16 Ağustos 2012 Perşembe

Sünn-et

Nedenini bilemiyorum, ama çalan her korna sesini, dibi gözükmeyen bir kuyuya düşerken hissedilenlere benzetirim, mutlaka kötü bir şeyler olacağı inancını içimde taşıyarak. İşte, kıllı bir elin, direksiyon simidinin ortasından ayrılmamasıyla oluşmuş kirli sesli bir günde geldi, bunlar aklıma. Arkası kesilmeyen bu debdebeye doğru döndüğümde, yazın cehennem sıcağı içinde, üstü açık bir arabanın üzerinde, gladyatörlerini aslanlarla birazdan dövüştürecek Sezar edasıyla, elinde bastonu, bembeyaz giysileriyle, arkasında uçuşan kırmızı pelerinin içinde gördüm, kurbanlık sünnet çocuğunu. Gözlerinde gurur vardı. Belli ki, daha önce fazlasıyla doldurulmuştu, küçük etinin vücudundan ayrılmasıyla, toplumda artık adam yerine konacağına dair. O mağrur bakışların arkasında, 'Avaz avaz bağırttıracak kadar acıyacak mı?' pazarlığı vardı. Sizler, gözlerin arkasını görebilir misiniz, bilemiyorum? Size baygın baygın bakan o evli kadının, ileride, şimdi olduğu gibi size de ihanet edeceğini, gözlerinin arkasındaki bakışlardan hiç görebildiniz mi? Yıllar evvel, askerliğimi yaptığım Anadolu' nun küçük bir ilinde, her hafta, her şehirde bulunan merkez parkında postallarımızı boyayan, çakmak gözlü, zeka fışkıran o çocuğun, gözlerinin arkasında açlık varken, bizlere tok bakışları hiç silinmiyor beynimden. Beşinci sınıfı birincilikle bitirdiğini, bize getirdiği karnesinden öğrenmiştik, gıpta ederek. Aramızdan bir arkadaş dayanamayıp, kolundaki pahalı sayılabilecek saatini çözüp vermek istediğinde, o şivesini yüzümüze vura vura:
- Bunu kazanabilmek için ben bir şey yapmadım. Bunun hesabını da kimselere veremem.
demişti ve sonuç olarak o kol saatini, gözlerinden çok istediği okunsa bile, küçük usta elinin koluna geçirememiştik. Hiçbir zaman unutamadığım bir çift kömür gözdü, riyâdan arınmış. İşte Sezar'ın gözleri de yapmak istedikleriyle, yapılacaklar arasında gidiyor, geliyordu, uzaklaşırken. Bir an, yıllar önce, büyük şehrin yakınındaki kasabada, abimle birlikte sünnet oluşumuz geldi aklıma. Daha okula bile başlamamıştım. O tarla senin, bu bahçe benim, büyük şehirde oturan akraba, ahbap çocuklarına büyük bir zevkle, boyum büyüklüğündeki çoban köpeklerini üzerlerine saldırtarak, küçük yerlerin nimetlerini anlatmaya çalıştığım dönemlerdi. Tipik, eşi çalışmayan, kendi halinde bir memur ailesiydik. Belirli bir bütçeyle yaşadığımız için, sünnet gibi bir sarp kayalığı aşmak kolay değildi. Yani, babamızın devletten aldığı maaşın, sünnet eti kadar bölümünün elinde kalacağı hiç kuşkusuzdu. Kısaca görünen oydu ki, babamla karşılıklı takaslaşacaktık, elimizdekileri. Kesimden bir iki hafta önce, giyotine gireceğimiz, pembe ortamlarda kulağımıza çıtlatılmıştı, adeta hayvanı ürkütmeden. Bir gün evin önüne, günde bir kez büyük şehre evrak taşıyan cip yanaştı. İçinden, lacivert renkte bir bisiklet indirildi, yanında meşin futbol topuyla. Babam, evin duvarına dayadı bisikleti, yanına da topu koydu. Bizim onu izlediğimiz yere geldi ve üçümüz birden bir anlam veremeden baktık sessizce.
- İşte, dedi, sünnet hediyeleriniz...
     Bisikletin selesi çeneme geldiğinden, sahibinin abim olacağı açıkça görülüyordu o an. Yani, top benimdi. Ama top diye bıyık altından gülüp geçmeyin. Meşin topun, top olduğu dönemlerdi. Daha hafta sonu alınan gazeteyle birlikte bedava top verildiği dönemler değildi. Topu olmayan mahalleler vardı büyük kentlerde. Küçük aklımla, bütün kasabanın, mutlaka en az bir kez şut atıp, benim de ayağımı sürmeden maç yapacağımız günleri düşünerek;
- Hayır! bisiklet benim, top onun..
demiştim. Babam sabırla, sesinin yumuşaklığını koruyarak, ona binebilecek kadar büyük olmadığıma dair dil döktüyse de, Nuh'lar, Peygamber haline dönüşemiyordu. Kendince, bu kadar para döktüğü bir anda, ortalık tatsızlaşmasın diye fikirler üretmeye başladı, kravatını yakasında gevşetirken.
- Tamam, bu senin, al haydi bin, dedi.                     
     Şimdi düşünüyorum, bir göz kapağını, mutlaka o an açıp kapamıştı abime doğru. Çünkü, bir timsah sessizliğinde itiraz etmedi.  Aldım bisikleti dayandığı duvardan, başladım eve doğru yürütmeye, üzerinde ben olmadan.
- Nereye?
- Eve!..
- Niye?
- Benim değil mi? İstediğim yere götürürüm.
- Ama bu saklamak için değil ki, binmek için...
- !..
- Nasıl binmeyi düşünüyorsun?
     Akıllı çocuktum, binmek için hamle bile yapmadım o an. Zaten köşeye iyice sıkıştırıldığımın bilincindeydim.
- Ben sürmeyeceğim ki.
- Eee...
- Davut'a söyleyeceğim, o beni gezdirecek.
- Niye abin değil?
- O beni gezdirmez. Davut'un bisikleti yok. O bisiklet sürmek için, karşılığında beni gezdirmeyi kabul eder.
- Abin gezdirmezse, ben gezdiririm seni istediğinde. Hem bak, bunun arkalığı da yok. Tek kişilik.
- Sen beni nasıl gezdireceksin, tek kişilikse?..
- Bak nasıl gezdiriyorum seni...
     Yıllar sonra da değişmedim, ama o yaşlarda da bir avuç adamdım. Güçlü elleriyle yakaladı, kartalın pençesiyle havalandırdığı kuzu gibi ve oturttu kral tahtı omuzlarına. Çocukluğumda en hoşuma giden şey, babamın omuzlarına ata biner gibi oturmaktı. Çocukların, babalarına duydukları azametten doğan hayranlık, bende bunun için iki kat olurdu, diğer çocuklara göre. Çoktan bisikletin üzerindeydik.
- Sen nesin ki? Bak şimdi, abine...
diyerek, zafiyet geçiriyor diye zorla içirdikleri balıkyağıyla orkinos yaptıkları abimi, kolundan savurduğu gibi bisikletin gidonuna oturttu. Yavaş yavaş, kasabayı şehre bağlayan yarı asfalt yola çıktık. Nedense çevre çok sessiz gelmişti, o ilkbahar akşamüstünde. Yol boyunca evlerden, insanlar gülerek balkonlara, evlerinin önlerine çıkıp, ağızlarını kıpırdattıklarını hatırlar gibiyim. Yolun iki kenarındaki ağaçları ufak ufak kıpırdatan akşam rüzgârı, yüzümü, kısacık saçlarımı yaladığındaki bakışlarımı, Sezar'a benzettim. En çok güldüğüm, geri dönüş manevrası için daldığımız askeriyenin nizamiyesindeki nöbetçiydi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, her an silahını bir yana bırakıp, birazdan düşecek akrobat grubunu çözmeye gelecek gibiydi. Ama asker yanıldı. Düşmeden, kahkahalarla tek katlı evimize dönmüştük, babam bu günkü deyişle, kasabadaki kariyerini hiçe sayarak.
     'Bir yerleri kestirtmeden' bu düğünün olup olamayacağı tartışmasıyla geçti günler. Acı günün geldiğini, o sabah annemin böbrek taşı düşürüyormuş suratından anladım.
- Ne oldu?
- Hiiç!..
- Ağlıyorsun ama sen.
- Sevinçten...
- Beni keseceklerine çok mu seviniyorsun?
- Evet!
- Ee, o zaman beni sevmiyorsun...
- Yok oğlum, kesmek dediğin, arı sokması gibi bir şey.
     Beni sokan arı beyinin, büyük şehirden gelen beyaz önlüklü, narkozu olmayan, kesilmiş iki deri parçasının ucunu, bildiğimiz kurdeleyle birleştiren biri olduğunu daha sonra anladım.
     Loş salona girdiğimde, salonun yanmamış ışıkları altında, ortaya kümelenmiş karaltıyı gördüm. Babamın elleri, nedense omuzlarımı daha bir sıkı tutarak, arkadaş gibi girdik salona.
     Haydi gel’ dediler bana, olabildiğince olanı biteni göstermemek için.
- Bir dakika, abim nerede?
- Ne yapacaksın abini?
- Bakıcam, ne yaptı o?
     Bir iki gölgenin kolları arasında, yatağa doğru götürülüyordu, örgüt üyeliğini daha kabul etmemiş öğrenci gibi. Babamın, çizgi filmlerdeki fareyi yakalamak için sırıtan kedinin dişleriyle, sahte sahte gülüşünü hatırlıyorum. Abime doğru dönüp;
- Bak, burada. Nasıl? Acımadı değil mi? Hah, haydi kardeşine söyle acımadığını. Arı sokması gibi, değil mi? Hı?..
     Bir ağlamada kullanabileceği tüm gözyaşlarını, gözünün retinasında hâlâ tutmayı başaran tombul çocuğa baktım. Aralanmış dudaklarının arasından gözüken sıkılmış dişlerinden, tıslayan bir nefes sesi çıktı.
- Hhıı...
- Acıyor mu, acıyor mu?
     Çevremizdeki kalabalık, bu kadar sessizleşebilir. Şimdi tamamlayabiliyorum görüntüyü. Arkamda biriken kalabalık, başıyla, eliyle, gözüyle abime 'hayır, hayır acımadı...' dercesine işaretler yapıyordu. Göz göze gelemedik, sadece kilitlediği çenesini yukarı doğru iki kez kaldırıp, acımadığını işaret edebildi. Tongaya düştüğümüzü artık küçücük beynim bile anlamıştı. Annemin hüngürtüleri, teyze kızlarının bir köşeden, nefeslerini eteklerinin altından hissettikleri köpekleri düşünerek zalimce gülüşleri, babamın tüm kaprisleri alttan alışları ve gülen dişleri. Başımın öne eğilişini bile hissedemedim. 'Oyalanmayalım' dercesine biri beni kafakola aldı. Başladım bağırıp çağırmaya;
- Oğlum, daha bir şey yapmadık ki!..
- Olsun, birazdan yapacaksınız.
     Aslında, olduğum yerden hiçbir şey de göremiyordum. Kafamı arkaya doğru çekiyorlardı, olanları görmeyeyim diye. Hatırladıklarım, çaresiz babamın ‘Baak!’ diye eline geçirdiği kolonya şişesini, havalarda sallamasıydı. Değil şimdi, o yaşımda bile dışarıdan belli olmasa da içimden kahkahalarla gülmüştüm, o kolonya şişesine. Sonra, beni sokacak arının kovanı olan kutu açıldığında, beni sokmak için haylice hazırlıklı olduğunu anladım; penslerden, bistürilerden... İlk pens darbesiyle, mazbut, terbiyeli ailemize yakışmayan, nereden öğrenildiği bilinmeyen tüm edebiyatı, arının suratına, harflerini bile atlamadan söylemeye başladım. İşlem bittiğinde, sünnetçinin kaçıncı kuşağına ne yaptığımı hatırlamıyorum. Anlatıldığına göre, o her sünnet çocuğunun yaşadığı, cinselliğini kaybetme korkusu, acı duygusunu bastırmış ve kendi kendime bağırıyordum.
- Gittii, gittii, anasını..... sünnetçisi.
     Çocuk beynimle, erkekliğimi kazanmanın, erkeklik organımı kaybetmekle mümkün olacağını kabullenemeyeceğimi kimse düşünmemişti o ana kadar. Su taşırken, testiyi kıran çocuk gibiydim.
- Erkek merkek olmak istemiyorum. Getirin, kestiğiniz gibi yerine takıın...
     Şu an bile kendimi haklı görüyorum. Çünkü, kimse bana  nereden, ne kadar kesileceğini de söylememişti. Ben, tümüyle alındığı inancıyla sünnetçinin yakasına yapışmış, bağırıyorum:
- Anasını, avradını... sünnetçisi, yerine dikmeden seni hiç bir yere bırakmam...
     Beni, sonunda karga tulumba, beyaz çarşaflarla özenle hazırlanmış, demir başlıklı, çift kişilik sünnet karyolasına yatırdılar. Çevreme emirler yağdırırken, kasabanın çocukları, ilk kez karşılaştıkları böyle bir itiraz hoşlarına gitmiş olacak ki, kıkır kıkır gülüyorlardı, birbirlerini dürterek. 'Erkek olacağız diye kandırıldık' bakışlarıyla yanımdaki şişmana baktım bütün hıncımla. 'Bağır ulan bağır, hatta daha fazla bağır. Ben bir bisiklet uğruna sattım kendimi, ağzımı açamıyorum. Benim yerime de bağır' dercesine bakan donuk, soğuk bakışlarını hiç unutamıyorum. En son hatırladıklarım, komşumuz ve benim can dostum, Havacı Albay Hüsnü Fatsi Amcanın, bir komutan olduğunu hatırlatır ses tonuyla bağırıp;
- Nerede ulan, bu çocuğun kestiğiniz çükü, nerede ha? Çabuk getirin... Hah, işte taktım, bak eskisi gibi yerli yerinde duruyor.
demesiyle, derin bir uykuya dalışımdı.
     Göz kapaklarımın uçuşur gibi açılmasıyla ağlamaktan gözyaşı pınarlarımın dibine çökmüş tortusundan olsa gerek; bulanık, loş, pembe, mırıltılı, ayak tıpırtılı, gevşeyerek gülen çeneli, koşuşturmacalı, mütevazı bakışlı, çatalların tabaklara, kadehlerin kadehlere vurduğu, kiminin papyon, kiminin takım elbiseli, japon etekleri hiç sarkmadan yere paralel duran küçük kız çocuklarla, suyla iyice ıslatılıp geriye taralı saçlı erkek çocuklarla, ayak baş parmaklarımı oynatınca kukla gibi oynayan mavi saten yüzlü, beyaz mitil kaplı yorganımla yüzyüze kaldım.
     “Casss…“
     Yarı aralık gözlerimi, tam dolunay gibi yapan baterinin büyük çanı, beni derin uykumdan da uyandırmış olacak ki, “Bir iki kuple de bunlara mı okusam?” diye iç geçirmeme rağmen, küfür etmekten yorgun düştüğüm ve benim için bir tatmin sağlamadığını anladığımdan, ağzım bir süre öylece açık kaldı.
- Ay canıım, uyandın mı sen? Nasılsın?      
- ?…!…
- Uyandı, uyandı…          
- Kiim?        
- Küçük oğlan. Büyük zaten uyanık, hiç uyumadı ki..
- Nasılsın? Nasılsın?           
- Nasıl oldun?          
     Haşlanıp soyulmuş, sarısı alttan gözüken yumurta gibi olmuş gözlerimi, başımı çevirmeden bir sağa, bir sola, bana her soru sorana anlamsız, soğuk bakışlarla hızla oynatıp durdum.      
- Bunlar da kim?          
- Misafirlerimiz. Aşk olsun. Dayıların, teyzelerin, komşularımız, ahbaplarımız… Yoksa tanıyamadın mı onları?
- Onları sormuyorum. Şu acayip kıyafetli adamlar…    
- Kiim? Haa, orkestrayı soruyorsun sen.        
- Neey?        
- Orkestra… Orkestra Yani müzisyenler.  
- N’apıyorlar? 
- Dinlesene canım, bak alafranga melodiler çalıyorlar.        
- Bizim sazcılar gibi, öyle mi?      
- Evet, aynen öyle.
- Ne zaman gidecekler.             
- Ayy ne biçim laf o öyle? Adamlar daha yeni geldiler. Bizlere şarkılar söyleyecekler. Sahi, bir isteğin var mı onlardan?       
- İstediğimi yapacaklar mı?             
- Tabii oğlum, onlar senin için geldiler bu akşam buraya.              
- O zaman diğerleri gibi, masalarına geçip otursunlar. 
- Bak, bak, bak...  
- Sahi, siz onları nereden tanıyorsunuz?              
     Daha sonraları öğrendiğime göre; orkestrayla, kimi geceler takıp takıştırılıp kırkırdayarak gidilip, yalpalayarak gelinen doktor öyküleri sayesinde, adeta akraba haline gelmişlerdi. O yıllarda çocuklar, her yere el çantası gibi ordan oraya taşınmazlardı. Yasak yerler sıralamasında öncelik, doktorlarındı. Akraba olmayanların nikâhları, ‘yalnız büyüklerin olduğu’ toplantılar, ziyaret ya da ziyafetler ilk ağızda sıralanabilirdi.
- Bu beyefendiler zaten burada çalışıyorlar, garsonlar gibi. Yoksa beğenmedin mi?
- Şu arkadaki eli sopalıya söyleyin, o tencere kapaklarına yavaş vursun. Başım şişti.       
- Olur mu canım?
- Siz demediniz mi “İstediğini yapacaklar” diye?  
- “Sizin istediğinizi” değil “İstediğiniz şarkıyı çalacaklar” dedim oğlum.            
- Anne.
- Efendim yavrum!          
- Bunlar, bizim radyonun içindekiler değil, di mi?   
- Yok yok, değiller, hı hı hı...     
- Hani şu öğlen ajansından önce çalanlar…    
- Yok dedim ya oğlum. Hıh hıh hıh... Bizimkiler evde seni bekliyorlar.        
- Anne.       
- Yine ne var?
- Bizimkiler daha iyi çalıyorlar ama, di mi?         
- Tabii, tabii. Bizimkilerin üstüne var mı? Hem şimdi beni dinle. Dayının bu gece sizlere bir süprizi var.
- Neymiş?          
- Sonra.     
- Hayır, şimdi.     
- Çocuğu üzme.      
- Peki peki. Sizlere ünlü komikleri getirtmiş bu gece.           
- Niye?       
- Bizi güldürürler diye.          
- Niye dayım getirmiş. Kendileri gelemezler miymiş?
- Niye gelsinler ki, durduk yerde?     
- Anlatamadım sana. Niye Dayım getiriyor?
- Demiş ki, “Yeğenlerim sünnet oluyor, düğünümüze gelir misiniz?”.
- Onlar ne demiş?
- Hay hay, demişler.               
- Babam deseydi gelirler miydi?         
- Gelirlerdi gelmesine de… şey… Daha fazla para isterlerdi mutlaka.          
- Çok mu?
- Çook.    
- …Peki, bizi niye güldürüyorlar?         
- Gülüyoruz, eğleniyoruz… mutlu oluyoruz.         
- Yani bizleri güldürüp, mutlu etmek için üste bir de para mı istiyorlar?            
- E, tabii canım, bedava yapacak değiller ya?
- Onlar olmazlarsa mutlu olamaz mıyız?        
- Oluruz, oluruz tabii ki. Onlar, yalnız güldürüyorlar. Asıl, mutlu olanlar bizleriz.           
- Pekii. Onlar olmazlarsa, bizler gülemez miyiz?       
- Biraz zor olur. Ne bileyim işte! İnsanın kendi kendine fıkra anlatıp, güldürmesi biraz zor olur. Bana bak. Senin bir tarafın kesildikten sonra aklın çok mu çalışıyor ne?
- Anne!.. Şapkam yok... Çalmışlar…
- Yok yok, çalınmadı. Yorganının altında.          
- Ama ezilir. Hemen çıkaralım oradan.             
     Resimli romanlarda görülen, Nevada çöllerinin ufkunda masa dağları silüeti gibi duran yorgandaki düzlüğü; şişman, tombul parmaklarıyla darbukacı gibi tıklattı.          
- A, orama ne oldu böyle? Kocaman, tahta gibi olmuş. Şişmiş. Anne, bir baksana, kan mı oturmuş ne?
- Yok oğlum, işte o senin sünnet şapkan.
- Ne işi var orada peki?
- Bir tarafını koruyor.           
- …?… Niye? Kesilince, çok mu kıymetli oluyor?    
- Yok yok. Yorganın değince acıtmasın diye.             
- Donum var ya?
- Ama şimdi donun yok ki altında.          
- Nee? Yok mu? O zaman kıçım gözükecek.       
- Gözükmez gözükmez, merak etme sen.            
- Hani donumu helanın dışında çıkarırsam, o anlattığın hikâyelerdeki adamlar bitiverirdi ensemde.        
- Yalnız bu seferlik. Hem yanında biz varız. Bir şey olmaz, korkma sen.                          
- Yani, artık sizin yanınızda donsuz dolaşabilecek miyim?                  
- Yok yok. Bir tarafın iyileşene kadar. Sonra yine eskisi gibi.          
- Anne.        
- Efendim.              
- Oram, yine eskisi gibi olacak mı?
- Tabii. Hem de eskisinden daha iyi olacak.          
- Anne.   
- Efendiim.
- Çok kestiler mi?              
- Gerektiği kadar. Dedim ya, ucundan küçücük bir parça.     
- Bir kere bakayım mı?               
- Olmaz.     
- Niye?
- Şimdi kötü gözükür sana. Haa, dur senin dudaklarını suyla ıslatayım biraz. Çok kurumuşlar.            
- Niye?                 
- Niyesi var mı? Bu gece birşeyler yiyip içmeyeceksin ya.           
- Yok ya. Niyeymiş?           
- O zaman çişin gelir.        
- Onu da mı yapmayacağım?         
- Bu gece değil. Yarın.  
- O kadar tutamam ama.             
- Hirbir şey yemez, içmezsen zaten ihtiyacın da olmaz.       
     Kopan alkış, teneke trampete inen son baget darbesiyle noktalandı. Liyakat madalyası alıp da sahne basamaklarından yerine dönen, parasız ama onurlu insanların gururlu yüzleriyle masalarındaki yerlerine oturdular; kiminin yaşı, kiminin ruhu genç olanlar. Yaşlı tontonların; sıcaktan mı, yaşlarına göre fazla gelen hareketlerden mi, alınan alkolden mi, yıllarca yan yana olmalarına rağmen bir türlü birbirlerini kucaklamak isteyip de yapamamalarının getirdiği açlığı doyurmaktan mı bilinmez, kızarmış tavuk gibi olmuş suratlarından, boncuk boncuk terler süzülüyordu gıdılarına doğru. Siyah üzerine beyaz çizgili kruvaze takımlı delikanlılar ise, küçük yerlerin gözde kızlarına dokunabilmenin keyfiyle yaşamlarında bu şımarıklığa bir kez daha katlanamayacaklarını bilseler de, sivri topuklarının üzerinde zorlukla yürüyen “küçük hanfendileri”, masalarındaki babalarının yanlarına taşıyorlardı. Paşa şoförlerinin kıvraklığıyla yapılan teşekkürler, “küçük hanfendi”lerine hiç zarar verilmeden gönüllerinin yapılmasının bir insanlık borcu mütevazılığı izlenimi veriyordu. Uzaklaşılırken, ucu sivriltilmiş kurşun kalem bakışlı babalarla hiç göz göze gelmeden.         
     İçeriye, o zaman ilk kez gördüğüm müzik aletleriyle Sanat Müziği sazcıları girdi. Ayaktaki kemancı, oturan diğer arkadaşlarının bardaklarını, kemanının ucuyla su doldurur gibi eğilerek bir sağa, bir sola döndü, tükürüğüyle parlayan altın dişlerini gösterecek kadar açılmış dudaklarıyla. İşte o an, aynı konuşmayı arka arkaya tekrarlar gibi duyulan sesi ilk kez duydum.         
     “Sahnelerimizin yetiştirdiği… ği…ği… nadide… de...de, pırlanta… ta…ta… sanatçı... Ve karşınızdaa… daa…da  Seviim Gülaçmaaazz… azz…azz…”                  
     Erkek ellerden çıkan şiddetli alkışların baskısıyla kadınların isteksiz el çırpmaları arasından, üzerine masa örtülerini bağlamış, dudakları kırmızı mı kırmızı, saçları sarı mı sarı, gözleri siyah mı siyah bir kadın, dişlerine ruj bulaşmış gülüşüyle; bir eğildi bir doğruldu, onu  coşkuyla alkışlayanlara doğru kırıtarak yürürken. Her eğilişinde, elbisesinin açık yakasından taşan karpuz büyüklüğündeki memeleri, adeta yerlerinden fırlayıp da düşecek diye erkeklerin yürekleri ağızlarına geliyordu. Kısık gözlerle, memnuniyetsiz, kaykılmış, kapalı ve kıskançlıktan iyice incelmiş dudaklı kadınları, gözleriyle avlayıp, inadına o yöne doğru bütün hızıyla eğiliyordu. Karpuzların kabukları her an çatlayacak gibi olduğundan, sinirler iyice geriliyordu. Hüngür hüngür ağladıkları yaygarayla kahkahalar koparıyorlardı, su dolu kavanoza düşmüş gibi parlayan gözleriyle.
      “Açmaam, açaamaam…”
      İlk şarkıya böyle başladı. Biraz evvelki hoplayan zıplayanlar durulmuş, oturdukları beyaz örtülü masalarda sessizleşmiş, belli belirsiz iki yana hafif hafif sallanıyorlardı, şarkının ritmine uyarak.
     “Çüünküü... deriin, deriiin…”      
derken, göz göze geldiği erkeklerin çoktan Ceneviz ticaret teknesi gibi dibe vurduklarını biliyordu, yanlarında yara bantı yapıştırılmış parmak gibi oturan ince dudaklılara çaktırmasalar da.
     “kii... kanıyooor kalb üüüzerindeee…”
     Göz göze geldiği kadınlar, içlerinden “namussuz” diye haykırırken, ‘u’ harfini seslendirir gibi dudakları fiyonk olmuştu sinirden.
- Anne.           
- Efendim canım.        
- Bu kadının söylediklerini kim tekrarlıyor?
- Kim olacak? Yine aynı hanımefendi.      
- Ama ağzı kıpırdamıyor ki...
- Yok yok, yanılıyorsun.        
- Olur mu? O ‘a’ diyor, birileri de ‘a’,’a’ diye yineliyor söylediklerini arkasından.       
- O mu? Mikrofondan olsa gerek.         
- Yani, mikrofonun içinde birileri mi var, söylediklerini tek tek tekrar eden.         
- Iıııı… Onun gibi bir şey.      
- Saygı değer… ğer…ğer… hanımefendiler… ler…ler… beyefendiler… ler…ler… Hepinize iyi geceler… celer…celer… Hepiniz… niz…niz... hoş… ş…ş… geldiniz… niz…niz… İki küçük yavrumuza… uza…uza… geçmiş olsun der… er…er… bahtlarının açık olmasını canı gönülden… den…den… dilerim… im…im… Şimdi… di…di… onlar için bir eser okuyalım hep birlikte… te…te… Sensiz kalan gönlümde… de…de… bil ki hayat virane… ne…ne…                 
     Şak… şak… şak…”
- Anne.      
- Söyle canımın içi.         
- Bu şarkı bizim için mi?      
- Evet yavrum. Öyle dedi ya.       
- Haaa…     
- Niye, beğenmedin mi?     
- …Viran ne demek?     
- Yıkık, dökük, kullanılmaz…    
     Demek ki, halimiz dışarıdan da çok kötü gözüküyordu, üzerimizdeki onca yatak, yorgan, çul çaputa rağmen.        
- Abii…    
     Göz bebeklerinin her birinin içine şarkıcı kadının bir karpuzunu doldurmuş, yanımda yatan şişman, kırmızı dudaklara sabitlenmiş bakışlarıyla salyalı ağzının kenarından mırıldandı keyfi bozulmuşcasına:         
- Hııı…     
- Abi.     
- Ne var?        
- Senden bahsediyor.       
- Hııı…      
- ‘Viran olmuşsun viran’ diyor sana.        
- Sus lan.        
- Anne.       
- Yine ne var?        
- Bu şarkı benim değil, abimin di mi?       
- Peki öyle olsun. Ama sus şimdi.   
- Anne.
- Ay şimdi çıldıracağım. Ne var?     
- Peki, benim için ne söyleyecek?      
- Bilmem ki?
- Benim ki ‘viran’sız olsun ama.        
- Olur, söyleriz.       
- Anne.     
- Özellikle mi yapıyorsun, annen en sevdiği şarkıyı dinleyemesin diye? Söyle n’oldu yine?    
- Bana ‘Katibim’i söylesin. Hani ’eteği çamur…’
     İlk kez giydiğim ve o yaşlarda benim için kadınlığı simgeleyen uzun, beyaz keten sünnet entarisiyle nasıl erkek olabileceğimi bir türlü kestiremiyordum. Erkeklik organımı kestirip kadın gibi olacağım için mi bu giysiyi giydiriyorlardı ya da etek giyenlere niye ‘erkek’ demiyorlardı? Şimdilerde anlaşılamayan bir nokta da, bunları anlattırabileceğim hiç kimse de yoktu. Yani fiziksel olarak varlardı da, anlatıma gelince yok oluyorlardı. Dedim ya, yalnız sevgi alışverişinde ve ihtiyaçlarımı sabırla karşılamanın dışına taşmayan annem ve onun da, benim de, şişmanın da tabi olduğu en büyük otorite babam; bu tür konularda adeta üç maymunu oynuyorlardı. Ne öğrenirsem sokak aralarında, kulaktan dolma, geçtiği kulak sayısı oranında abartılı, kimi hayali, ama içinde de mutlaka gerçek payının bulunduğu bilgiler.’…Katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır… Katibimin setresi uzun, eteği çamur…’          
- Söyler mi, ne dersin?
- Söyler, söyler.    
- Ya söylemezse?
- Söyler söyler, meraklanma.     
- Ya bilmiyorsa?     
- Oğlum sus. Şu güzelim şarkının içine ettin. Hem bu şarkı, aynı zamanda senin için.       
- İstemiyorum. Ben bunu beğenmedim.
- O zaman sus ve yalnızca dinle.      
     Yankılanan şarkıyı, sulu gözlerini kırpıştıra kırpıştıra dinleyen annem, huşu içinde iki yana başını sallıyordu, ibadet edercesine. Zaman geçiyor, sözlerinin anlamını tam anlayamadığım şarkılar, arka arkaya patlıyordu o yaz akşamı. Uykumun gelmesi bir yandan, söylenmeyen ‘katibim’ bir yandan, iyice huysuzlaştırmıştı beni.          
- Hepinize… ze…ze… güzel günler… ler…ler…, mutlu geceler… ler…ler… herşey gönlünüzce olsun… sun…sun...  Allahaısmarladık… dık…dık…              
     “Şak… şak… şak…”
- Anne.     
- Aman, dur, dur.   
     Şak… şak… şak…”     
- Anne.    
- Dur oğlum, biraz sabret. Şu alkışı bir bitirelim hele.   
- İş işten geçiyor ama anne.     
- Sen ne diyorsun bakiim? Hiç olmazsa böyle bir günde huysuzluk yapma.      
- Bitti mi, gitti mi?
- Evet. Bitti ve gitti. Haydi gözün aydın.    
- Geri gelmeyecek yani?    
- Tabii ki. Sabaha kadar duracak değil ya burada.     
- E hani, ‘katibim’i söyleyecekti?     
- Unuttu herhalde.    
- Söylemedik ki unutsun.       
- Bir daha ki sefere artık.       
- Bir daha mı sünnet olacağım?       
- Aman, Allah korusun.     
- E, ne zaman söyleyecek o halde?    
- Ben sana evdeki radyomuzdan dinletirim, hem de Müzeyyen Hanımın sesinden.     
- Bana ne, bana ne. Ben ‘Katibim‘i istiyorum. Bana ne, bana ne.         
- Oğlum, şımarma...
- Aaauuu… Hani ‘Sizin için yemek vereceğiz’ demiştiniz, bir lokma yedirmediniz ‘kakan gelir’ diye. Herkes bütün gece lıkır lıkır gazozları, suları içti, benim ise dudaklarımı mendille ıslattınız ‘sonra çişin gelir’ diye. ‘Sizin için eğlence yapacağız’ demiştiniz, bir ‘Katibim’i söylettiremediniz içkiyle iyi gitmez diye. Elalem hopladı zıpladı bütün gece, beni yerimden oynattırmadınız ‘bir tarafın acır’ diye. Yastık altına gizlice sokuşturulan paraları aynı gizlilikte ‘Yastığını düzelteyim de rahat et’ el çabukluğuyla anında yok ettiniz, ‘Bizim için yapılan düğün’ masraflarını karşılamak  için. Baksanıza, elimde kala kala bir ’meşin top’tan başka ne kaldı  ki? Ben bunun için mi bir tarafımı kestirttim? Bunun için mi erkek oldum? Bakın kalkıp evlerine gidenlere. Kimin umurunda beni fazla mı kestiler, az mı, artık erkek oldum mu, olmadım mı? Bana ne ya, bana ne. Ben oynamıyorum işte, oynamıyorum. Aaauuuu… Aaauuuu…
"fesleğenin kokusunu okşamak" - 2004
Sevgilerimle...
ahb
 
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Kelimeler Kifayetsizdi, Şimdi Sahipsiz Kaldı

Bugün Ustalardan bir Ustayı yolcu ettik.
En azından vaad edilenler gerçekse, gittiği yerde buluşacağımız garanti ve
benim bundan hiç kuşkum yok. 
Güzel yanıysa, 
ben gidene kadar O, Orhan Veli'nin orada yazdıklarını 
çoktan seslendirmiş olacağı. Kısaca, hazıra konacağım.
Övünmeme neden olansa, 
okuduklarımdan Kenter Kardeşlerle aynı ilkokul mezun olmam.
Kısaca; 
hatırladığım aynı paspas kokusunu, aynı tebeşir tozunu, 
bahçede takılınmış aynı tümseği hatırlamaları...
Ve bütün bunlar bana hep onlara,
diğer insanlardan bir parmak daha yakın hissetmeme neden olmuştu.
Çocukluk aklımla; onları, daha erken severek sevdayı uzatmıştım. 
Öyle bir Orhan Veli olmuştu ki; kendi bir garip Müşfik Kenter'e dönmüştü,
tıpkı Genco'yu Nazım Hikmet zannetmek gibi.

Hüznü de, neşeyi de onda bulmanın mümkün olması,
okuduklarını kendi yazdığı izlenimi verirdi,
okurken yazarcasına.
Ya da yazanın, adeta o okusun diye yazdığı inancına kapılmamak, 
hercailik olurdu.
  
"Kelimelerin kifayetsizliği"ne sığınarak;
Usta yanında söz edebilmek için, önce Usta olma gereğinin bilinciyle
yalnızca susuyor ve 
onun sesindeki "hoş sada"nın matemini dinliyorum. 
 
Sevgilerimle...
ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

12 Ağustos 2012 Pazar

Beyaz At Şimdi Geçmiş Buradan

4 ağustos günkü güncemde sizinle, geçen yüzyılda yazdığım, ilk kitabımdan bir öyküyü paylaşmıştım.

Bugün Olimpiyatları seyrettiğim kanalda yayınlanan bir reklamla karşılaştığımda, adeta bu öykünün ilk bölümünü yaşadım. Ve sonunda bulduğum bu 40 saniyelik reklam filmini, defalarca seyrettim. Yazılanlar görselleştirilmiş olsa, bu kadar yazana yakın ve sıcak gelebileceğini düşündüm. 

Ancak aynı çalma listesine bağlı sıradan diğer görsele geçip de, bu fimin yapım aşamasının kısaca anlatıldığı bölüm başladığında, öykünün ikinci bölümünün farklı sürümüyle örtüşmesini hayretle izledim. Sanırım bir tatlı tesadüf. Tabii ki bütün bu içine düştüğüm durumun benim için ne ifade ettiği, öykünün "bakalım bizim deli oğlan ne yazmış bugün, neler saçmalamış..." denmeksizin okunabilmişse anlaşılabileceği kuşkusuz. Kısaca; farklı mekanlardaki yaşamların, kültür, din, dil, dünya görüşü, alışkanlıklar, tutkular, saplantılar farklılık gösterse de, duygular değişmeksizin "insan her zaman insandır..."a gelip dayanması konusu, yakaladığımı zannettiğim kıspetin paçası olduğu noktasına taşıdı beni. Bir tuhaf mutluluk, yaşarken hissettiklerim. Ya da tüm özetlemeye çabaladıklarım, anlaşılmazlığından yakasını bir türlü kurtaramayıp anlatılamamışsa, ha çarşamba ha perşembe fark etmez, "bakalım bizim deli oğlan ne yazmış bugün, neler saçmalamış..."ın devamı anlamından öteye geçemeyecektir; duvarına sırtımı dayadığım yel değirmenlerinin gölgesinde şekerleme yaparken, Rozinante'yi, Sancho Pança'yı, güzeller güzeli Dulsine'yi bekleyen Don Kişot'tan beş kuruşluk farkım olmaksızın.


Eğer ki, "haydaaa!" diyerek aynı kıspet paçasının yakalandığını görebildiyseniz; öykünün benim olmadığını anlamışsınızdır. Zira öyküyü yazan kalem yaşam. Bense yalnızca; zaman, mekan içinde yakalayabildiğim yaşamın terelmiş parçalarını sabitleyebilmek, duvarıma asabilmek, kaçmasın diye tasmalamak adına matbulaşsın diye yazıya döküyorum.

Sevgilerimle... 

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Beyaz atlı şimdi geçti buradan

     Halbuki söyleyeceği cümle, 'bir, iki, üç' demek kadar kolaydı, bunca ıkınmasına rağmen. Ama bir türlü olmuyordu, yahut beceremiyordu. Çevresinden 'Bunu söyleyemeyecek ne var ki?' denmesinden hiç etkilenmiyorsa da bu baskılar, olsa olsa her insanda bulunan ondaki aşağılık duygusunu biraz daha şişirmekten öte gidemiyordu.
      Kimseler bilmiyordu, onun geceleri düşlerinde, düğmeleri çözük beyaz gömleğini havayla yelken gibi şişirerek, tepelerden aşağı doğru koşarken avaz avaz bağırdığını. Naraları ağzından tükürükler saçarak çıkarken, boynunun damarları 'yaşıyorum' dercesine, fincanları kırılmış elektrik direklerinden düşmüş yüksek gerilim telleri gibiydi. Gün içinde söylemesi gerekenlerin iki katını haykırıyordu karşıdaki ovaya. Kelimelerini, yanından geçtiği ağaçların dallarına, kayaların sivri uçlarında parçalanmış olarak takıldığını görüyordu. Engelleri geçenlerin, önündeki ovaya doğru mitralyöz parçaları gibi yayıldığını gördükçe, sözlerinin yerini bulduğu inancını duyup, huzura kavuşuyordu. Tepelerden bu inanılmaz hızlı inişi bitmiyor, o ovaya süzüldükçe aradaki mesafe hala kapanmıyor, bir türlü düzlüğe kavuşamıyordu. Her gece düzlükte bekleyen beyaz kısrağa binmek için sıçraması onu uykusundan uyandırıyordu.
          Birkaç kez, arkadaşlarının ısrarlarına dayanamayıp hekimlere gözükmüştü. Bir tanesine, neyi diyemediğini anlatmaya çalıştıysa da, beceremedi ya da doktor anlayamadı. Diğeri anladığında, çocukluğunda yaşadığı bir öyküye dayandırmak için olmadık yerlere sürükledi onu, hırpalayarak. Bir kez olsun, özrünün nedeninin adam olduğundaki çocukluğunda oluştuğunu anlatamadı.
       Komşuları onu bir hocaya gösterdiler. Ondaki göbeğin pürüzsüz ayva gibi olmaması, hele hele kılları aralayıp da dua yazmak üfürükçünün hiç işine gelmediğinden,  'Kilidi çözmek lazım' diyerek, yardımcılarına kurşun döktürüp işi bitirdi. İltihabın daha kuvvetli antibiyotikle tedavi edilmesi gibi 'Bir ay sonra gel. Eğer çözülmemişse, daha kuvvetlisini yaparız' diyerek, bir sonraki vizite ücretini de garantilemişti.
        Söyleme özründen dolayı çoğu kez karakollarda sabahlayıp, mahkeme kapılarında süründü. Polisler onu tanıdıklarında, artık onu kapıdan geri çevirmeye başladılar, 'Bu akşam başka misafirler geliyor, sizleri müsait bir gün kabul edelim.' dercesine. İlk zamanlar, polisler onu konuşturmak istiyor, o özründen söyleyemiyor, polisler ısrar edip sorguyu uzatıyor, vücut dirençleri alt düzeylerde seyrediyor, revir, hastane derken özrü onun bu kez de tedavi edilmesine engel oluyor, kendi haline bırakıldığında diriliyor, yeniden sorguya devam ediliyor, sonunda mahkemeye çıkarılıyor, özrü orada da onu ifadesi alınmak üzere ikinci kez mahkemeye mukavemetten açılan dava için nezarete geri gönderilmesiyle, başlanılan yere geri getiriyordu. Böyle bir özrün varlığını bilen bir dostun tanıklığıyla yeniden kendi yaşamına dönüyordu. Tabii ki bu yaşananlar, ne sorgucuda, ne katipte, ne hakimde, ne hekimde.., yani kimsede derman bırakmıyordu, kendisini saymazsak.
        Güneşin, çiçeklerin onun için açtığı, gökyüzünün onun için mavi olduğu, kır çeşmelerinin onun için buz gibi aktığı, kadınların onun için güzelleştiği bir gündü. İçindeki coşkuyu, suya, toprağa, gökyüzüne atmak istiyordu, tıpkı düşlerindeki gibi. Nasıl ve ne zaman yaptığını bilemeden, göz alabildiğince yeşilliklerin içinde otu bin senede tükenmeyecek gibi çayırlarda otlayan, kalçalarını savurtarak yürüyen koyun sürülerinin, delifişek gibi akan buz gibi dere sularında serinlediklerini seyrettiği bir minibüsün içinde buluverdi kendini. Belli ki o gün otogarın yanından geçerken kahyaların ısrarlarına karşı koyamayıp, hayat pahalılığını protesto eden son kerteye gelmiş memurların polis tarafından toplanması gibi araca bindirilmişti. Bir kısım yolcular, şehirden yaptıkları alış verişleri hala tartışıyorlardı kendi aralarında. Alınanlar, alınmayanlar, alınamayanlar, hayaller içinde köy kahvesinin önündeki meydana bir toz bulutu içinde adeta kondular. Boğucu sıcak, havayı nefes alınamaz hale getirmişti. Yanında oturan yaşlı karıkocaya ayak uydurup, minibüsten kaçarcasına, kahvenin önündeki sulanmış çiçeklerin artan sularından cıvımış çamura atladı. Akşamdan boyadığı iskarpinleri, sayasına kadar çamurun içine batmıştı. Çok kötü bir şey yaptığı duygusuna kapıldı ilk anda. Kara gözlerle bakıştı, bir şeyler anlatmadan anlamaya çalışırcasına. Hiç kimsenin umurunda değildi bir karış çamura batmış ayakkabılar. Rençber Veli'nin 'Biriyle ilk karşılaştığımda, önce ayakkabılarına bakarım. Benim için...' diyecek hali yoktu. Ayakkabılı olması onun için yeterliydi. Tut ki baktı, tut ki ayakkabısı yoktu. O zaman aklından şu sessiz konuşmalar geçecekti. 'Üleen, Bu herife nereden çarık bulacağız, hiç birimizin ikincisi yok ki, verelim.' Çopur yüzlerin içine oyulmuş, bakıldığında ne demek istediği kolaylıkla okunabilen gözlerden yaşama dair bir şeyler yaptığını hissetti; buranın neresi, onların kimler olduğuna aldırmadan. Aklına bile gelmedi, Memet ağanın bilmem hangi bankaya girdiğinde aldığı hizmetler, alacağı arabayla düşlerini nasıl gerçekleştireceği, biriktirdiği kuponlardan tabak takımı almanın heyecanı; suratındaki kıllara bakıldığında hiç üç bıçaklı jileti, hiç sürdükten sonra ferahladığı tıraş kokusunun olmadığını ya da karısının şu an çimen lekesini kendine dert ettiğini konduramadı o sabit bakan siyah gözlere.
- Hoş gelmişsin beyim.
- Hoş bulduk !
      İki yana açtığı, çamurlara batmış ayaklarına palet takmış kumsalda yürür gibi kahvenin basamaklarına yöneldi.
- Gel beyim, şöyle buyur, bi soluklan.
- Teşekkür ederim.
- ...
- Burası neresi?
- !.. Yamaç Köyü!..
- Çok güzel bir köy, her yer yemyeşil. Bence buranın adı Yeşilköy olmalıydı.
- Hee.. Hee..
- Adını nereden almış ki?
- Ner'den alacak ki, köyün ardındaki yamaçtan.
- Arka tarafta yamaç mı var?
- Hee.. biliyorsun sandık. Görmek istersen, bizim oğlan seni götürsün.
- Olur gidelim..
- Beyim, hiç olmazsa çayını bitirs..
- Hüüp, bak bitti bile.
- Eh sen bilirsin. Seyit, Seyit  bak emmin yamaca gitmek istiyormuş.
- Geldim emmi, geldim.
      Saçları üç numara kesilmiş başı, öne eğilmiş güçlü bir boğa gibi önünde durdu. Aynı çeviklikte arkasına dönüp,
- Emmi, arkamdan kop gel.
- Yavaş git, yavaş. Ben senin kadar genç değilim.
      Meyve ağaçlarının arasına gizlenmiş evlerin sıvası dökülmüş bahçe duvarları arasından kıvrılırken, önlerine çıkan küçük kaz kolonilerine paçasını kaptırmamak için ebecilik oynar gibiydi. Yanaklarına sürünen kızarmış mis gibi kokan elmaları ısırmamak için kendini zor tuttuğunu anında anlayan üç numara saçlı boğa, çadır tiyatrosunun sihirbazı edasıyla kopardığı elmayı uzattı. Hemen elinden alınmadığı için beğenilmediği kaygısıyla pantolonuna sürterek parlattı, temizlendiği inancı içinde. Elmadan çatlatılarak alınan lokmadan tatlı sular dudağının kenarındaki kıvrımlardan çenesine doğru akmaya başladı. Erketeye yatmış kenar mahalle delikanlısı gibi gözleri bir sağa bir sola gidip geliyordu. Aniden koluna siliverdiğinde ağzını, birilerinin 'Yapılır mı?' diye uyaracağı korkusunu içinde yaşayarak, adımlarını olduğundan daha hızlı atmaya başladı, oradan hemen uzaklaşabilmek için. Köy evleri seyreldiğinde, bitirdiği elma çöpünü hala avucunun içinde baş ve işaret parmakları arasında tuttuğunu hissetti. İçindeki, çöp tenekesi aramasıyla, elmayı nereye atacağı çelişkisi duygularına bir başka boyut daha kazandırdı. Düz tarlanın ortasından geçerken, elma çöpünü daha evvel bir duvarın gediğine sokuşturduğu için kendini daha rahat hissetti, yenmiş elma sürülmüş tarlanın ortasında sırıtabileceğinden. Tarlanın bitiminde yemyeşil dizilmiş ağaçları gördü. Dalları, ocaklarda yakılmak için budanmış ağaçlar, daha çok toprağa batırılmış erkeklik organlarına benziyordu. Her biri sanki, girilmez sokaklardan geçmenin cezasını çekiyorlardı. Bu, erkeklerin toplumsal olgulardan çok genlerinde bu duyguyu taşıdıkları izlenimini veriyordu. Güneş ışığı, çevredeki ağaçlar tarafından gölgelendiği için büyükbaş havyan dışkıları, mayın döşenmiş tuzaklar gibi aniden önünde beliriyordu. Uzaktan Erzurum bar oynar gibi yürürken, arasıra mayın kazaları yapıyordu. Çamur ve mayın parçaları ayakkabılarının çeperlerini süslü küçük çukulatalı turtalar gibi bezemişti.
- Emmi, az ilerisi yamaç, ben biraz çırpı toplayacağım tandır için, anam istedi de. Sen istediğin gibi dolan, yolu nasıl olsa öğrendin.
- Hah, tabii, tabii.. kendi başıma dönerim.
     Sanki parlayan gözleri, her gece düşünde gördüğü koruluğa bakıyordu. İleride kayalar olmalıydı. Yöneldi. Gerçekten kayaların uçlarını gördü. 'Tamam' dedi, 'bu kez yaşıyorum, düş değil'. Koca taşların arasında dengesini sağladığında iki elini ağzına siper etti ve yüksek sesle bağırdı.
- Heey..
       Birkaç saniye sonra sesi aşağıdaki vadide yankılandı. Sesine yanıt gelmeyince, bu kez daha güçlü bağırdı.
- Heeey.. 
&
    Artık çok kolay söyleyebiliyordu, söylemek ne demek adeta haykırıyordu. Tüm bedenini kaplayan ter, alnından boncuk boncuk şakaklarına, oradan da çenesine süzülüyordu. Üstelik, sesi de çatlamıştı bağırmaktan. Kayaların arasından aşağı doğru süzülmeye başladı yavaş yavaş. Bağırırken ses tonu gittikçe inceliyor, gittikçe yükseliyor, aynı oranda adımlarının sıklığı da artmaya başlıyordu. Artık, önünde az da olsa genişleyen küçük patikadan daha rahat inebiliyordu. Koşma hızını iyice artırdı. Nefesi, koşmasına mı, bağırmasına mı yetmesi gerektiği arasında bocalayıp durdu. Saç diplerinde çağlayana dönüşen terine ve ağzından saçılan salyalara, gözyaşları karışmaya başladı, tahin pekmez gibi. Artık düzlüğü olduğu yerden rahatça görebiliyordu. Üstelik, koştukça ova ona yaklaşıyordu. Düzlüğün başındaki top ağacın altında bir beyazlık farketti aniden. Sarsıntılı inişinden, ne olduğunu seçemedi. Yavaşladıysa da titrek görüntüyü netleştiremedi. Çaresiz durdu, iyice görebilmek için, gözlerini kıstı. Gördüğü beyazlık bir hayvan bacağıydı. Yanaklarından süzülen kaplıca sularının aniden kuyu suyu soğukluğuna ulaştığını hissetti. Görünen beyaz ayaklardan biri, dizinden kıvrıldı, sonra toynağının ucuyla yere birkaç kez vurdu. Diğer toynak, toprağı eşeledi. Dört ayak yere basılı olarak kısa süre bekledi. Aniden ağır adımlarla yürüdü, sonra yine durdu. Hayvanın üst kısmını göremediğinden, ne olduğu hala anlaşılamıyordu. Birden, kasları istem dışı olarak onu tepeden aşağıya doğru yürütmeye başladı, üst kısmını da görebilmek için. Hayvanın aniden kısa mesafeyi koşup durmasıyla, yokuş aşağı inişi çakılıp kaldı. Gördüğü dünya güzeli otlayan bir beyaz kısrak, kuyruğunu bir sağa bir sola sallayıp, sineklerini kovuyordu. 'Bu sefer, bu sefer benimsin, sana bineceğim.' diyerek başladı deliler gibi koşmaya. Bir yandan anlamı olmayan kelimeleri ardı ardına, tükürüklerinin içine sarıp, şarapnel parçaları gibi fırlatıyordu önüne doğru. Düzlüğe eriştiğinde, hayvanı ürkütmemek için naralar patlatmaktan vazgeçti. Yeni sürülmüş tarlanın keseklerine basarken birden ayak bileğini burktu. İçinden, şu an yaşadıklarının belki de onun için son fırsat olduğunu çok iyi anladığından acısına aldırmadı, dayandı, kocası tarafından aldatılan kadın gibi. At onu görünce, önce yan döndü, kuyruğunu sallamaya devam ederek. Son anda aklına gelen bir ayrıntı, kafasını allak bullak etti. O da şu ki; daha önce hayatında hiç ata binmemişti. Filmlerde ne gördüyse, onu deneyecekti. Ata iyice yaklaşmıştı. Yavaşladı. Tavşan ürkekliğinde yanına geldiğinde dizginleri eyere tutturulmuş olarak buldu. Sol ayağını üzengiye geçirdi. Eyerin topuzundan tuttu. Birkaç kez yaylandıktan sonra sıçrayıp, atın üzerine doğru tırmanmaya başladı, yeni emeklemeye başlayan bebeğin kaldırım taşına çıkması gibi. Sağ ayağını attığı boşlukta diğer üzengiye sokmak için aradı, havaya boş tekmeler atarak. Sonunda, eliyle kayışından yakaladığı üzengiyi ayağına geçiriverdi. Şimdi esas soruna gelmişti, 'bu hayvan nasıl gidecekti' bilmiyordu. Yine filmlerden esinlenerek, dizginleri acemice sallayıp, alçak ve ürkek bir sesle 'Deh!' dedi. Hayret! At yürümeye başladı. Bir süre şaşkın şaşkın yavaş adımlarla yürüdüler. Sonra dizginleri bale yapan balet kibarlığında kendine doğru çekip, yine yavaş sesle 'Çüşş!' dedi, utanarak. Hayvan yine emre itaatle durdu. Yeniden dizginleri sallayıp 'Deh!' dedi.
      Yarım saat kadar ne yöne bile gittiğini bilmeden, atın istediği yönde kah tarlalardan, kah ormandan, kah dereden, kah tepeden geçtiler. Engebelerden geçerken, boşanmış ana babayı kucaklamış çocuklar gibi atın boynuna sımsıkı sarıldığından, yürüyüş hızını arttırma cesaretini gösteremedi kendinde. Artık atın hareketlerine alıştığından çevresini de seyredebiliyordu, ilerlerken. Uzaktan belli belirsiz görünen köye yaklaşırken at ile görüntüleri, daha çok western filmlerindeki yorgun kovboy gibiydi. Biraz daha yaklaştıklarında bu köyün bizim köy, görünen kahvenin de bizim kahve olduğuna hayret etti. Beyaz kısrak, kahvenin önündeki atın yanına, hipermarketlerin otoparkına yerleşir gibi yanaştı ve durdu. Kırmızı yanaklı köylü yalpalayarak sekiden aşağı inip, yanına geldi. O, attan inerken, sağlık fışkıran köylü dizginleri sımsıkı yakalamış, duruyordu.
- N'oldu?
- Ne n'oldu?
- Yahu, tamam mı yani?
- Ne tamam mı?
- Yaşamak istediğin düş!
- Ne düşü?
- Bre adam, sen buraya düşünü yaşamaya gelenlerden değil misin?
- Düşümü mü yaşadım?
- Yaşamadın mı?
- !... Nereden biliyorsun düşümün bu olduğunu?
- Görülecek başka düş mü var? Üstelik, sen de aynen diğerleri gibiydin.
- Kim diğerleri?
- Kim olacak, senin gibiler.
- Ne yapıyormuşuz biz?
- Bir kere, hepinizin motordan inişi aynı, yürüyüşü aynı, bakışı aynı. Biz de senin gibi olup olmadıklarını anlamak için, bir fırsat bulup, köyün adının 'Yamaç' olduğunu söyleyiveriyoruz.
- Sihirli kelime bu mu?
- Hee. Bunu, evvelki yıllarda keşfettik.
- Eee..
- Ee'si şu ki, köyün adı yamaç mamaç da değil.
- Nasıl yani, köyün adı 'Yamaç' değil mi?
- Değil tabii ya, biz değiştirdik ismini. Bildim bileli, bu köyün adı 'Sakızcakıran'. Zaten buraya gelen, köyün adını bile bilmiyor, beğeniyor ve iniyor. Onun için buranın adının 'Sakızcakıran' olması ya da olmaması nasıl olsa farketmiyor. Ama 'Yamaç' olursa, iş şekillenmeye başlıyor. Bak, senin de gözlerinin içi parladı, köyün adının 'Yamaç' olduğunu duyunca. Götürelim deyince, hemen kabul ettin, buraya uzak mı diye bile sormadan. Biz de seni oğlanın yanına kattığımızda, diğer yana haber verdik.
- Neresi 'O' diğer yan?
- Yav, herkes dağ başında beyaz bir at bulsa, ne olur bu memleketin hali, hiç düşündün mü?
- Onu da mı siz koydunuz oraya?
- Tabii ya...
- Peki, farz et ki, o beyaz kısrağı süremeseydim, ne olacaktı?
- Sen o atı sürdüğünü mü sanıyorsun? Öncelikle, senin sürdüğün at beyaz değil boyalı, sonracığıma kısrak değil erkek, yani seyis atı.
- O da ne ki?
- At sürmekte güçlük çekebileceklere, seyis atı dediğimiz erkek at verilir. Onlar daima kısrağı büyük bir sadakatle takip ederler, ne umarlarsa içlerinden. Sen ne yana çekersen çek seyis atını, o yine döner kısrağın peşinden gider. Senin at, kısrağı çok iyi görüyordu ama sen dangalaklığından aymadın, çünkü o at beyaz değildi. Kısrağı engebesiz yerlerden köye getirdik, sen de erkek atın üzerinde, arkasından.
- Anlayamadığım bütün bunları niçin yapıyorsunuz?
- Hizmette kusur etmemek için.
- Ederseniz ne olur?
- Valla, biz alacağımız parayı hak etmek isteriz.
- Ne parası?
- Ne parası olacak, bunca iş bedava mı yapılır?
- Nee, bir de para mı vereceğim üstüne?
- Sen büyük kentte yaşadıklarını parasız mı yapıyorsun?
- Yani!...
- Yanisi şu ki, gazinoya, pavyona, sinemaya, tiyatroya senin anlayacağın parmağını her kıpırdattığında ücret ödemiyor musun, o yerlere? Televizyonlardaki reklamlarda, her şey bizim düşlerimizin evi, arabası, buzdolabısı, deterjanı, bankası değil mi? Peki, bu düşlerdeki yaşatmaları, bedava mı yapıyorlar, onlar?
- Köyde, tarlada, ormanda yürüyüp, koşmanın, dağlara doğru bağırmanın, başıboş dolaşan bir ata biraz binmenin, ücreti mi olurmuş?
- Beyim, gördüğün gibi bu köyde yapılan tarımcılıkla, hayvancılıkla bu kadar insanın karnı doymaz. Bilirsin hayvan aç bırakılmaya gelmez, gelir önce seni ısırır.
- Buna soygunculuk denir.
- İster öyle de, ister turizmcilik de. Sen yeter ki yaptıklarımızın karşılığını ver. Bak zaten epeyce geç kaldın, on dakikadır kaptıkaçtı bekliyor, seni geldiğin yere götürmek için.
    Kös kös minibüsün basamaklarına tırmanırken, düşlerinde gördüğü o beyaz ata niçin binemediğini düşünüyordu.

ahb 

"Sanal Kalemin Gerçek Düşleri" kitabındaki aynı isimli öykü.

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Çürük Palamar boyansa da, mutlak Kopar



Palamar içten içe çürümüş meğerse,
Çımasını boynuna doladığı babanın bundan hiç haberi olmasa da.
“Kalk gidelim” köpükleri cıvıldaşırken uskurda
akla bile gelememiş, iskeleye bağlı olduğunun unutkanlığında.

Zaten tuzlu su yapmış yapacağını; 
kalafata da, mizanaya da, çımaya da.
Kalmış gerisi bir bahaneyle orta yerinden alargada kopmaya.

Aldanıp, gölde süzülen beyaz kuğu edasıyla
deryada da inanmak aynı namın salınacağına,
bodoslama çarpmadan az önce sarp kayalıklara.

Omurgasız kaburgaları üzerinde çürürken yalımda.
Paslanmış bir abidenin kibiriyle;
pusula ibresiyim derken ibretlik olmak,
ölmeye yatarcasına damarları boyunca yol yol yok olmak
çapa atacak dermanın yoksulluğunda,
soğuk bekar yatağıymışcasına tek başına
devrilip yan yattığı kimsesiz tenha kumsalda.

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Yeter ki gönlünüz bizimle olsun...

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Değerli Dostları, 

Orada Bir Okul Var, Uzakta... projemiz kapsamında derneğimize pek çok istek gelmektedir. 
Okullarımız, öğrencilerine daha iyi bir eğitim verebilmek için eksikliklerinin giderilmesini, ihtiyaçlarının karşılanmasını istemektedir. 
Okulların badana boyası, sınıflardaki sıra, tahta, oyun ve spor alanlarından başlayan ihtiyaçlar, bilgisayar, televizyon, öğrencilerin kalem, defter, önlük, ayakkabı, kaban, kitap vb. eksikliklerine kadar uzanmaktadır. 

Şimdi ele ele verip güzel ülkemizin her köşesindeki okulların ve öğrencilerin eğitimden eşit şartlarda faydalanabilmeleri için yardımlarımızı ulaştırma zamanıdır. 
Yapacağınız maddi bağışlarla öğrenciler için yeni eğitim döneminde kırtasiye, giyecek, kitap, eğitim malzemesi vb. yardımlar göndererek isteklerini karşılayabiliriz. 
Ülkemizin en uzak köşelerinde görev yapan öğretmenlerimizin, orada yaşayan ve eğitimlerini sürdüren öğrencilerimizin ihtiyaçlarını karşılayarak kendilerine bir umut ışığı göndermek istemez misiniz? 

Yeter ki gönlünüz bizimle olsun... 

Tanıtım filmimiz için tıklayınız http://www.cydd.org.tr/sayfa.asp?id=124 
İletişim ve bağışlarınız için: ÇYDD Gene Merkez - Orada Bir Okul Var, Uzakta... projesi 
0212 - 252 44 33 proje@cydd.org.tr http://www.cydd.org.tr/ 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.