27 Şubat 2010 Cumartesi

Kıl Hüzündür

Aşağıdaki satırlar yazıldığında; emekle direnen naylon çadırların direkleri henüz dikilmemiş, siyasi tercihleriyle iktidara getirdikleri onları daha inkar etmemişti... tıpkı 8 Mart'ın neler getireceğinin ya da götüreceğinin bilinmezliği gibi kuru bir ayaz günüydü mürekkebin beyaz sayfalara 60 lı, 70 li yıllarmışcasına bir umutla düşmesi.

Terme

İnsanoğlu var olduğu sürece, yaşamı insanlığın yaşamı refakatinde yolculuk eden “kıl” ile macerası bir türlü bitmek bilmemiş. Köklerinin hormonal denge içinde yol aldığı, varlığını ise testesteron ya da bir genelleme ile “erkeklik” hormonlarına borçlu olduğu bilinmekte. Kıl, beden üzerinde yapısının tanımı gereği aynı fizyolojiye sahip olsa da yeşerdiği ortama göre farklı adlarla anılmış. Başın üzerinde çıkarsa saç, yüzdekine sakal gibi adlar konmuş olsa da saç sınırlarının 2 santim altında çıkana ense kılı ya da sakalın yalnızca burunaltı bölgesindekilerine bıyık gibi çağrışımlar, bedenin altına doğru indikçe yörenin adıyla anılmış; göğüs kılı, bacak kılı, kol kılı der gibi. Kantarın topuzu kimi zaman kaçmış, cinsiyetlerine aşırı hassas olan erkekler için bile etek giymeseler de bacakarası bölgesindekiler etekaltı olarak anılır olmuş. Üstelik etek kavramının bir erkek için utanç verici olduğu genelleme içinde kabul görse de maço kesim bu adlandırmadan hiç rahatsızlık duymamış gözükmekte, artık kadından çok erkeğin kıl aldırdığı bir dönem yaşanmasından olsa gerek.

Canlıların geneline bakıldığında; tek gösterişine, süsüne düşkünü dişisi olan yaratık insanoğlu. Bu; arslandan çatılardaki güvercinlere kadar gözlenebilir bir gerçek. Bir tek Afrika’daki kimi ilkel diye tanımlanan kavimler dışında. Ya onlar evrimleşmiş ya da biz, dikilen gökdelenlerin kat sayısına bakarak her ne kadar onlar küçümsense de. Ancak, kimse oralı erkeklerin makyaj niyetine yüzlerine rengarenk boyalar sürmelerine, küpe takmalarına, minietek kılıklı örtüleri bellerine sarmalarına ses çıkarmadıkları gibi hiçbirini eşcinsellikle de suçlamaya kalkışmamış.

Oldum olası, televizyonlardaki şampuan reklamlarından ikrah etmişimdir, temcit pilavı gibi fönlenmiş süpürge saçları sağa sola sallayan ebleh yüzlü kızları çıkarttıklarından, sanki daha kısa saçlı kadın kısmı şampuan kullanmazmış gibi. Ya o market raflarından ucuza alınmış, günübirlik boyanmış saçlarla sarı civcive dönüşmüş yüzü kırışıklara ne demeli? Ama en dayanamadığım ise ardındaki reklamın kıl dökme kremine ait olması.

Tabii ki kimileri erkeklik hormonlarından payına düşeni hatırı sayılır oranda aldığından hayatı kabusa dönerken, bir kısmı da tersine kıl ektirmek için paralarını saçıp durmakta. Anlaşılan 180 derecelik bir yelpaze. Ekmesiyle, sökmesiyle, dönmesiyle, sevmesiyle, yellenmesiyle koskocaman büyük bir Pazar, kimi penguenlerin gıdısını çenesinin altında toplayıp yırtık bir ses tonuyla söylediği “Dünya’nın krizlerden etkilenmeyen, uzun soluklu, müşterisi hem gönüllü hem de sadık olan en büyük pazarı”.

Öğrendiğim kadarıyla, ortalama bir insan vücudunda 5 milyon kıl kökü bulunurmuş. Bunun 100-150.000 i saçı oluştururmuş. Bir kıl kökünün ömrü 2-8 yıl, kılın ise 6 ay olduğu yazılıyor. Kısaca kökünden geçici bir kullanım, kiralama. Her ne kadar yanında filizlenenlerin hepsi gidenin hemşehrisi olsa da.

İşin özünde, ne kadar debelensek de yemekten kıl çıkmaması bir tesadüften öte ne olabilir ki ? İnsanoğlunun nüfusu, her birindeki kıl sayısı ile çarpıldığında büyükşehirin ürettiği çöpten daha fazlasının yeryüzüne saçıldığı gerçeğiyle eh bir tanesinin de tabağın ya da tencerenin birine denk düşmesinin sıradanlığı artık kaçınılmaz olacaktır.

Toplumun bu kadar sıradan yaşadığı bu kıl hikayesi; bir köşede birikip, mistikleşip karşısına bir tabu olarak çıkıyor. Ancak hayat bir yandan akıyor. Ve kimse kuru bamyadan yapılan yemekte, ipe dizen gençkızın saçının teline rast geldiğinde Jenifer Lopez’i aklına getirmiyor, aksine çimdik yemişcesine bağırıyor; “Rezalet, saç çıktı içinden” diye. Fıkradaki gibi “Rolls Royce vermemizi mi bekliyordunuz? Maliyeti kurtarmıyor, kusura bakmayın.” dendiği, fıkrayı anlatıp kahkaha atan dahil, kimsenin aklına gelmiyor. Hadi tabağından kıl çıkan hazır müesseseyi avucunun içine aldığını hissettiğinden, belki ödemede bir "kolaylık yapılır" niyetiyle avazı çıktığı kadar ortalığı ayağa kaldırabilir. Ya peki, işletmeciye ne demeli ? Aynı eziklik onda da mevcut. Hani, ortam müsait olsa birlikte hönkürecekler. Bir de kıl sahibinin konuya ortak olduğu düşlenebilirse, en vahim durum o olsa gerek. “Lanet olsun başımdakilere...”

Dökülme debisi artınca yine bir çok adlandırmayla karşı karşıya kalınır. Kimi peruk takar, kimi saç ektirir. Ama en zekicesi, aradan birinin çıkıp da bunun bedendeki cinsel gücün dışa vurumu olarak nitelemesi. Bu noktada saçının telini kendi malıymış gibi görenler başında kıl kalmadığında hala örtünürler mi ya da Sinead O'Connor'a öykünerek kafayı kazıttıranlar başlarını açmalarında hala bir sakınca görürler mi bilinmez ama, dünyada kıl özürlü oranı ortadayken hala başını kaç göçe tabi tutan varsa bu artık bir içsel sorundan çıkıp dışsal soruna, tinselden dinsele dönüşmesi, duyulan saygının yerini saygısızlığa terketmesine neden olacağı da kuşkusuz.

Kılın dönerek verdiği zarar sirkenin küpte yarattığı tahribatı aratır, her ne kadar hekimler sözleriyle küçümseseler de kılı ona sormadan dönene sormalı, gözlerdeki acının gözyaşlarına.

Ancak tüm bu yanyana sıcak soğuk savaşında yansız kalan meczuplar da mevcudiyetini korumakta, bıyığına konan biranın köpüğünü yalamaktan garip bir tad alanlar henüz tükenmediğinden.

Hiç, bir ağdacıdan çıkan kadın üzerine gözlem yapan var mıdır bilinmez, ama özellikle kadın kısmının estetik ameliyatı yaptırmışcasına kendine duyduğu özgüven tarifsizdir, bundan asla söz edildiğinin duyulmaması mahremiyete bağlansa da. Kısaca bu “kıl” işi, insanoğlunun kıllı başının en büyük derdi, üstelik başındakiler ilk sırayı almışken. Uzatsa kırılır, kestirse dökülür. Halbuki biraz sabredilse, 6 ayda düşecek kendiliğinden. Özetle, okşanan yarin zülfündeki her teli geçen yılki değil artık. Şimdileri nerelerde, ne yapıyordur, Bilinmez ? Bundandır, yollarda yürürken hep kendi saçımı ararım yerlerde, hiç olmazsa selamlaşabilmek adına.

Gelirsek sözün belkemiğine; ben bir erkek olarak yeri geldiğinde cinayet nedenine dönüşmüş bir konuya dair “kıl”ın ciddiyetinin hassasiyetinde aklıma gelenleri sıraladım. Ancak, bugün kadınlar bana zırzop diyerek, 8 Mart 1857 yılında 129 hemcinsinin saçlarının dayanılmaz cazibelerine inat neden katledildiğini bir düşünmeli, yere düşenlerin tek tek birer kıl olmadığını, 129 kadının saçlarının telleri yanyana geldiğinde dayanılmaz gücü kırabilmek için öldürülmelerinden başka çözüm bulunamadığını.

Güç; kadınların saçlarındadır, bu topraklarda yüzyıllar öncesi yaşamış, at binmiş, kılıç kuşanmış, saçlarını kuzey rüzgarlarına savurtturmuş Amazonlar gibi.

Sizin kullanacağınız; aklınızı, bedeninizi, emeğinizi, yüreğinizi, saçınızı, bir zamanlar kıl yumağı halindeyken şimdilerde kırkılmış koyun gibi tüysüz dolaşanlara KULLANDIRTMAYIN...

Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun...

Sevgilerimle...

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp, yayınlanmış eski günceleri okuyabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme