25 Şubat 2010 Perşembe

Kaçıncı IV.MURAT ?


Bu gün çıkan bir gazete manşeti olan; 3 kadın öğretmenin Alkol aldıkları gece lojmandan atılmaları üzerine 9 Ekim 2008 tarihli yazıma dayanma gereği duysam da o tarihten bu yana haylice de yol alındığı gözüküyor. Kısaca; aşağıda okuyacağınız o günlerdeki düşüncelerimin son cümlesi, bugünlerde daha güçlü, daha gürbüz görünmekte. Hani deyimi yerindeyse; yıllar, anlamını daha gençleştirip güncelleştirmiş, geçerliliğini her geçen gün haklı kılıyor görünmekte. Beklesek de göreceğimiz alkolün makus talihi tütünden de Tekel işçisinden de farklı olmayacağı gün gibi aşikar. 
Anlaşılan; bu yaştan sonra üzüm yetiştirip, divan altında imbik kuracağız... ya da kurmasını, yetiştirmesini öğreneceğiz.

ahb - 25.2.2010 

Ne zaman DT Büyük Tiyatro'ya gitsek, dönüşte mutlaka karı koca her seferinde aynı sadakatle AOÇ'ye (Atatürk Orman Çiftliği) uğrar, kokoreçlerimizi paketletir, iki de soğuk bira eşliğinde bir kuytuda emekli hovardalığı yaparız. Bu akşam yine refikamın bilet bulma mahareti sayesinde, Büyük Tiyatro'daki "IV.Murat" adlı yerli opera çıkışında arabamız sanki yolu hergün tepercesine; beştepe üzerinden eski "Karadeniz Havuzu" (ki şimdilerde devlet mezarlığı olmuş) önünden, eski "Marmara Oteli"nin yokuşundan bayıraşağı inip "Çiftlik Lokantası"nı aşarak "Şençam Köftecisi"nin köşesinden kıvılarak, şarjördeki mermiler gibi dizilmiş araçların arasındaki ilk bulduğum boşluğa park ediyorum. Yıllardır, aynı lezzeti koruyan kokoreççinin kasasına yanaşıyorum. Önümde bir müşteri paraüstü bekliyor. Ben de ardında. Bu sırada kasiyer kızın birden yüzü aydınlanıyor. Ardımdaki birilerine tebessümle bakarak;

-Hoş geldiniz... N'asılsınız ?

Kafamı omuzumun üzerinden çeviriyorum ki; ince, uzun, başına sarmaladığı beyaz türbanı ve üzerindeki tesettür pardösüsüyle kaymaklı dondurmayı çağrıştıran bir kadın, yanındaki çocuğuyla umursamadan yanımızdan geçip kasaya dayanıyor. Önümdeki müşterinin işi bitip, kasadan ayrılırken kadın beni ya bir hayalet ya da bir aptal yerine koyup siparişlerini sıralamaya başlıyor ki, doğal kıpırdanışımı ardımdan kopan bıçkın bir erkek sesi duraksatıyor;

- Ben yardım edeyim.

Duyulan ses yazılmış olsa, külahlı dondurmaya söylenmiş gibi okunabilir. Ancak; "gelinim sen anla" niyetine seslendirildiğinden kısaca "Kıpraşma lan"dı tercümesi, türban jokerini kullanmanın keyfini sürercesine. Bu arada kadın, sıraladığı siparişlerinden fırsat buldukça "iyi" hem de "çok iyi" olduğunu belirtiyor.

- Özür dilerim, mesleğiniz neydi ?
- Ben öğretmenim. (!)
- Aaa, ne güzel, ne güzel... çok güzel. Özlemişiz... geri dönüş ne zaman ?
- Yok yok, artık temelli buradayım. Dönmeyeceğim. Bitti. Bundan sonra beni sık sık görebileceksiniz.

Kokoreç mokoreç hak getire, ağzım ayran delisi gibi açık kalmış, neresinin "öğretmen" olduğunu keşfetmenin şaşkınlığını yaşıyorum. Derin bir nefes Ankara'nın serin sonbaharından ciğerlerime dolduruyorum, bronşlarımdaki nikotinle birlikte belki şahit olduklarımı da temizleyebilir diye. Sarma dolmadan silkinip, normal yaşamıma burkulmuş yüreğimin üzerine ağırlığımı vermeden sekerek kuzu kokoreçe yöneliyorum. Elimdeki yiyecek torbasını arabada beni bekleyen refikamın, dişi kuşun erkeğinin gagasında getirdiklerinden duyduğu keyifli gururu yaşamasıyla başbaşa bırakıp, arpasuyunun ikmali için ışıl ışıl dükkanların önünden geçiyorum bir bir. Ya yok ya da benim gözler yine bana madik atmakta. Son dükkanın önünde durup soruyorum;

- Biranız bulunur mu ?

Gecenin o saatinde yeni bir müşteri karşılamanın aydınlık yüzü buruşuyor. Kaşları kalkık, yayık bir sesle;

- Biz de yoook... biz de yook...

Zaten külahlı dondurmanın kaymaklısının dışında "muallim"li olanınından yemişim bir şok, bu ikincisini ucuz atlatmaya hiç niyetim yok;

- Nerede bulabilirim ? diyerek üsteliyorum.

Aynı baygın ve isteksiz sesle

- Buralarda bulunmaz.

Diyorum ki içimden; olsa olsa ya gözüm morarır ya da kolum kırılır. Muallimli dondurmanın içler acısı karşılığında ödenecek bedel bu, ama uğruna değer.

- N'olmuş buralara yahu ?, Her dükkan olmasa da yarısından fazlasında vardı. N'oldu böyle ?... Yoksa... ?

deyince, durumu keskin bir dönemeci dönercesine kavrıyor.

- 2003 den önce biz de satıyorduk. Teker teker, derken enson "Şençam" bile satmaktan vaz geçti...

Ancak, ne olsa oradaki sıfatım "müşteri". Üstelik de elim kolum boş, alış veriş yapma potansyelimi hala korumakta oluşum, sanırım aklından geçenleri icra etmekten vazcaydırıyor, morgöz hakkımı bir sonrasında kullanmak üzere "iyi işler" temennisiyle arabamda sabırsızlamış refikamın yanında alıyorum soluğu. Sesimi çıkartmadan arabaya bindiğimde, operalı geçmiş bir gecenin ardından yaşananları anlatarak yaşanacakları birahane tuvaletine çevirmemek için konuyu hiç açmamaya niyetliyim. Ancak; 80 öncesi kuşağın vefakar, cefakar, bir o kadar da metin "lale devri çocukları"yız.
"Neyse bir de ilerideki kokoreççilere sorarız" diyerek, kuru kum kovasını ateş üzerine serpiyor. Geri manevrayla arabanın burununu doğrulttuğumda, farlar "Atatürk Orman Çiftliği Tekel Fabrikası"nın tabelasını nispet yaparcasına aydınlatıyor. İçimden;
"Atatürk'ün adını taşıyan, babalarının Çiftliği olmayan bir yerdeki tezata ağlamalı mı, gülememeli mi ?" diye geçirirken, tesisin ne zaman gülsuyu ya da zemzemsuyu şişeleme fabrikasına dönüştürüleceği kaygısı yüreğime bir çizik daha atıyor.

Halbuki henüz bir saat öncesinde; opera da olsa IV.Murat'ın alkol, tütün üzerine yarattığı ikilemini, doymak bilmez iktidar hırslarını, zorbalığını, halkı bir oyuncak gibi güderken çok sevdiği Nefî'nin katline bile gözünü kırpmadan karar vermesini, "Biraz abartılmış mı acaba ?" ikirciğiyle seyretmiştik. Bir bektaşiyle tebdili kıyafet sohbetinin sonunda zil zurna oluşunu bekrinin eleştirmesini, Nefî'nin;
"Siz gittiğinizde size tek üzülecek olan yanlızca siz olacaksınız" replikleri temizlikçi kadınlar tarafından kulaklarımızdan süpürülmeden gecenin devamında yaşananlar, bu toplumun hiç de hakketmedikleri karşısında isyan etme sınırlarım haylice zorlanıyor.

Gecenin devamını sorarsanız; bira da bulduk, eskiden olduğu gibi yine bir kuytuda başımızı sağa sola eğe eğe yediklerimize arpasuyu umursamadan aynı keyf ile eşlik etti, bu alan; AOÇ'nin uçsuz bucaksız arazisi içinde bir park büyüklüğünde, çevreye sirayet etmesin niyetiyle bir araya toplaştırılmış ve saçılmaması için telörgüyle çevrelenecek boyuta indirgenmişse de.

İnsan olmanın, insanca yaşamanın, önüne yasaklar koyan IV.Murat sayısı, bir zamanların Murat 124 lerini geçmiş durumda. Umudum, zamanla doğru orantılı olarak sayıları gün be gün azalan Hacı Murat'ların akıbetine uğrarlar mı, acaba ?

Ama o şarkıdaki gibi; "Benim artık umudum kalmadı..."

sevgilerimle...

ahmet haluk başaklar

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşabilir, YAHOO360 ARSIVI bölümünden yayınlanmış eski günceleri okuyabilirsiniz.

4 yorum:

  1. Zafer Beşikçi25 Şubat 2010 22:33

    Sevgili Haluk, O kadar moralini bozarak , ne olur bizide bozma.
    Unutma, her karanlığın bir sonu olur.
    Sevgilerimle...

    YanıtlayınSil
  2. kızlarım ,oğullarım var gelecekte herbiri vazgeçilmez cihan parçası...bir umudum sende anlıyormusun...!!

    YanıtlayınSil
  3. Sevgili Haluk;

    Bir iyilik yapsan da, divanaltı üretim için gerekli teçhizatı ve üretim metodlarını araştırıp yayınlasan, bize müthiş kolaylık sağlamış olursun.
    Peşin teşekkürler.

    YanıtlayınSil
  4. İçim burkularak, üzülerek, endişelerime yenisini ekleyerek okudum yazınızı. Aslında koşar adım gittiğimiz nokta belli de hala korku filmi izler gibi izlemekteyiz olup bitenleri...

    YanıtlayınSil