20 Mayıs 2012 Pazar

Kalabalığa Paşa konmuş!


Bir bade şişesinin dibinin kuruma süresince o; tüneğinde kıpırtısız, cızırtısız topladığı tüm dikkatiyle çevresinde olan bitenin farkına varmanın çabasındaydı, bir o kadar şaşkın sakinliğine inat. Başını yana çevirip tek gözüyle; içeri girenlerin kucaklaşmaları, sarılmaları hatta öpüşmelerini, karşılıklı bonkörce sarf ettikleri zarif iltifatları kelime dağarcığına özenle katmak istercesine, sallanan ahşap bir çubuk üzerinde, ayaklarını önce bir yana atıp diğerini aynı yavaşlıkta yanına bitiştiriyor, sonra hareketlerinin tam tersini yaparken, daha çok sıkışmış küçük bir erkek erkek çocuğun tedirginliğinde, öğrenme isteğini belli edercesine kıpırtılar içindeydi. Daha sonra bilebilmek için, öğrenmeyi öğrendiği her halinden belliydi. Bu noktada, benim farkındalığımı sorarsanız; o, bir kuş olarak farkındalığının peşine düşmüştü. Bir an aklıma, bir yazımdaki; “...taş düşünürse, insan haydi haydi...” düşüncesi çağrışıverdi. Ve hala ikinci bölümünün gerçekleşmesini, bir süngerci karısının inadında umudumu yitirmeden sürdürmekteyim.

Farkındalığa ulaşma inancımı, aklın varlığının ilk belirtisi olarak kabul edilmesine dayandırarak, “Paşa”nın aklını kullandığının farkına vardım. Ancak cehaletimin gölgesi, onu bir bebeğe gösterilen titizlikle yetiştiren baş aşçı Hakan Bayrak’ın sözleriyle aydınlanıyor; “Çok akıllı hayvanlar”. Ve söyleminin kuyruğu uzadıkça uzuyor; “Karşısındaki insanın davranışı ya da içinde bulunduğu durumun farkına varıp, sözcük heybesinden en yakın anlamlı kelimeleri seçmeye başlıyor” ve sonunda, kulaklar da ona tanıklık ederken;
“Ne bu halin?”. Anında doğal savunma devreye giriyor;
“Ne varmış halimde? Sen kendine bak, kafes kuşu. Üç kelimeyle fıstık vermem için beni tavlayacağını mı zannediyorsun?” Dik bakışlarla;
“N’oldu, anlat”

Hem hayvan hem akıllı. Düşündüğü için mi akıllı yoksa, akıllı olduğundan mı düşünebiliyor? Bu tavuk yumurta öyküsünü Ezop’a dayatmadan, dayandırmadan kutsal kitapları düşünüyorum: Ortak söylem o ki; Yaratan şöyle sesleniyor yarattığı insanlara; “Seni, bedensel olarak yaratırken içine ruh koydum, sevebilmen için gönül, bir de düşünebilmen için akıl”

Bunun güncel anlamı; aklın, üretici tarafından içeriğinde bulunduğuna dair garanti belgesinin mevcudiyeti, hem de hiç kullanılmamış, ilk sahibinden onaylı, yeni alınmış sıfır kilometre arabanın, rodaj denen motor açma süreci, hakkı verilerek sağırlaştırılmadan yapılmasının gereğinde. Tabii ki, kuram-uygulama farkı, gözü kör edercesine karşımıza dikiliyor. Aklın, nasıl ve nerede kullanıldığına bakarak; gelip dayanılan günümüzün naçarlığı, halimizin ortaya düşmüş zavallılığı sanırım durumu kanıtlayan en ciddi belge, Yaratan’a karşı bir şark kurnazlığına bürünülmenin, meteliksiz takiyesi olsa gerek. Ancak, günümüz yükselen değerlerine göz atılırsa; akıldan ziyade, zekadan piyade olmanın tercih olarak ön sıralara doğru hızla rağbet görmesi ve bu yönde kullanma arzusu, her emelin, özlemin önüne geçmekte. Örneğin; gülmenin/güldürmenin bir zeka göstergesine sırtını dayayanlar, ağlanacak halimize güldürerek gerçekten zeka sınırlarını zorlamakta, gülmekten düşünmeye fırsat bulunamadan gözler önünde hayal perdesi dahi kullanılmaksızın sergilenen bu komediyi gerçekmişcesine, gönülden inanarak seyri sürdürülmekte. Zeka üzerinden gidilebilen en kestirme aptallık yoluna itiraz bile etmeden. Birilerinin “çok komik” demesiyle “çok komik”, birilerinin “çok zeki” demesiyle “çok zeki”, birilerinin “başımızda olmalı” demesiyle “başa tac etme” sadık bozacı-şıracı ezeli ortaklığı almış başını gidiyor, gözleri bağlı bir atın bayır aşağı koşturmasındaki şansına güvenerek. Zira bu değneğin iki ucu da malum yerlere batmış çıkmış. Madem güldürücüye “çok zeki” deniyor, o halde gülebilenler de “çok zeki” anlamının “zekası” biley taşında keskinleşiveriyor. Aksi halde, bir “aptal”a da ancak bir “aptal” gülebilir anlamı çıkıyor ki; kimse “Abdal” olamamışsa da “aptal” olmayı kendine reva görmüyor, omuzuna birilerince toplu iğneyle tutturulmuş “akıllı” apoletine yakıştırmıyor. Oysa, tescilli marka niyetine ev imalatı, içinde “akıl” barındırmadan işlenen “akıllı” apoleti, omuz başlarına gönüllü iğnelenmiş.

Zeka’nın eşkalini, aklın su’istimal edilmesine yatkın bir işbirlikçi diye yaparak, cümle içinde kullanırsak;
İnsanlığı bir adım ileriye taşıyacak nükleer bir enerjinin burnunu rota dışına çevirerek, insanlığı topluca yok etmeye yönelik bir silaha dönüştürmenin fütursuz zekası, dehalığın kıçını karaya oturtuyor. İşte bu keskin sırtlı bıçaktan, insanın, insanlığın kazançlı çıkabilmesi, tüm sürecin farkındalığıyla ilintili. Kısaca zeka’ya, aklın şeytan’ı dersek eşkalden pek de uzaklaşılmış sayılmaz. Eldeki tüm bulguları göz önünde tutarak denebilir ki; kullanılacak her zeka zerreciği için akıl, daha sonra düştüğü durumdan utanç duymaması adına, kat be kat fazla mesai yapması, özveri sınırlarını cesaretle zorlaması yerindelik gerektirir ki; ilk tökezlemede “ak’ım derken bok’um” olmasın.

En sevdiği yiyeceğin, sivri acı biber olduğu hatta, acının yoğunlaştığı taneleri konusunda da ısrarcı olduğunu öğreniyorum. Aklımda yanan ışık o ki; bizzat kendimden bilebildiğim, küfürbazların ağzına sürdükleri, istenmedik bir anda, olur olmaz bir yerde tekrarlamaması adına. Bana sorarsanız, niyeti akşam güneşi kadar kararlı görünmekte; küfür etmek için kendini geriyor, bileyliyor ve ettiğinde de efsunlu kalabilmek için küçük yaşta biber acılığına dayanma cesaretini sergiliyor. Ya da her gün gördüğü mevzisini terk eden insanlardan umudunu kestiğinden olsa gerek, önündeki günlerin daha çook iç acıtacağı öngörüsü ağır basıp, dayanıklılığını artırıyor, günü geldiğinde “acıları bal eylemek” için.  
 Dedelerin kahramanlıklarının sözle yinelenmesiyle kendini kahramanlaştırma takiyesi, metres kucağında bulunmuş huzur kıvamında, çıplak hovarda kral anında bir güzel giyiniveriyor; atlas dokumayla, ipek işlemeyle, kürklerin vahşetinin şehvetiyle. Ve sonunda, ne zamandır “Ne bu halin?” denmediği fark edilmeyip, “N’oldu, anlat” diye ısrarcı olunması başka bir bahara kalıyor. Sahi, en son bu soruların ne zaman sorulduğu hatırlanabiliyor mu, mahiyetinin belirsizliğinde nihayetini bireysel benliğe kertmeden.

İşte bütün bunları becermenin derdindeki, Hakan’ın bir yaşındaki papağanı “Paşa”nın bizi izlemesini gözlerken, nasırlaşmış umudumun bıngıldağı kıpraşıyor. Ha, kılavuzu karga olanın söylemine bakarak, bizi izleyerek, ne kadar aklını kullanabilecek, orası biraz muğlak olsa da.  

Tüm yazılanlar; Bodrum’daki, “Balık Pazarı”nda, kaç yıldan bu yana olmazsa olmazım haline gelen “Kalabalık Meyhanesi”nde, gözümün takıldığı, dükkanın yeni personeli olarak işe başlamış kafesteki “Paşa” ile gözgöze gelmekle başladı. Bir yanda cinsine, cüssesine inat bir çabanın içine yelken açmış düşünme suçlusu gibi, parmaklıklar ardındaki bir papağanın insanlaşma çırpınışları, diğer yanda sadaka niyetine verilen tavizlerle yetinilen hayasız akıntıya, kendini sırt üstü bırakmış, aklın küreğine gerek duymama gafletinde birbirinden ayırd edilemeyenler.

Yaşı henüz genç olan Usta aşçı sözünü şöyle noktalıyor; “Ortalama ömürleri 60 yıl civarında. İşte, çocuklarıma bırakacağım en değerli miras... bu şimdiden belli oldu.”

Sırf bu son sözünü, yukarıda sıralamaya çabaladıklarımın ışığına tuttuğumda gördüğüm filigran; çocuklarına akıllıca düşünebilen bir akıl bırakma isteği, dileği, balık yemenin tutmayı bilmekten, insanı sevmenin kendini bilmekten geçtiğinin serin Hikmetinde.

Gün gelip de Yaratan’a körü körüne kulluk eden, Yarattıklarını hurafelere yok etmekte bir beis görmeyenlerce telef edilmezse, ömrü bizden haylice uzun boylu kalmakta. Ve yeniden Güneşli günleri görme umudu, bizden daha fazla. Tıpkı o şarkıdaki gibi; “biz görmedik sen görürsün...” Paşa.

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Sevdalı Fırtınanın Masalı


Akşam istihkakı; dar bir sokağın iki yanına sıralanmış mavi ahşap sandalyeli, tahta masalarda sunulan pilav üstü maydonozlu ızgara kofteye biranın refakatçiliğinde son verilmiş ve üzerine sıcak yaz akşamında içilmiş iki bardak demli çayın rehavetine, ayçekirdeği eşliğinde açıkhava sinemasında güldükçe oturulan tüm sıranın sallandığı, çakıltaşlarının birbirine sürtünme sesinde seyredilmiş bir Tarık Akan filminin çıkışındaki anılarım canlanıyor gözlerimde, dışından görülemese de. Uygarlığın henüz bizi Avrupa köylüsü ya da Texas görgüsüzü yapmaya başlamadığından, koyu lacivert gökyüzünde yıldızlar alabildiğine parlak, azıcık da küstah yansımaktalar, mehtabın güvencesiyle. Günün yorgunluğuna iki ince belli bardak demli çay naçar kalmış olacak ki, dalgalanan perdede filmin hüznünü seyretmiş bir sinema dolusu seyirci ayaklarını çekirdek kabuklu çakıllara sürüyerek yürüyor, başları herbirinin gözüne düşmüş yıldızın pırıltısında. Sinemanın hoperlöründen tiz tonda “güle güle, yarın akşam da bekleriz” niyetine yankılanan şarkıya sanki nazire olsun diye bir bağırtı kopuyor;
- Kaydı... kaydı... Valla kaydı... gördüm onu...


Hani yıldızlar yanıp sönerken 
Hani bir yıldız kayar da insan 
Hani bir telaş duyar da birden 
İşte öyle bir şey...


     Şimdinin, ye iç bedava tatilköylerinde Bingo yapmış kadar kıvanca bürünmüş nara sahibi, kalabalığın gölge karanlığına çoktan karışmış bile. İkramiye çıkan talihli dahil kimse neye, kime yazıldığını aklının ucuna bile getirmiyor. Her başın gözlerinde “Ben de bir tane yakalayabilir miyim?” in derdi düşmüş çoktan.
     Halbuki; daha bir buçuk yıl öncesinden aşinayız bu nota ustasına, tuş ustasına. Oysa, Boğaziçi Üniversitesi Kimya bölümünün bir öğrencisinin, 45 saniyelik bir müzik yarışmasının açılış şarkısını belleğimize kazımasının üzerinden bir arpa boyu yıl geçmiş. Dönem sınavlarının yığılması her ne kadar onu, o gece Ankara’ya taşıyamıyor ve siyahın beyaza feyk attığı bir ekran karşısında gözyaşlarına boğularak izlerken, yetmezmişcesine “Bunu ben mi yaptım?” diye kendine hayret bile edebiliyor, henüz o yıllarda magazine meze olma cüretine sahip olmamışsa da. Aynı yıl, yarışmaya üç parçaya güfte yazmış şarkısözü yazarıyla bahtlarından ark atlatmaları, işte bu 1975 yılındaki Erovizyon Şarkı yarışması neden oluyor, onları bekleyen geleceklerini o an bilemeseler de. Henüz yüzyüze karşılaşamamış bu iki insanın göğüs kafeslerinde, “Bir fırsat olsa da... birlikte çalışsak” temennisi, birbirlerinden habersizce yankı buluyor.
     Bu kayan yıldızın arandığı kıyı kasabasındaki bir Festival, onları ilk kez bir araya getirmeye aracı oluyor. Gecenin üçüne kısmet oluyor Küçük Bebek sırtlarındaki Cevdet Paşa Köşkünde; onunla, önceki evliliğinden doğmuş kızı ve annesiyle ilk karşılaşmaları ve kendi kelimeleriyle; “...bilmiyorduk 8 sene 3 gün sürecek bir yolculuğa çıktığımızı...” diyerek, yoldaşlıklarına kıvılcım çakışları. O gecenin seheri sonrasında, çayına hiç limon istemiyor artık, kendiliğinden önüne öyle geldiğinden. Yine bir gün limonlu çay içerken, “başka besten var mı?” sorusuna karşılık, küçük teybe o an canlı kaydedilmiş besteye güftenin dökülmesi iki gün alıyor. İşte “İşte öyle bir şey”in dolgunluğuna, doygunluğuna inat kolay doğumu...
     Artık, ardından boşalan bu beste sağanağı, güfte raketinde değer bulup keyifle geri dönüyor ve ikili oluşlarının tanımı, tarifsizliğe bürünüyor. Bunun üzerine; “Artık yabancı müzik parçalarına, Türkçe söz yazmama” kararını alıyor ve bu ilkeyi, kendisi dışındaki meslektaşlarına da aşılamaya başlıyor.
     Yabancı tınıların dışında, yerli müzik bir kişilik kazanmaya başlıyor ve eski ustaların desteklerine mazhar olmaya başlıyor. Müzik ritminin bizden olmasının yanı sıra; dönemin ilkeli güzellikleri, basit mutlulukları en yalın sözlerle ifade ediliyor. Kısaca ülke yeni bir güzellikle karşı karşıya kalıyor, Ruhi Su’nun sesi kadar, sözü kadar, sazı kadar güçlü bir devinimi gerçekleştirircesine.
     Sopot Müzik Festivali, onları dostluktan sevginin kucağına düşmelerine neden olmuşsa da aralarındaki yaş farkı, sevgilerindeki sıcak aşa soğuk su dökmenin çekincesi, ikisinin de içlerini için için kemiriyor.
     O sonbahar, İngiltere’deki master yapılan bir okulun yurdundaki ilk gecesinde, kopan fırtınadan kesilmiş elektriğin karanlığında tosladığı piyanodan yankıladıklarını, küçük bir teybe kaydedip yurda ulaştırıyor ve öyküsünden hiç söz etmese de, ertesi ay eline geçen bestesinin üzerine yazılmış sözler, onu çok şaşırtıyor. Hepimizin bildiği, “İçimdeki fırtına”, sanki kendi deyimiyle, “ruh ikiz”liğini kanıtlarcasına, gönlü aklını da o gün ayartmayı beceriyor. Her ne kadar bugünlerde, onun için yazılmış kelimeleri zımbalayan mitrayözün yönünü değiştirip, bir cep telefon firmasıyla şapkaları değiştirmişlerse de... Sanki, külâhların altındaki başların yer değiştirmeleri ile aklın kendi kendini vurmasının gafletine, kucak açmanın aymazlığı düşmüş.
     Sevdaları, İngiltere’nin bir puslu gökyüzüne vuruyor bir dağlarına, bir derelerine bir çayırlarına. Bir ömürboyu yaşanacakları bir yıla sığdırıyorlar. Ve bir gün herşeye bir nokta koymaya karar veriyorlar, her ne kadar orta yerde bir nokta görünmemiş olsa da. Yine kendi sözcükleriyle; “...Ondan sonra aramızda konuştuk ve biz artık bunu dost olarak, yani aşk denilen şeyi bir yere koyduk, güzel kılıflarla sardık, yüklüğün en üstünde güzel bir yere kaldırmayı becerdik. Ondan sonra birbirinden hiç ayrılmaz dost olarak sürdürdük hayatımızı. Sonra eşimle tanıştım ve onunla da tanıştırdım. Yani gizli saklı hiçbir şey olmadı aramızda...”
     Bu arada, dışarıda yaşam doludizgin gemi azıya almış bayır aşağı akıyor. Yarattıkları her şarkı mutlaka en sevilen oluyor, yurtiçi yurtdışı festivaller, yarışmalar, davetler, ödüller yaratılarının çarptıkları yerden ses getirdiğine tanıklık ediyor ve şevklerine yeni heyecanlar katıyor, birbirlerine olan bakışlarına onlar her ne kadar “Dost”um deseler de. Gerçekte, içlerindeki yangın kendi bildiğini okurken, aralarındaki ilişki kod adıyla irade dışı sürükleniyor.
     Başta "Hababam Sınıfı" ve diğer ödüllendirilmiş film müziklerinden sonra sıra, ardı ardına perde açan yerli müzikallere geliyor. Ve “Hisseli Harikalar Kumpanyası” sayesinde yazılmış sözlere ilk kez beste yapmak şansına, aldığı “ikiz ruh” desteğiyle altından alnının akıyla kalkıyor. Şöyle özetliyor o dönemi; “8 sene 3 günde şarkı olarak 270 küsur şarkı ürettik. Ve çok yanlış bilmiyorsam bu 273 şarkıdan 106 tanesi Türkiye’de 1 numaraya çıktı...
     Derenin bu akışı iki yıl daha devam ederken, sekiz ay gizlenmiş bir hastalığın ilk alıştırmalarla duyumunu kendi sesinden öğrense de, ona bu koşulsuz teslimiyet hiç inandırıcı gelmiyor ve uzun bir süre gülümseme konusu dahi olabiliyor. Artık yerler takaslanıp, bu kez İngiltere’ye o gidiyor ve yazım imalatı sürenin kısaldığının bilinciyle bütün hızıyla yaşamını ömrünün boyuna denk getirme derdiyle çırpınmalar başlıyor. Bu süre içinde ne kadar kendi tertibi varsa birleşerek ona bir destek gecesi düzenliyorlar. Belki de bu, beyaz çarşaflının ayak seslerinin ilk duyulması anlamına geliyor. Bir kaç ay sonra “Doktor ne istiyorsa yesin” anlamında yurda kesin dönüş yapıyor.
     “8 sene 3 gün”ün 8. sene-i devriyesini onun yanında geçirirken, elde son 3 gün kaldığının farkına varıyor artık. İstenmeyen tarihle yüzyüze kaldığında, artık “fırtına sonrası tahribatın hasar tespiti”ne bile gerek duymuyor, içinde ayakta kalan olmadığından.
     Sonrası oyalanma dönemi. Zira ardından; “Erken öldü, yüzde yüz çok erken öldü ama, O 90 yaşında da olsaydı gene bir efsane olarak hayatta kalacaktı. Ben ondan sonra şarkı sözü yazarı olarak onun Ç’sinin çengelini bile bulamadım” diyerek, durumunu özetliyor. Ve yola artık sözsüz devam ediyor. Ancak yarattığı reklam, jenerik müzikleri hâlâ ödül almaya, halkın ağzına ıslık parçası olmayı sürdürüyor.
     Ve gün geliyor, bir akşam oturup biriken tüm becerisiyle “Son Veda”yı besteliyor, belki de bilmeden kendi ecelinin ayak seslerine eşlik etmek istercesine.
     Bir gün beyaz çarşaflıdan o da ayni mesajı aldıysa da ya ciddiye almıyor ya da öyle görünüyor, sonuna gittikçe ona hızla kavuşacağı inancına taraf olduğundan. Yurtdışında ameliyat olup yurda döndüğünde “Gayet iyiymişim” diyerek, onun için meraklananları yine o teselli ediyor. Televizyonda hastalığının gizlenmesi koşuluyla 13 bölümlük “İşte öyle bir şey” adında bir programa başlıyor ve son bölümüne yetişemiyor.
     Buraya kadar, ne sözyazarının Çiğdem Talu ne de bestecinin Melih Kibar olduğunu özellikle belirtmedim. Ya da beste adlarından, şarkı sözlerinden. Zira hangisine Çiğdem hangisine Melih desem diğerine ayıp olabilecek ruh ikizleriydi onlar. Özgür ruhların isimleri olmaz, hele ikizlerin. Kendi adımızdan çok adlarının zikredildiğine bakarak “Onlar öldü” denebilir mi, acaba?
     İşin kötü yanı; telaşa düşeceğim o kadar az yıldızım kalmış ki gecelerimde... seçilip seçilip bir bir götürüldüğünden....
     Çiğdem ile Melih’in masalını başından sonuna tarih cetvelinde paralel koşarak izleyebilmişlerden biri olarak, Melih Kibar’a ölümünün ertesi günü, onun artık olmadığını bilsem de bir mesaj yazmıştım, bulunduğu yerden okuyabileceğini bile bile, e-postasına düşmese de, düşüp okunmamış kalın harfli mesaj olarak hâlâ tozlanmayı beklese de. Noktasına virgülüne dokunmadan;

Date: 08 Nisan 2005 Cuma 09:30 
Subject: Ustaya Saygı 

Usta, 

Başkalarından aldıkların, ardından gelenlerde... Mevlana misali... 
Sıra senden aldıklarını dağıtacaklarda artık. 

Güzel doğdun... güzel oldun... güzel kaldın... iyiki vardın... 
Hep olduğu gibi iyilerden, var olması gerekenlerden bir eksildi... 
Boşluğun koskocaman... 
Bilinen o ki; ne kadar aklın çelinmeye çalışılsa da 
Gitmek için haklı bir gerekçen vardı, kendince... 

Şanslıyım ki; 
Seni görmeden, duymadan da göçmesi vardı bu Dünya’dan... 
Usta, Şükranlarımı sunuyorum. 

Yolun açık olsun... Güle güle... 

Not: Bu yazıyı yazmam için yürek veren, el veren Dostum DüşHekimi Yalçın Ergir’e teşekkürlerimle...
Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

16 Nisan 2012 Pazartesi

4x100 Bayrak Yarışı 19 Ekim 2008


Hem ilerici hem muhafazakar (tutucu) olmak önemli, hem de çok. Önemin içindeki çelişki aslında bir dışavurum, içinin için için çürümüşlüğüne kefil olurcasına. Bu önemli çelişkinin kuyruğuna takıldığımız saatler, ana kucağından vazcayıp Tonton amcanın kucağına düşmemize denk gelir. Kulaklarda günlerce, hem de Türkçe telaffuz edilmesine rağmen, itiraz çığlıkları nedense destekçi kükremelerine havada selamlayan kavuşturulmuş ellerin avuçları arasında dönüşmüştü. Gerçeğe, üstelik birbirlerine sırtlarını dönmüş bu iki basit Türkçe kelimenin anlamını anlaya anlaya yine de gidip kendimizi yalan rüzgarının kollarına teslim ettik, düştüğümüz durumu Aziz Nesin yıllar öncesi %60 diye tespit etse de. Daha sonrasında ya iyimserliğinin saflık düzeyine eriştiğini öne sürerek adamcağızın verdiği oranın düşüklüğüne kızdık ya da fantezimiz bile aynı rüzgarda savrularak başı döndüğünden olsa gerek, ozanın söylediklerinden tahrik olup, tatmin olmak için linç etmeye, piliç gibi kızartmaya cüret edebilecek kadar cehaletin karanlık düzeyini düzeysizliğe çekiverdik, kavak ağacının arkasına gizlenen filin zekasında. O dönemin zirveye çıkardığı ünlü “...el veriyor, el veriyor, ortadirek bel veriyor...” türküsününden esinlenip, Yaşar Kemal’in adını zikretmeye tenezzül bile etmeden “ortadirek”in kaderini nasıl değiştirmesi gerektiğini, “Benim memurum işini bilir” söylemini “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” şiarının yerine koymanın çabaları başarıya ulaşıyor ve “Hayatta en hakiki Mürşid, İlimdir” mirasını, ilmin kafasına kurşunu, sakalımızın kara telini bile kıpırdatmadan sıkarak mürid olmakla yerine getiriyoruz. Gün oluyor; “Şu an işçi maliyetimiz Uzak Asya’dan daha düşük olduğu için, batılı dostlarımıza çok iş yaptığımızdan ötürü gurur duymalıyız” dediğinde sorgusuz sualsiz açlığı hükme bağlanmış işçilerimizle gurur duyup duruyoruz; hani bir kere aptallaştırıldık ya, hani biz de bu duruma teşne olmamız işimize, çıkarımıza geliyor ya, egolarımız kaşınarak keskinleştirildi ya, eşitliğin aynı birimler arasında geçerli olmasına gerek olmayıp iki muallimin aslında iki bedeviye eşdeğer olduğuna inandırıldık ya, açlığı başına vurmuş olduğunun farkına vararak uyanan ve artık yaşamlarına uyanık tacir solcu olarak ün yapanlarla dört eğilimin birini oluşturduk ya, mahdum şirketleşmesinden damat Jaguar’laşmasına kadar kanatlanmış yelpazenin yellenmesine kapıları açtık ya, altımıza makam Buselik olmasa da müstahdemli müstahkem mevki olarak sürüldü ya...


Sanılmasın ki; hazır kambur Kamber bulundu, “vur sırtına Yaradan’a kurban abalının” niyetine değil virgülle sıralananlar. Zira; ondan yalnızca 100 metre koşması istenmişti; o, bir anda yokluğun varlığa haybeden erişerek Cinderella tadında damağına macun gibi yapışmasına kendini kaptırıp, 400 metre koşmak istese de. Sonuçta, 4 X 100 metre engelsiz bayrak koşu projesinin seçilmişlerinden yalnızca biri idi, üstelik ne ilk ne de son koşucusu. İleriye dönük hülyalarını icraat programlarında “Koy bakalım bir kaset de neşemizi bulalım Semra Hanım” diyerek 180 Km. hızla kullandığı arabasından seslendirdiği ve artık biri dışında tümünün gerçekleşmesine yattığı yerden şahit olması, sanırım ona huzur vermiştir. O son dileğinin de yerine gelmemesi için günlük şehit sayıları karatahtaya tebeşir ile çentiklenerek, şimdilik onun bu hasretine kahramanca direnseler de, selefleri ellerinden gelenleri ardına bırakmadan takiyeyi de takkeyi de göndere çekmenin istikrarının ödüllendirilmesini bekliyorlar, şimdiki nesile o meşhur “80 öncesi” diye anlatılanları, o düşündükleri uğruna yitirilenlerin sayısının ABD destekli darbenin gerekçesini solda sıfır bırakırcasına, canlı canlı tanıklık edercesine.

O, yalnızca teslim aldığını geliştirip ardından gelenlere sadakat içinde aktardı elindekileri, tıpkı her ardılın üzerine bireysel katkılarını koyarak hem proje yöneticilerinin gözdeliğini hasekiliğe çevirmenin, hem de proje sürecini, 1919’u tam bir iç dış yaparak bu günlere alı yeşile boyayarak ulaştırmanın sadakatiyle.

Kısaca; bu günlerde kızdıklarımız nefesleri yettiğince değil, görevleri gereğince yalnızca 100 metre koşacaklar... ellerinde, tüp içine koyulduğundan dışından ne renk olduğu belli olmayan bayraklarıyla...

Ama; onların omuzlara alınıp koşulduğu bilinse de, ip göğüslendikten sonra
Azizim, ama o ne depardı ?” demenin riyakarlığı;
Kral çıplak” denince Çıplak Kral’ın pişkinlikle
Eveet, n’olmuş yani çıplaksam ?” yanıtı karşısında
Haşa... Haşa” dalkavuk ısrarcılığına denk düşmekte.
Manda yuva yapmış söğüt dalına” türküsüyle tek tek elle toplansın kızarmış, sulu genç mandalar söğüt ağaçlarından...

Nasılsa, manda da makbuldür, himaye de, dalalet de, hıyanet de...
İlericinin muhafazakarlığı da makuldür, muhafazakarın ilericiliği de... 

Maksat, Devrimleri sırtından vurmak değil mi kalleşçe;
nasılsa gerisi cüppe himayesindeki güvenceyle
ATM lere yayılmış yeşillikler içinde 
mecrasında yol almakta cennetlik bir cinnetin keyfiyle...

Kalın Sağlıcakla...
ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

Arşivden 1 Ekim 2008

Bu yazı; 1977 yılında bir yürüyüş kortejinin “Ne Ezen Ne Ezilen, Yalnızca Hakça Bir Düzen” sloganıyla geçişi sırasında, çalıştığı işyerinin önündeki kaldırımın kenarında, aynı işyerinde birlikte çalıştığı garson ve fedailerin arasında, işyeri kıyafetiyle, elinde “Bağımsız Türkiye, Pavyon Emekçileri Derneği” pankartı tutan, öncesinde ve sonrasında bir daha hiç görmediğim, hiçbir zaman tanış olmadığım, yüreği mert, yüzü puslu “O” kadına ithaf olunur. 


Uzun süredir yapmadığımı yaparak televizyonda; bir tek reklam, program tanıtımı gibi izlemenin amacını aşan, hatta engelleyen bölümler olmaksızın başından sonuna kadar yerimden kalkmaksızın bir film seyrettim, hem de ücretsiz yayındaki kanalların birinde. Biraz uykulu, biraz da iyice arap saçına dönmüş konudaki sorunların belirli bir yola girmesiyle sonuca ulaşmasının rehavetinde kendime geldiğimde, paşa paşa son jeneriğin ekranda aşağıdan yukarıya doğru aktığına şahit olup hayret içinde buldum kendimi. Artık hatırlamıyorum, sinemalar dışında ekranlarda bu görüntülerin “vakti nakde dönüştürmek” uğruna “dabbakhaneye bok yetiştirme”k için ekranda kaydırılmasına izin verilmemesinden ötürü seyredemeyişimin üzerinden kaç sene geçti, kimbilir ? Az değil, salonun loş ışıkları altında cenaze adımlarıyla en son çıkılsa da, serinlemiş havanın neminde kanatları ardına kadar açılmış çıkış kapısından yankılanan jenerik müziğinin hala duyulabileceği uzunlukta geçen bir süredir... İşte, geçen bu süre içinde, önümüzdeki günlerde pazarlanacak yurdum toprağının mezatından ucuza kapatılacak ihalenin, ileride geri ödenmemesi affedilecek banka kredisi bölümü hariç tutulduğunda, geriye kalan borcun ne kadarı reklam gelirlerinden giderilir... bu bizce biliniyor mu ? Bilinmediğindendir, hergün Pişekar’la Kavuklu’nun sahneledikleri meddahın katıla katıla seyredilmesi. 

Kapitalist ekonominin kapital elde ederken gereken kazanç kurallarının vahşiliğine; süt dökmüş kedi usluluğunda, yaşamında hiç dans etmemişin kendi düğününde “La Cumparsita”yı sağa sola sallanışın emrivakiliğinde riayet edilmesi ve trafik karmaşasında yaşanan onca yasadışılığı solda sıfır bırakacak resmi vurdumduymazlıkla yarattığı tezata hayret etmemek gerekir.

Domuzun kılından yağ çıkarma cinliği sonunda emeği o kadar yok saydı ki, artık sponsörü olmayan hiçbir yapımın sonunda, listenin başında yer alan figüran isimlerine dahi rastlanılması olsa olsa "gözden kaçmış bir mahmurluk anındaki lakaytlık" diye yorumlanabilir. Buradaki tüm çelişkilerden daha büyüğü ise; yayın kuruluşunun tüm çalışanları başta olmak üzere tüm sanat yapıtlarında da aynı saygısızlığa maruz kalanların anlam verilemez aciz asudeliği. Herhalde yine bir zamanların toprak arsalarında yapılan mahalle maçlarına bakarak, bu sessizliğe yanıt bulunacak gözüküyor, “top onun abi; istediğini oynatır, istediğini bekletir, istediği mevkide istediği gibi oynar, karşı takımın penaltıları bile gözardı edilebilir”. Medya, nereden nereye yayıldığı belirsiz bir atçayırı, ciritle atın yönlerinin ayrı ayrı da olsa ne zaman nereye döneceği belirsizliğinde takımelbiseli efeler diyarı.

Aklıma yıllar öncesi, İstanbul belediye başkanlığı için aday gösterilen RTE nin seçim öncesi düşüncelerinin tartışıldığı bir program geldi. O dönem, gündeme taşınan “yüksek kaldırımın kapatılması” sorun olarak ortaya atılmış, bir kesim kapatmanın doğuracağı yansımaların toplumsal sakıncalarına değiniyor, bir kısım kapatmanın özgürlüklere olan kısıtlayıcılığından dem vuruyor, bir kısım da kapatmanın fuhuşu sokağa kaydıracağını ileri sürüyordu. 7-8 konuşmacının sonunda söz sırası Metin Akpınar’a geldi. Belki de toplantının en anlamlı, en kısa konuşmasını yaptı:

“Farkında mısınız; bu Recep sayesinde hepimiz Kerhane’ci olup çıktık. Yahu; bir duyan olsa, hepimiz için diyecekleri söz; bunlar kadın erkek demeden Azmışlar olacağı kuşkusuz...”

Yine geçmişten malumunuz, yıllarca holdinglerle vergi rekortmenliğinde sıkı rekabete giren şimdi merhum bir hanımefendi vardı. Hiç bir yönünü sorgulamaksızın çırılçıplak şu denebilir; eğerki bu iş kolundaki bir kurum ilk on içinde yıllarca vergi rekortmenliğine koşuyorsa, yani kazançtan devlet payını hatırı sayılır bir miktarda alabiliyorsa, her köşebaşındaki simitçinin haraca bağlandığı günümüz piyasasında ne karaparalar kaldırılıyordur göstermelik kurumlarda aklanan, gerisi düşlerin fantazisi.

Metin Usta’nın sözüne geri dönülürse, bu aralar da adımızın Aydın’cıya çıkmasından korkar oldum, RTE ın verdiği hergünkü demeçlere bakarak. Son dönemdeki yurtseverlere, Atatürkçülere vatan hainliği, mafya, darbeci Ergenekonculuk yaftası yamanmaya çalışılması misali biz de Aydın’cı olduk çıktık, onun gözünde, sözünde.

Şimdilerde Atatürkçülüğün pabucunu bile bize kaptırmayanlar, bir zamanlar “Cumhuriyet yürüyüşleri”ne neden soğuk bir İngiliz aristokratı edasında yaklaşmışlardı, bilinmez, hani adeta Nazım Usta’nın dizelerine öykünürcesine,
“Ne İngiliz Kralı kadar mütavazıyım
Ne de Celal Bayar'ın Ahır uşağı gibi aristokrat ...”

Bugün, hep olduğu gibi pıtırcıklarla çevrelendi dört bir yan. Ortalık dün araladıkları parmaklarına çenelerini yerleştirip yavaş, en etkili seslerini kullanarak ön sıralara bacaklarını iki yana açıp kaykılarak oturan sakallı oğlan çocuklarıyla birlik, bütünlük havasına girenler, şimdilerde film bile çevirir oldular.

Adını vermeyeceğim bir savaşta; bir tarafın askerleri firar ederek saf değiştirirler ve ordunun tüm taktiklerini ispiyonlarlar. Ama itiraflarının sonunda asılırlar. Niye mi ? Düşünce o ki; bugün o taraftan bu tarafa geçebilecek kaypaklık yarın bu taraftan o tarafa geçmesinin kılavuzudur.

Gözlediğim o ki; şimdinin “Mustafa”cılarının, yarın vatan hasretinden saçı yerine cüppesinin ağarmışlığını gül suyuna karıştıracak bir “Gülen Fethi” belg eseri çevirmeyeceklerinin garantisi yok. Sözümü “münafıklık” diye algılayanlardan birisi eğer ki, "Bundan sonra bir de Fethullah Gülen belgesel filmi çeker misiniz ?" sorusunu sorma şansını bir yakalayabilirse, alacağı gerçek yanıtın; “hmmm, valla... olabilir de... hani yani neden olmasın ?” ile kaypak düşüncelerin üç aşağı beş yukarı aynı çanaktan kaşıkladıklarına şahit olacakları kaçınılmazdır. Her ne hikmetse, henüz senaryonun içeriğinin belirsizliği de hassas bir titizlikle korunurken bir yandan da konfeti niyetine "film, sanırım çok tartışılacak" ikircikli larvaları saçılıyor, konuk olarak katılınan ekranlardan. Hiçbir araştırmacı medyabaz da bu konu üzerine “siz şu an bilmeseniz de katil kasabın çırağı” diye halkı nedendir bir türlü aydınlatmıyor ya da köşebaşı garnitürcüleri senaryonun içeriği gereği Ergenekon dosyasına ek yapıldığını, haklarında soruşturma açılma gereksizliğinde gammazlamıyor. Eee, tabii; yazdığı romanı kendi endamında afişlerle otobüs duraklarına asma tüccarlığıyla ödül alanlar timsal oldukça, çivi topuklu iskarpin izine postalıyla basma umursamazlığında onu izleyecek daha çook adamla karşılaşılacaktır. 

Açıkçası, savcının sabahın bir köründe harekete niye geçmediğine bakarak “Mustafa”nın Atatürk olmayacağı sinyalleri rengi sarı bile olmayı beceremeyen Aydın kanallarında vizyona girdiğinden, bu konuda şimdilik hem yalnız hem de yorgun muhalif görünebilirim, haksız çıkmayı tüm gücümle istememe rağmen.

Söz çok dolanıp başı dönse de altında durduğum köşebaşındaki tabelada hala “Kerhane’ci” yazıyor ve altına ben de bir not düşüyorum; “Bu işyerinde yalnız gerçek Or....lar hizmet vermeli...”

Sevgilerimle...
ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Taş-lama, üç sözle pişmez


Sol elimdeki keskiye, sağ elimdeki çekiçle;
Bir vurdum göz oldu, bir vurdum kaş.
Bir vurdum dudak oldu, bir vurdum diş.
Bir vurdum saç oldu, bir vurdum tel.
Bir vurdum beden oldu, bir vurdum ten.
Bir vurdum omuz oldu, bir vurdum el.
Bir vurdum ses oldu…
Bir vurdum ses oldu…
Bir vurdum ses oldu…
Tüm sesleri yanyana koydum,
Daha hala söz olamadı.

Ne yapmaya mı çalışıyorum ?
Tabii ki söz,
Öyle ki;
Siyah kaş altında menekşe göz,
Kırmızı dudaklarda diş,
Kızıl Saçdaki tel,
Pürüzsüz bedende ten,
Yuvarlak omuzda el.
Ne mi yapıyorum ?
Vurmaya devam…

Belli mi olur ?
Bir gün gelir taştan bir söz oyarım,
İlk seferinde en güzeli olmasa da…

ahmet haluk başaklar

20.3.2001
“taşla geçen bir günün sonunda…”

"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Sarı"

 not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.