştan belirli bir olgunlukta durma azminin kararı içten alınmış olsa da, birinci dakikada bozulurak; oturulur, kalkılır, tokalaşılır, öpüşülür, hatta kantarın topuzu kaçırılarak yıllar sonra görülmüş bir mahalle arkadaşlarıyla sarmaş dolaşa "abarttık mı acaba?" dedirtecek hale gelinir.

Çevre düzeni içinde her nikah, nişanda başrol kapma yarışını başarıyla beceren ahbap, konuk çocuklarının ortamın edebi adabına uydurulma çabaları her seferinde hüsrana dönüşüp "Ha ha hah... seni afacan çocuk seni..." ile durum "neresinden kurtarılsa kârdır"a pupa yelken açar.

Dedim ya, imza günleri aynen bir bayramdır; acımış badem şekerli, taklit çikolatalı, madlenli, yastıkaltı işlemeli mendilli, mantar tabancalı, harçlıklı, el öpmeli, barışmalı, kırıştırmalı, saklambaç, seksek oynamalı, bayram namazlı, lahana dolmalı, kabir ziyaretli, yorgunluktan ayak şişmeli, balonlu, kimi zaman ıslanmış patlamayan maytaplı, çatapatlı...

Kısaca çok güzeldir imza günleri, misafir de olsanız, ev sahibi de... birlikten topluluk, topluluktan birlik elde etmenin en kolay, en zengin, en coşkulu görkeminin gönencidir.

Her birinin, her zaman kendi başına yazılacak bir süreçten doğma öyküsü, kokusu, lezzeti yaşanır an be an. Bundandır; aslında imza günlerinin muhteşemi de, madarası da hiç olmaz.

Gerçekte var olan ise İmza günleri hep güzeldir... hele anılarda...


                                                                                   
Sevgilerimle,

                                                                                                                          ahb
                                                                                                                     5.5.2007

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.