30 Nisan 2013 Salı

Meçhul Ademler Anıtı

Yılların, gençliği ortayaşın da ilerisine taşıdığı bu günlerde; bir nefes tütün dumanının kıvrımlarındaki vakur dalgalarında yaşananları, aklımdan düşürmeden düşünmeye çabalıyorum. 

Eskiden, birden fazla cana kıyanlar; polisin üstün başarısı nedeniyle değil de, katilin kendi içinde engelleyemediği, gece uykularını karabasana çeviren o “vicdan”ın düşürdüğü azaba tahammül edemeyip, teslim olmaları sayesinde açığa çıkardı. Kısaca; toplum ahlaklı olduğundan, katil de istemeden yaptığı katliamdaki ahlaksızlığın farkındalığını yaşardı kendi içinde. Bunu yapmayan, katil değil de “canavar” olarak namlanmaz, aksine “leke”lenirdi. Çocuklarımızın küçük yaşlardan itibaren öldürmeye özendirildiği, insanın da yaşamının da önemsizleştirilerek, patlamasının umursamazlığında şişirilmiş egoların tatmininin öne çıkartılmasından bu yana, o yoksul ama ahlaklı günleri çocuklarımızın da bir kez daha yaşaması çok istense de, ne yazık ki bu bir hayalden öteye geçememekte. Bu nedenle; o günlerde yaşananlar, tıpkı bir masal gibi bir daha ne kokusunu içine çekilebilecek yüreklerde ne de lezzeti dem tutacak kulaklarda kaldı artık. 

Hoş, yeni neslin o günleri bu günlere tercih etmek gibi bir istekleri de yok, tavuğu yalnızca tabakta gösterdiklerimize folluktan yumurta toplamanın keyfini, köre sütün rengini anlatmak kadar zor olsa gerek, kendi kendine atlayan hem ilerici hem de muhafazakar olarak dayatılan çağımızda. 

Resimde; 1 Mayıs 1977 günü Taksim’de yapılan kutlamalar sırasında, Sular İdaresi'nin çatısındaki bu “Meçhul Ademler”i otuz küsur senedir; ne yakınları, akrabaları ne onları yanında çalıştıranlar ne de ilgi alanına giren savcılar tarafından tanıyan her ne hikmetse bir türlü çıkmadı, son dönemin bunca gizli tanıklarının Mahmutpaşa tezgahlarındaki ucuzluk sepetlerine düşmelerine inat. En önemlisi; bu ülkenin onca üreten, alınteri döken insanının katlinden ötürü kılları bile depreşmedi ki, vicdanları gereksiz azaplara kendini kapıp koyuversin. Ne kimliklerinin belirlenmesi ne de yakalanmaları konusunda; hep yukarılar yerine aşağılara, aydınlıklar yerine karanlıklara baktığımızdan görmedik ya da görmemizi engelleyen renkli tv ekranlarına ya da “havada uçan kuşlara bak”tırıldık. Yani; biz kelebeği Güneş'te aramaktayken, güveler kazak dolabında yünlü giysi bırakmadı. Ya da kör olmasak da karanlıkta göremememizin nedenini, birilerinin “öyle” demesine kanarak hep körlüğümüze yorup durduk, üç kuruşluk menfaatlere karşılık "küçücük işleri amma büyüttünüz haa..."larla geçiştirdik, kimimiz de bu geçiştirmeye bir türlü açılmak istemeyen gözümüzü rahatsız etmemek uğruna kırparak feda ettik. Kısaca; çıkarlarımız söz konusu olunca mütevekkillik haylice işe yaradı.

Resme bakarak, görüntüdekilerin en azından; bir baba, bir koca, bir amca ya da dayı, bir abi ya da kardeş, komşu, mahalleli ya da köylüsü olması kaçınılmaz olsa da; bugüne kadar bir evlat, bir karı, bir torun, bir akraba ahbap ya da hemşehrinin hiç çıkmadığına bakarak; "vicdan, namus, onur, insanlık,..." gibi dillere pelesenk olmuş erdemleri, toplu katliamla linç etmiş güruh haylice genişlemiş olduğunu düşünmenin, anlamsız olmadığı görüşündeyim.

Düşüncem o ki; bu resmin görüntüsünün karaltısını, aynı yere heykel olarak dikilmesi, aynı karanlık yüzlerle, aynı belirsizlikle, aynı namusuzlukla, aynı kalleşlikle. Belki, insan yaşamının ucuzluğuna karşı çıkışın bir utanç abidesi niyetine; taştan yontulmalı, bronzdan dökülmeli, inatla Taksim’deki Sular İdaresi'nin çatısına dikilmeli, “Meçhul Ademler” heykeli. Hazır konu; "Taksim'in neresine ne dikmeli"nin bitmeyen gargarasında boğulurken.

Alınterini, emeği, kardeşliği, dayanışmayı barış rüzgarında göndere çekmek uğruna yitirilenleri, sızısı hala geçememiş duygularla bir kez daha saygı ve sevgiyle anarken, 

1 Mayıs Emeğin, Emekçinin Bayramını 
bir emekli emekçi olarak Kutlarım...
 

Sevgilerimle...
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

28 Nisan 2013 Pazar

Kafa da Paris olursa...


Hani hep hayal edilip durulur ya;
sevgiliyle Paris’te olmak nasıl bir duygudur diye...

Kolay yolunu söylemesi gerekirse,
bu akşam yaptığımız gibi, gidin derim “Cafe de Paris” ye.
Güzel bir özel şarap, iyi bir biftek ve salatayla dinleyin gençliğinizi.

15 yılı aşkın süredir çalıyormuş ya da 
birlikte çalışıyormuş, sahnedeki ben yaşlardaki müzisyen.  
Halen devlet memuru olduğu için ismi verilmekten kaçınılsa da,
siz onu dinlemeyi yine de kaçırmayın derim.
Gitarının teli ve sesinin rengi Bülent Ortaçgil’i çağrıştırsa da,
bir gitardaki 6 telin ayrı ayrı olduğunu ve her birinin sanki 
ayrı bir müzisyen tarafından icra edildiğini sanmamak elde değil.

Yaklaşık 1940 larla başlıyor repertuvarı. 
80 sonrasına geldiğinde bünye kabul etmese de, 
özenle seçilmiş seçkilerle sürüyor. 
Ancak hiçbiri, 
bildiğimiz seslendirme akışında ya da kulak hafızasında değil. 
Hümeyra’nın ezgisinden Aşık Veysel söylüyor, Jose Feliciano dinlercesine.
Ya da Beatles’ın sazından caz yapıp, 
50 lerin Latinini, 
60 ların Rock’n Rollunu, 
70 lerin  kırık melodilerini, 
80 lerin müzikallerini adeta Balad’a çeviriyor. 
Sürekli, masada “Bunu kim söylerdi?” gibisinden ikilemler, 
gecenin peşini bırakmak bilmiyor.

Kısaca, orada olmanın belgelenmesi adına;
kalın kalın hafif küstah ya da 
tam tersine en incesinden kikirik avam kokusunda 
“ha ha ha haaa...” diye haykırmak değilse niyet,
nitelikten dem vururken 
niceliğin akıldan çıkmamasına engel oluşturmuyorsa,
otomatik pilota alınmış hedef sabırsızlığı gidişatı kızıştırmıyorsa,
yanı başında da oturan güzel için 
içten içe pazarlıkla program güdümlenmemişse,...
tüm bunları yaşamanın ancak, bir şans olabileceği kuşkusuz.

Müşterinin azlığına bakarak,
toplumun kasten eritildiğinin gerçeğinin bilinciyle 
endişelenmenin yeniden vurgulanması anlamsız.

Unutulmaması gerekeninse; 
bu ülkede Tonguç olarak hala kalabilmenin bir erdem olduğu,
ülkeye bunu bilmesi unutturulmuş olsa da.

Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

18 Nisan 2013 Perşembe

Benzetme (?) Sanatı Ustası - Nef'i

Anlatılan masal değilse,
gerek de kalmıyor “evvel zaman içinde”ye.
 

Tarihin sayfasını açmak yerine,  
bakmalı tarihin ıslak gerçek tenine. 

IV.Murat dönemi, 
aslında o da sevmekte Nef’i yi, 
Sevgisinden kemerle boğduruverir, 
nedense odunlukta şairi.
Gerekçesinin öğrenilebileceği görsel – 4 dakika-

Dönemin Şeyhülislamı’dır Tahir Efendi;  
bildiği bildik, söylediği buyruk.
Nef’i ise, bir dil cambazı. 
Ustalığıyla gördüğünü söylemekte, 
hicvin kıvrandıran tatlı cilvesiyle. 

İlk çarpışma; Şeyhülislam’ın, Nef’i ye “Kâfir” demesiyle ateşlenir. 
Kalem yazmakta, kulak duymakta gecikmez:

Müftü Efendi bize kâfir demiş, 
Tutalım ben O’na diyem müselman,
Lâkin varıldıkta ruz-ı mahşere, 
İkimiz de çıkarız orda yalan. 

(Müftü Efendi bana kâfir demiş, 
ben de ona Müslüman desem, 
kızıl mahşerde 
ikimiz de yalan söylemiş oluruz.)

İlk söz meclisinde mevzu döner dolanır ve  
Nef’i nin meziyetlerinin ardı arkasına sıralanmasına denk geldiğinde,
Şeyhülislam Tahir Efendi tarihi hatasını yapıp, 
“Aman, anmayın şu kelbi” deyiverir. 
Bilindiği üzre; islamda Hanefi, Hambeli ve Şafi mezheplerine göre 
“Kelp” (Köpek) pistir; 
öyle ki, el değdiğinde bile abdest alma zorunluluğu olmasına karşın, 
Maliki’ler için temiz (Tahir) olarak kabul edilir. 
Sözün, bir Maliki olan Nef’i nin kulağına ulaşması gecikmez, 
tıpkı yazdığı gibi.

Bana Tahir Efendi kelp demiş, 
İltifatı bu sözde zâhirdir.
Maliki mezhebim benim zira 
İtikadımca kelp tahirdir.

Günümüz Türkçesiyle:
Tahir Efendi bana köpek demiş,
sağolsun;
ama ben Maliki mezhebindenim,
inancıma göre köpek temizdir anlamını taşısa da,
son satır, Asıl köpek Tahir Efendi’dirşeklinde de okunabilir,
diyor edebiyat eleştirmenleri.

Bir de herkesçe iyi bilinen şu satırlar:

Tûti-i mu'cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil
mucizeleri dile getiren papağanım, dediklerim boş laftan ibaret değil.
felekle konuşmam, onun kalbi temiz değil.

Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil
kalbi temiz olmayana, gönül ehlidir diyemem.
gönül ehillerinin birbirini bilmemeleri, olacak iş değil.

Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftarım
Rüzgâr ise denî dehr ise sarraf değil
inci kıymetindeki sözümün değerini, bilse bilse düşünce bilir.
devir alçaksa, dünya sarraf değil.


Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elime
Âleme bezli güher eylesem itlaf değil
anlam hazinesinin kapısının anahtarı geçti elime.
aleme bol bol cevher dağıtsam ziyan değil.

Levh-i Mahfûz-i sühendir dil-i pâk-i Nef'i
Tab-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil
Nef'î nin temiz gönlü, sözün levh-i mahfuzudur.
dostlarınınki gibi, sahaf dükkanı değil.

Levh-i mahfuz: Olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekandaki bütün varlıkların, kısaca, her şeyin yazılı bulunduğuna inanılan korunmuş levha.

Nef'i


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Mahallemin Bebeleri...


Geçen haftasonu Mahallenin 13 ünden; 
9 u ile bizzat canlı canlı, 
1 i le kalben ve ruhen, 
diğer 3 üyle de bir sonrası için temennide bulunup, 
"şimdi uzaklardasın" diye bir türkü tutturarak 
günboyu beraberdik. 

Ömrünüzde belki de hiç tanış olmadığınız, 
ancak anlatılan her masalda yer bulan, 
kendi çağı içinde onlarla birlikte yorulduğum, yoğurulduğum; 

kimiyle bağlama, gitar çalıp müzik yaptığım, 
kimiyle film seyrettiğim, 
kimiyle gramafonda taş plak, pikapta 45lik, 33 lük dinlediğim, 
kimiyle bisiklete binip, 
   pazar fileli gayrı nizami potaya yamalı yamuk futbol topu attığım, 
kimiyle eriğe, çağlaya daldığım, 
kimiyle lik, misket oynayıp kapış yaptığım, 
kimiyle hayal perdesi kurup, 
   oyulmuş kelek kavundan yansıyan mum ışığında karagöz oynattığım, 
kimiyle laklak sallayarak bilek şişirip patenle kafa göz yardığım, 
kimiyle portakal sandığından yaptığımız tornetle dik sokaklardan, 
   gizlice yürüttüğümüz merdivenle karlı yokuşlardan kaydığım, 
kimiyle zar atıp, isteka tutup, "dejenere anti kanlı King" oynadığım, 
kimiyle tütünü, aynı şişenin dibini ağzını silmeden paylaştığım, 
kimiyle kopya çekip okulu astığım, 
kimiyle şimdi yüzü puslu kızlarla kesiştiğim, 
kimiyle arabayı yokuşa sardığım, 
kimiyle film çevirip tiyatro yaptığım, 
   film oynatıp agrandizmanla fotograf tab ettiğim, 
   duvarlara fırça sallayıp siyaset tartıştığım, 
   kaymayan tahta kayaklarla pistleri bozduğum, 
   şişe geçirilmiş etten nevaleyi yakılan ateşe tutup 
      üçgen pirizma kutulu meyve sularını lıkırdattığım, 
   sevdamı, sırlarımı anlattığım, 
   bir söyleyip bin kahkaha attığım, 
   birlikte üşüyüp birlikte terlediğim, 
   birlikte gülüp birlikte göz yaşı döktüğüm, 
   hepsinden önemlisi 
   parolalı islıkla toplanıp köşedeki duvar üzerinde birlikte oturduğum,... 

Kimlikleri doğrudan ilgi alanınıza girmese de, 
"Mahallemin Bebeleri"ni takdimimdir. 

Yalnızca Paylaştım... 

Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

2 Nisan 2013 Salı

İşlerin Deliğinden, Yol Geçmez

fotograf: ahb
  
Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir bıngıldağın olmalı;
Kaşıyınca gıdıklanarak katıla katıla gülebileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir kuşun olmalı;
Kafesinin telleri arasından dökülen
Şakıyışındaki ritimde
Yüreğini vurdurabileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir atın olmalı; 
Dörtnala bozkırları teperken
Eyersiz çıplaklığıyla sevişebileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir beyaz gömleğin olmalı;
Yakası fütursuzca son düğmesine kadar açık,
Teninle arasına doldurduğun rüzgarla,
Kamçılayan etek uçlarıyla
Kendini sevdirebileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir çiçeğin olmalı;
O dibine döktüğün suyu emerek,
Sense onu koklayarak tüketebileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir açık penceren olmalı;
Muzur esen yelle uçuşan tül perdesinin
Havalandırdığı eteğinin altından
Yanık tenli,
Kusursuz bacakları görebileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir türkün olmalı;
Üçüncü sınıf şarapla birlikte mezesiz içerken
İçindeki mahzenlerin
Yıllanmışlığını hissederek
Paslanmış dudaklarının arasından
Bir terane tutturabileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir küfrün olmalı;
Sen ağız dolusu savurturken sağa sola,
Sesinin yanıklığıyla
Gönlünün goncalarını açtırabileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir kibritin olmalı;
Islanmış kutudaki çöplerinden
Mutlaka bir tanesini
Kuru kalabildiği için tutuşturabileceğin.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir umudun olmalı;
Açmazlar, çıkmazlar içindeyken bile
Başını yasladığın ananın
İki göğsünün arası gibi
Ondan bir an olsun uzaklaşamayacağın.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir eşek inadın olmalı;
Talihle yaptığın bilek güreşini
Danışıklı döğüşle de olsa kazanacağın.
 


Yolunda gitmeyen işlerin için,
Bir hayalin olmalı;
Yaramaz bir çocuğu
Ham elmayı dalından koparırken
Ensesinden yakalayacağın.
 


ahb
23.5.2002
“yolunu bulmak...”
"Balık tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı"

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

11 Mart 2013 Pazartesi

Kalp-azan

- Eskiden kalma alışkanlık. Önceleri, kasabaya gelen kumpanyaların afişlerindeki şarkıcılara bıyık yapardık. Sonraları, sevmediğimiz parti amblem ve adlarından, desteklediğimiz partinin amblem ve ismini türetirdik sıvası dökülmüş duvarlarda, tuvaletlere yazdıklarımız, çizdiklerimizi saymazsak. Lisedeki sıramın üzerindeki tüm sanat, her yıl benimle birlikte yaşardı, zorla babası yaşında erkekle evlendirilmiş kızlar gibi. Sene başında, bir evvelki yıldan miras sıranın üzerine kazınmış öylesine bir dikdörtgen şekil yıl sonunda, ne hale gelirdi tahmin edemezsin. O karmaşanın arasında orijinal dikdörtgeni ararken şaşkına döner, zeka hanene bir yıldız da kendin koyardın bulmaca gibi çözdüğünde. 
- Yav kardeşim, konumuzun bununla ne alakası var? 
- Sen sormadın mı, ‘Nasıl yaptın’ diye? 
- Hadi oradan, ben sana ‘Bu dolarları nasıl bastın?’diye sordum. Anlattıklarına bak… Yani; nerede, nasıl, niye, kimle ..? 
- Ben de onu söyledim. Bir zamanlar, pahalı fotokopi makinelerinde lüks davetiyeler, biletler çoğaltıyorduk. 
- Ne gibi? 
- Girmek için yüksek bedeller ödenen davetlerin ki gibi. 
- Ee… 
- Ee..si şu ki, şimdi de bilgisayara kaydettiğim paraları basıyorum, eskisi gibi değil; bir alet var ondan kalıp üretiyorsun fotokopi çeker gibi. Gerisi aletin mahareti. Yani, 'mertlik bozulmuş’ durumda. Sen kaç kopya istiyorsan, yani kaç paraya ihtiyacın varsa o kadar basıyorsun. 
- E, senin kaç paraya ihtiyacın vardı? 
- Bana sorarsan, benim beş kuruşa ihtiyacım yoktu. 
- Dikkat et, söylediklerin birbirini tutmuyor. 
- Aksine. 
- E, baksana, parayı basıp ‘benim hiç ihtiyacım yoktu..’ diyorsun. 
- Gerçeek. Parayı başkaları istiyor. 
- Başkaları da mı var? Kim bunlar, kaç kişiler, neredeler,… 
- Hoop, hoop. Sen de dahilsin onlara. 
- Ağzından çıkanları kulağın duyuyor mu? 
- Tabii. Başta bakkal, kasap, manavla başlayalım, sonra pavyon güzeli Nurten, nam-ı diyar Işıl’la devam edip köşebaşında arabaların yan dikiz aynalarını kapattırarak daha fazla aracı park ettiren topal Mustafa’yla uzayıp giden kuyruktakiler, bu paraya her biri diğerlerinden daha fazla ihtiyaçları olduklarını iddia ediyor. 
- E, beni niye bulaştırdın kara parana? 
- Haklısın, doğrudan bulaşmadın. Senin ki zorunluluktan. 
- Nasıl, yani? 
- Devlet parasız kaldığı günlerde finans müdürlerini memleketin karanlık mahallelerinde bu kara paralardan toplatmadı mı? 
- Oldu mu peki? 
- Olmuştur ya da olmamıştır?... Aslında, olmaması için de bir neden yok ortada. Çünkü; senin maaşın ödenecekti o günlerde, ama neyle?  Hep bu tür olaylardan sonra yıllar geçer ve devletin bir sözcüsü çıkar, senin üç beş sene evvel söyleyip de yargılandığın kelimeleri sarf ederek seni teyit eder, her ne kadar ‘münferit’ dese de. Ama geriye dönük bu muhalif sözcülerden kimse dışarı salınmaz. Onlar, hâlâ vatana ihanetten cezalarını çekerler, güçlerini nereden aldıkları bilinmeyen, suratlarındaki kıllardan bir santim uzun saçlı ve sarkık bıyıklı, bakışları dalgın ve donuk bakan, konuşurken cümlelerini bir türlü toparlayamayan, onu dinledikçe onca suçu işleyebilecek esnek zekasından endişe duyduğun, yalnız görüntüsünün haşmetinden başka çekinilecek yanı olmayan, içeride döşettiği koğuşlardan, onun görüşü dışındakilerin ülkeyi terk etmeleri gerektiğini söyleyenlere, inat. 
- Bir dakika, bir dakika. Konuşmalarından anlayabildiğim kadarıyla, sen yalnız adi suçlu değil aynı zamanda siyasisin de. 
- Sen değil misin? 
- Sana ne benim siyasi düşüncemden. 
- İzninle, hazır yeri gelmişken bu konuya bir açıklık getirelim önce. Siyasi düşünce mi suç, yoksa senin düşüncenin dışında düşünmek mi? 
- Elbette ki, hepimizin siyasi düşünceleri var ama bu yaptığımız işe hiç bir zaman yansımaz, tıpkı bu ülkede yaşayan diğer insanlar gibi…?.. 
- Ülkeni öyle seviyorsun ki, onu kendinden başkasıyla paylaşmak dahi istemiyorsun, değil mi? 
- Her neyse, konu dışına fazlasıyla taştık. Çeneni artık bu konuda kapatıp sorulanlara cevap vermen için bülbülleşmeni bekliyorum. Hem anlamıyorum, sorgulanan sensin ben değil. 
- Ben halimden memnunum. 
- !?… 
- Son baskıdan çıkacakları bekleyen kuyrukta o kadar çok insan var ki. Onun içindir ki bana pek bir şey yapmazlar bugünlerde. 
- Kodeste de inşallah aynı duyguları hissedersin. Hadi hadi, Türkan Şoray afişlerine bıyık resmi yapma anılarını bırak da, esas Benjamin Franklin’in sırıtan portresini niye bu kadar beğendiğini anlat. 
- Dedim ya normal bir erkeğim. Ben Nurten’e vurulmuştum, o da bu beyaz perukalı adama. Ben ruh vermek istedim, o servet almak istedi. 
- Yahu, sabahtan beri her yerde çarpıyoruz bu kadına. Allasen, nereden çıktı bu Nurten? Yoksa, gizli kuryeliğini yapan metresin mi? 
- Yok canım, ikinci sınıf pavyonun birinde boynu kesilen adak gibi çırpınarak şarkı söylemesini görüp aşık olduğum, çulsuz karatavuğun biri. Gide gele o bana, ben ona iyiden iyiye alıştık. Öyle ki; hani neredeyse ‘Hesaptan KDV yi düşersen fiş de istemem’ diyecek hale geldi, samimiyetimiz. İlk tanıştığımız günden itibaren bastırılmış işe yarar yaramaz her şeye sahip olma duygusunu, yediği rüşveti üçüncü gün rugan ayakkabısından anlaşılan bürokrat gibi yansıtıyordu, konuşmalarında. Çok söyledim ona, ‘Gıcır gıcır paraların üzerindeki sıfırlar şişip sönmez benim yüreğim gibi, saçlarını okşarken gözlerinde ceylanları kovalayamaz, dudaklarında ateş yakamaz benim seni öptüğüm gibi.’ 
- Peki, o ne dedi? 
- Boğazda bir ev, spor bir araba. 
- Aldın mı? 
- ‘Madem ki bunları çok istiyorsun, sana sermaye vereyim iş kur, kazan, istediklerini kendin al’ dediysem de, olmadı. 
- Desene kadın kurbanı olmuşsun. 
- Tam tersine, o erkek kurbanı oldu. 
- !?… 
- Basıp verdim istediği kadar parayı. O da bana verdi. 
- Neyi? 
- Neyi olacak, hayatını. 
- Verecek hayatı mı var ki, zaten orospu. 
- Öyle deme, sen hiç ruhunu şeytanla pazarlık yapıp sattın mı? Ya da satan birini tanıdın mı? 
- Ulan, rapora biz bu şeytanı meytanı yazarsak, memleketin sınır illerinden il beğeneyim kendime, karayolları haritasına bile bakmadan. Şimdilik, bu işi yapma nedeni olarak ‘kadın hikayesi’ yazıyorum. Ama hâlâ ne kadar bastığını söylemiyorsun. 
- En çok ne yemekten hoşlanırsın? 
- …!... Çukulata! 
- Ne kadar yersin, önünde engel olmazsa. 
- Çook...! 
- Ne kadar çok? 
- Dedim ya, dur durak yok. 
- Mesela, iki kilo? 
- Ne ikisi… 
- Beş kilo? 
- Bilmem.. belki? 
- Bir kasa… ne kadar yersin, sen onu söyle? 
- Yediğimi yer, yemediğimi saklar, acıkınca devam ederim. 
- Kaç gün? 
- Günlerce. 
- Bir ay? 
- Ömür boyu. 
- Emin misin? 
- Ne demek istiyorsun sen? 
- Senin çukulatan kadar bastım da, gerisini sen düşle. Düşün bir kere, istediğim her şeye sahip oluyorum. Varsayalım bastıklarımla bu kentin tüm apartmanlarını, eğlence yerlerini, kumarhanelerini, kerhanelerini, ticarethanelerini, fabrikalarını ben aldım. Ne olacak? Yani, Nurten benim olacak mı? 
- Değil Nurten, bin Nurten zıplayarak senin olur. 
- Ben bin değil sadece bir tane istiyorum. Birinin sorunlarını çözemeden bininin kaçını, nasıl yatıştırırım, bir düşünsene? 
- Sen de fakirlere dağıtsaydın, elindeki paralar madem bir şeyler ifade etmiyorsa sana. 
- Tamam, varsayalım verdim. Her fakir verdiğim paralarla bir fabrikatör oldu. Kim ‘Bana okuma yazma öğret’ diyecek, kim ‘Yeni fabrika alanlarındaki ağaçları kesmeyelim’, kim ‘Seni seviyorum’ diyecek bir düşünsene. 
- Bu kadar sıkıntının içinde, git gide senin zamanın benim ise sabrım daralmakta. Bak şeker kardeşim, tüm olayı ana cadde üzerinden daracık yan sokaklara saptırmadan anlatabilirsen, ben üzülmem dolayısıyla seni de üzmem. 
- Anlaştık. Sen sor ben cevaplayayım tamam mı? 
- Niye yaptın? 
- Çevremdekilerin ısrarlarına dayanamadım. 
- Kiminle? 
- Enfes ölçülerde bir filin belleğine, saatler sürebilecek bir sevişmeyi bile güvercinler kadar hızlı becerebilecek MegaHertz’e sahip, üç boyutlu ekran kartı sayesinde önden, arkadan, üstten, alttan mermer gibi kusursuz milimetrik görüntüler verebilen, istediğinde sarışın menekşe gözlü istediğinde kömür gözlü bir kızıl afet istediğinde mavi gözlü bir esmer olabilen, yapa yalnız baş başa kaldığında üstün ses kartından insanı baştan çıkaracak sesler çıkarabilen, çok düzgün bir Türkçe’ye sahip klavyesiyle ve hayretten hayrete düşüren hazır paket birikimiyle çağdaş, kültürlü aynı zamanda muhafazakar, geleneklerimize bağlı bir teknoloji harikası bilgisayar ve onun işbirlikçi yazıcısıyla birlikte yaptık. 
- Bozulacağından çekinmesem, neyi saydığı dahi belli olmayan bu alete sperm testi yaptıracağım, miliAmperlerle fuhuş yaptığını kanıtlamak için. Neyse, elektronik seks yaşamını kapat ve anlatmaya devam et. Nerede kalmıştık.. ha.. Kiminle? 
- Bu teknoloji harikasını yaratan karanlık güçleri soruyorsan, muhattabı ben değilim bilesin. Önerim, araştırmaya Bill Gates’den başla. 
- Nerede? 
- Kim? Bill Gates mi? 
- Hayır canım, nerede yaptın bu sahtekarlıkları. 
- Villamın üst katındaki yatak odasında. 
- Bana sorarsan, senin Nurten’e hiç ihtiyacın yokmuş. Bak bunun dırdırı yok, vırvırı yok. İstediğinde geliyor, istediğinde seviyor, istediğinde soruyor. Karışmıyor, gereksiz konuşmuyor. Elektrik parası dışında para da istemiyor. Daha ne istiyorsun? Boşuna başını belaya sokmuşsun. ‘Ne zaman?’ diye soracağım ama korkarım onun için de ‘şömine karşısındaki ayı postunun üstünde yemekten sonra şarabımızı yudumlarken’ diyeceksin. 
- Yok yok, yanıldın. Dostlarım istedikçe… 
- Pekii, yaptığının suç olduğunu kabul ediyor musun? 
- Ben de, benden isteyenler de, benden isteyenlerden alanlar da, benden isteyenlerden alanların verdikleri de… diye sayarsak, herkes her şeyin buz gibi farkındaydı. 
- İlk iki sırayı anladım da, gerisi nereden bilecek, bilse bile elini sürer mi böyle kuyruklu belaya? 
- Kimin neye, neresini süreceğini hiç sorma, kimi zaman ben de hayretler içine düşüyorum. Başta ben de senin gibi düşünüyordum. Ama düşlerim düşündüklerimin üstüne düşmeye başladığında kendime geldim. Zaman içinde öyle insanlarla karşılaştım ki, günlerce açık kalan ağzımdan içeri giren soğuk havadan bir ara zatürre teşhisi bile kondu. 
- ‘Para için neler yapmıyorlar, kılıktan kılığa mı girmiyorlar ki’ diyeceksin, biliyorum. 
- Yok, tam tersine paraya dokunan bence ölüyor, vücutları hareket etse de. Tıpkı doğumlardaki ölümler gibi. Yani, yaşama ‘Merhaba’ diyebilmesinden sonra da devam etmesi için birilerinin ölümü göze alması gibi. 
- ? 
- Önce, bir miktar biriktirir ya da kazanır, avantadan gelir, rüşvet olarak yer, yolda, cebinde tesadüfen bulur. İlk zamanlar araları çok iyidir, pehrize başlamadan önce. Onu en baş köşede ağırlar, tıpkı balayındaki çiftler gibi, ta ki doğurtabileceği bir yer bulana kadar. Çevresindekilere danışır, doğumdan sonra başına gelecekler için. Ooo.. bir bakar, ortalık güllük gülistan, yediği önünde yemediği arkasında. Bu güne kadar beklediğine hayıflanır. Biricik paracığını götürüp kendi elleriyle teslim eder para üretim çiftliğine. Nasıl çiftleştirildiklerini, bir ilkokul öğrencisinin akşamları evinin duvarları, kapıları arkasındaki görmeden işittiği yaşam kadar bilebilse de, televizyon ya da sinemalarda seyrettiği aşk filmlerinde gördükleriyle, kendini kırk yıllık doğum uzmanı gibi deneyimli bulur. Çiftlik sahibi, onun tek danasından bir sürü yaratabileceği vaadiyle paracığını onun sıkılmış nemli ellerinin arasından çekip alır. Bundan sonrasını haberlerden, ‘kelin şimşir tarak’, ‘pala bıyıklı hala’ yorumlarından anladıklarıyla hamileliğin gelişimini izlemeye koyulur. Her güzel ya da iyi haber onun beyninde yeni yeni renkli düşler kurmasını sağlar, gün be gün hayallerinin sınırlarını genişleterek. Evine gelen ödenmemiş elektrik, su, telefon faturalarını üst üste istifleyip öfkelenirken, o hâlâ parasıyla ikinci el mi yoksa sıfır kilometre araba almasının mı daha karlı olacağı arasında salıncakta sallanır. Bir gün biri çıkıp şehir dışında on sene içinde gelişecek bir yerden arsa almasını salık verdiğinde kafası iyice allak bullak olur, on sene sonra ‘kim öle kim kala’ diye. Ev yaptırıp oturmayacağı boş bir tarlayı salt parasına para katmak uğruna satın da alır. Plesantası içinde yavaş yavaş kulaç atan kız çocuğunun doğup, büyüyüp elinden az şekerli köpüklü kahve içeceği günlerin keyfini düşleyeceği yerine, evlendirdiğinde alacağı başlık parasından elde edeceği karla yaşayacağı mutluluğu düşler, sabah çayını höpürdetirken. Tatminsizliğini, gerçekleştirmekten mutluluk duyacağı düşlerini de ortadan kaldırması izler. Sonunda, bir bostanın ortasında toprağa oturup, çıkardığı paslı çakısıyla soyduğu hıyarı tuzsuz yeme arzuları olmaksızın, tarlasına bir hamburgerci açma duyguları ağır basmaya başlar, yüreği yerine beyninde. Sonuç; günde elli müşteri ağırlayan bir genelev kadınından alınan tat kadar yaşar kurumuş yaşamını, düşlerindeki dağın yeşil eteklerinde ateşlemediği mangalın başında hiç şarap içemeden, üstelik şişeden. Biriken ‘Varyemez’in para kuleleri’ hayali gerçekleşip büyüdükçe artık hiç dokunamaz olur ona. Görünürde bir dine inancı olsa da aslında kendi yarattığı toteme tapınmaya başlar, tüm yaşamını dışlarcasına. Bir gün gelir, inanılmaz bir gümbürtüyle yerinden sıçrayarak uyanır, uyanmasına da şairin dediği gibi artık ‘vakit çok geç’. Uçları nasırlaşmış duyguları kendini çoktan katletmiş olduğunun farkına varsa da o, eski heyecanını körüklemeye çalışır, kalbi aniden yükselen tempo karşısında ayak uyduramayıp tıkanana kadar. Son noktada; içi gülen gözlere takılı kalır bakışları en son nefesini verirken, filmi başa bile saramadan. 
- At, at. ‘Bekâra karı boşaması kolaymış’. Sanki sen, kendi deyiminle para üretme çiftliğini, sefahat hayatı sürdüğün villanın ikinci katına taşımadın değil mi? 
- Yoo… Şu an dört kolluya bindirseler, geride bırakabileceğim bir tek çöpüm dahi yok. 
- Hem bu kadar para bastın, hem kuruşun yok, öyle mi? 
- Evet yok. Yalan mı söyleyeceğim. 
- Ev?.. Arsa?.. Araba?.. Yazlık?.. Kışlık?.. Atölye?.. Fabrika?.. - Hiçbiri… - Nasıl yani?..! 
- Hepsinin geçici sahibi oldum, yani çoğu zaman kiraladım ya da parasını basıp verdim, kullanım hakkım dolana kadar. Hiçbir şeyi satın almadım, sahibi olmadım, kullanıcısıydım hep; ev de araba da otel de lokanta da hatta kadınlar bile. O gün canım sarışın isteyebilir, ertesi gün esmer. Evlat istediğimde, istemediğin kadar birilerine, korunmaya, sevgiye muhtaç çocuk çıkıyordu ki önüme, bu memlekette. Her sahip olduğum şeyin başıma olmadık işler açacağının bilincindeydim. Evlenseydim, karım beni başka kadınlarla paylaşmak ister miydi? Çocuklar birbirlerini yerlerdi mirasın büyüğünü kapabilmek için. ‘Gereği yok’ diye düşündüm. Bakıyordum canım meyhaneye gitmek istiyor. Dükkân sahibinden garsona, vestiyercisinden tuvaletçisine park bekçisine kadar hepsini doyuracak parayı gitmeden basıyordum. Onlar da yaşatabilecekleri hizmetlerin fazlasını veriyorlardı her seferinde. Yani gerektiğinde, gereğinden fazla. İşin püf noktası da bu, benim yakaladığım. 
- Ya dolandırdığın bunca insana borçlarını nasıl ödeyeceksin şimdi? 
- İsterlerse yeniden basıp verebilirim her an, borçlarım ne kadarsa. 
- Sen biraz değil epeyce delisin, gördüğüm kadarıyla. 
- Niye ki? Onların alabilecekleri, benim ise kaybedeceğim hiçbir servetim yok ortada. Alacakları kadar olan bir malı yeniden bastıklarımla onların adına alabilirim. Bu arada benimkiler de diğer aklanan paraların arasında arınmış olur zaman içinde. Onlar da isterlerse satıp alacaklarını gerçek paraya çevirebilirler. Ha yeni ha eski, ha sahte ha gerçek, yani aslında değişen hiçbir şey yok ortada. 
- Kabul ederler mi? 
- Başka seçenekleri mi var ki? 
- Sen de bu arada paranı aklayacaksın, öyle mi? 
- Evet. Bu da bir yöntem. Temel ilke bu, ama herkesin kendine göre yöntemleri var ama küçük ama büyük. 
- Sabahtan beri sen neyi kanıtlamaya çalışıyorsun kuzum? 
- Paranın yaşam için söylendiği anlamda o kadar gereği olmadığını. 
- Ayakların yere basmıyor, uçuk kaçık konuşmaların ise açıkçası bana hiç inandırıcı gelmiyor. 
- Bunları söylemekle sözü nereye getiriyorsun ki? 
- Bohem hayatının bittiğine ve ömrünün sonuna kadar pek de hoşlanmayacağın bir delikte, üstelik Nurten’siz geçireceğine. Haa.. sahi, bu varlık içinde sınıfı iki olan, sana göre paragöz yani ölmüş, anlayabildiğim kadarıyla düşüncelerinin tam tersi bir yaşam sürdüren biri, nasıl oldu da bu ulaşılmazlığı delip hayatına böyle balıklama daldı. 
- Sen bana kafanı fazla yorma. Ortada kimin cebine ne zaman konacağı belli olmayan bunca para uçuşurken kim keser altın yumurtlayan tavuğu. Haa Nurten’e gelirsek… Onda belki de haklısın. Gönülün nereye, ne zaman konacağını kimse denetleyememiş şimdiye kadar, ben mi değiştireceğim? Yaygın görüşün aksine güzellikle, çirkinlikle, akıllılıkla, delilikle, gençlikle, yaşlılıkla… senin anlayacağın, bağlantı kurabileceğin hiçbir kıstası yok bu işin, bunca gerçeğe rağmen. 

Köşedeki ışıksızlıktan sızan kapı gıcırtısı, ikisinin de yüreğine üçer fazla vuruş sağladı, umutla baktıkları karanlıkta. Yalnız bıyıklı zayıf çenesi yansıdı, ıssız sokağın aydınlatma direğine asılmış siyah parlak gözlerinin altında. 
- Müdürüm çağırii… 

İçlerinde küçük ateşler yakıldı, bir yöneticinin personelini ya işe alırken ya da atarken odasına yalnız başına çağırdığını bildiklerinden. 
- Ne bakıyorsun öyle? 
- Asıl sen ne düşünüyorsun, onu söyle? 
- Ne düşüneceğim. Dilini çözdüğüm için soruşturmanın sorumluluğunu bana verdiğini söyleyecek. 
- Haklı olabilirsin… Ama sen yine de kendini hazırla, düşündüğünün tersini de söyleyebileceği için… 

ahb "Sanal Kalemin Gerçek Düşleri"-2000 :Kalp-azan 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.