10 Şubat 2018 Cumartesi

Bir başına...


Palamar içten içe çürümüş meğerse,
Çımasını boynuna doladığı babanın bundan hiç haberi olmasa da.
“Kalk gidelim” köpükleri cıvıldaşırken uskurda
akla bile gelememiş, iskeleye bağlı olduğunun unutkanlığında.


Zaten tuzlu su yapmış yapacağını;
kalafata da, mizanaya da, çımaya da.
Kalmış gerisi bir bahaneyle orta yerinden alargada kopmaya.


Aldanıp, gölde süzülen beyaz kuğu edasıyla
deryada da inanmak aynı namın salınacağına,
bodoslama çarpmadan az önce sarp kayalıklara.


Omurgasız kaburgaları üzerinde çürürken yalımda.
Paslanmış bir abidenin kibiriyle;
pusula ibresiyim derken ibretlik olmak,
ölmeye yatarcasına damarları boyunca yol yol yok olmak
çapa atacak dermanın yoksulluğunda,
soğuk bekar yatağıymışcasına tek başına
devrilip yan yattığı kimsesiz tenha kumsalda.


Sevgilerimle...

ahb

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

19 Aralık 2017 Salı

Gençliğim

 
Görüyor musunuz denizin gerisinde 
Kumsalda hayli uzakta bir ev var 
Tek pencereli bir ev 
İçerde bir iskemle 
Üzerinde Gençliğim 

Bir yatak, bir yorgan, bir kırık masa 
Bir ip sallanır boynumda 

Odama Sımsıcak iklimlerle geldiniz 
Gözleriniz kararlıysa sevmeye, sevilmeye 
Bu gece sabaha dek ipi siz çekeceksiniz 
Sımsıcak Deniz, 
Gidemediklerimiz... 

Hür Yumer


Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

6 Kasım 2017 Pazartesi

bu akşam uzaklara bakmak...

Yazarının kendi seslendirdiği bir görsel...

bir orospuluk var bu şehrin üstünde bu akşam
adını koyamadığım doğru dürüst, tadına varamadığım
korkudan gözüne bakamadığım bir orospuluk

boğaz olmuş ağır ağır sallıyor kalçalarını
köprü olmuş ışıl ışıl bir gerdanlık takınmış kahpe boynuna
hüzün olmuş oturmuş arnavutköy'de bi garsoniyerin penceresine
hasret olmuş ilişivermiş kucağıma binbir cilveyle
rüzgar olup ince ince öpücükler kondurmada her yerime
çocukluk düşlerimden sıyrılıp gelen komşumun kızı
yanağımdan öperken ölüyorum sandığım ortaokul aşkım
resmi geçitte bütün foyalarım
ölüyor muyum ne?

bir orospuluk var bu şehirde bu akşam
iliğimde kemiğimde her yerimde bir utanmak
ne mümkün böyle bir durumda hayata tutunmak
vazgeçip her şeyden kaçasım var bu şehirden yalınayak
kim bilir kaçıncı kez koşasım var ardıma bakmadan
ben bu oyunda yokum ulan! diye bağırarak

yok yok, bir orospuluk var bu şehirde bu akşam
kaçarım kurtarırım yok başıma iş açacak
bedavaya durduk yere beni zıvanadan çıkaracak
kapısından içeri kimsenin girmediği bir meyhaneyim bu akşam
bedeli neyse ödedim kapattım kardeşim
eski bir taş plak koydum gramofona
iğnesi tenimi çiziyor
müzeyyen hanım ruhumu
kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
gemiler geçiyor çok uzak
gemiler geçiyor yüzümü yalayarak
sokak sokak sırtını dönüyor bana bu istanbul
sevişmek istiyorum "yorgunum başım ağrıyor" diyor
"oldu o zaman boşanalım" diyorum
hayatımı istiyor nafaka olarak

bir vapurun leşi yatıyor arnavutköy iskelesi'nde
ışıkları can cekişmede
martılar almış ölümün kokusunu üşüşmüşler üzerine
vapurun kanı akıyor şehrin sokaklarında, kıpkızıl, ışıl ışıl
karışmış ortalık, vapurun katili aranıyor
polis sabıka kaydından dört kişinin adını buluyor
attila ustadan eşkalini alıyorlar
dördü de sabıkalı vapur katili
ay seyre durmuş cümbüşü
elektrik direkleri selama durmuş vapurun başında
karanlığı yaklaştırmıyorlar
insanlar
insanlar hiçbir şey olmamış gibi yapıyor
aslında deli gibi korkuyorlar
gözlerinden okunuyor
benimse kılım kıpırdamıyor
çok gördüm böyle cinayetleri

bir orospuluk var bu şehirde bu akşam
adını koyamadığım, tadına varamadığım
korkudan gözüne bakamadığım bir orospuluk
ne kadar makyaj yapsanız da kapatamazsınız ruhunuzun pisliğini
hepimizi çıkartıp apış arasından sokaklarına salmadı mı lan bu şehir
emmek için saldırdığımızda bereketli memelerine
adam kayırmadı mı
saldırtmadı mı üzerimize iti köpeği
ezmedi mi bizi yavaş yavaş

biz
birkaç zibidi
bi avuç baldırı çıplak
birbirimizi omuzlayarak buz gibi yalnızlıklarda
bir umut ısınabilmek sevdasıyla sarılmadık mı ucuz şarap şişelerine
sarhoş olup kusmadık mı çeyizlik çarşafların üzerine
içimizde çocuk, çocukluk namına ne kaldıysa
söküp ciğerlerimizden atmadık mı
nihayet sevdalandığımızda bir kızın pırlanta yüreğine
onu da kendine benzetip orospu yapmadı mı bu istanbul

ah ulan koca şehir! hepsi senin suçun
beceriksizliğin, çaresizliğin
bir orospuluğu var bu akşam bu şehrin
adını koyamadığım korkudan yüzüne bakamadığım bir orospuluk
yok yok, başıma iş açacak
benden önce de orospuydu istanbul
benden sonra da olacak

koray şahinbaş

Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

5 Kasım 2017 Pazar

Sırttaki hançerleri, hastenenin hangi bölümü çıkarır ki?

Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Dünler Düş Oldu


Bir yaz gecesinin bir kış gecesinde özlendiği, yorgunluğun öylesine içe çöktüğü bir akşamın izbesinde; bacaların püskürttüğü kükürtün genizleri yaktığı, günün incir çekirdeği çekişmelerinden bitap düşmüş bedenin acınacak haliyle, belki de sığınacak bir liman arayışıydı cesaretten yansıyan yürekteki o kıvılcımlar. Henüz bilinmiyordu birazdan teknoloji kullanmaksızın anılacak siyah beyaz film şeridinin acalesiz nasıl izleneceği. Tesadüf bu ya, solunacak iki nefes taze havanın gün boyu ciğerlere iskan etmiş nikotin dumanı ile yer değiştirme niyetine güvenip, kulpuna asılınmış pencereyi açtığında ardına kadar, zemheride birden yüzüne çarpan mevsimini şaşırmış eski bir yaz akşamı serinliğiyle başbaşa kalıverdi, tanıdık kokuların İspanyol dilberi fütursuzluğunda beynini mıncıklamasına ses bile çıkarmaksızın. Film daha önce yaşanarak görüldüğünden beden çoktan kendini gönül rızası ile gözünü kapatıp teslim etmişti bile, sonraları tecavüz iddialarına kalkışamama mütecavizsizliği kıvamda.
Loş bir aydınlıkta, ayak altında ezilen çakıltaşlarının çıkardığı seslere, ayçekirdeğinin, kabakçekirdeğinin tuzlu tuzlu kavutunun dumanı karışıyordu, renkli ampullerin direkler arasına gerdirilmiş iplere çamaşır gibi asılmış sallantıları gözlere batarken. Küçük, kemerli, ışığı dışarıya yansıyamayan bir pencerenin önünde bel bükülerek alınacak biletler için, sıra aralığının sıranın kendisine gelmesiyle ilişkisizliğinin bilinciyle, arkadakinin nefesini öndekinin hissetmediği boşluklarla kuyruğa giriliyordu, bir kaç metre sonra orta yerlerinden yırtılmaları kaçınılmaz olsa da. Bu, küçük bir çocuk için geçirilecek keyfli gecenin belki de en vahşi sahnesiydi, yeninin daha eskimeden çöp yerine konulmasının o yıllarda bir savurganlık sayılmasının haklılığında. İşin erbabı olmayan çekirdekçiler leblebiciler, gazete kağıdından kıvrılmış külahlarda satıyorlardı önlerindeki küçük torbalardan çay bardağıyla doldurduklarını, sıcak sıcak. Üstelik satış aralarında anamallarının öncelikle kendileri tarafından tüketilmesi, gözlerin henüz paraya bürünmediğinin en çarpıcı kanıtıydı, daha sonraki yıllarda bunun tersi moda olsa da.
Açıkhava sinemaları genelde, bir şilebin kaptan köşkü görünümünde, dar, iki katlı, dıştan eğreti bir merdiven ile tırmanılan üst katındaki projeksiyonlu film makinasını taşıyacak dayanıklılıkta, tuğladan örülmüş tek bir yapıdan oluşurdu. Alt katının sinema içi büfe, dışı ise gişe olarak kullanılırdı. Yukarı kattaki makine dairesinin küçük mazgal deliğinden fırlayan firari ışık seli tam karşısında birbirine dikilmiş beyaz patiska çarşafların gerdirildiği sinema perdesi üzerinde resim olurdu, kimi sert rüzgarlar estiğinde perdeye yansıyan görüntü dalgalanıp rüya izlenimi verse de. Dışarıdan görülemesin diye zemindeki çakıltaşlarının beyazlığına inat, çepeçevre rengarenk yüksek tahta korkuluklarla perdelenirdi, istenirse kaykılmış görüntüye razı olunarak dışarıdan kaçak seyredilebilinse de.
Biletli seyircilere göre en şanslı insanlar; hemen yanıbaşlarındaki az katlı evlerde oturan mahalle sakinleriydi kuşkusuz. Ancak balkonlarında loca görüntüsünde koltuklarına rahatça oturanlar gönlünce yiyiyor, keyfince içiyor, sinemadaki biletli seyircilerin her gördüğünü görüyor gözükseler de; hepsi tek bir kalasa çakılı bir sıra üzerindeki tahta iskemlelerde, hamile ya da pusetlilerin sıra başlarında, anaların çocuklarının enselerine bir şaplak atımı uzaklıkta oturmasını, iskemlelerin oturmalığı ölçüsünde motifli dokunmuş küçük kare halıların evlerden koltukaltlarında taşınmasını, karşıki evdeki komşularla uzaktan başla, gülümsemeyle, oturulan yerden eğilerek uzaktan selamlaşmasını, delikanlıların, gençkızlarla onca kafanın gölgesine rağmen cam gibi gözlerle bakışmasını, bakışmanın ortasına giren babanın gözleriyle birlikte kaçışmasını, kalabalıktan kaybolup bulunmuş ağlak çocukların “puf puf lütfen dikkat...” diye anons edilmesini, Mabel Arapkızı sakızların ağız içlerinde çıtlatılarak hatta şişirilip iki dudak arasında patlatılarak dedikoduların yapılmasını, yaşlı dulların uzaktan birbirlerine gösterilmesini, gongla birlikte kafalar arasından en iyi görüntüye sahip konuma geçerek gez göz arpacık misali kımıldamadan mevzilenmesini, günün sıkıntılarını yaktığı filitresiz sigara dumanına doldurup esen akşam yeline bırakmasını ve dile yapışmış tütünlerin parmakucuyla ustaca toplamasını, fragmanlar seyredilirken “Bu filmi görmüştük... ayy çok güzeldii...” ya da “Hatırlıyor musun?, hani bilet bulmadığımızdan kaçırmıştık ya...” diyerek bir kaç gece sonrasına “iyi... geliriz” diye karar verilmesini, aradan birisinin ayağını titretmesiyle birlikte sandal içinde deniz tutmuşcasına sallanılmasını, “lütfen sallamayalım...” uyarısıyla yerini dinginliğe terk etmesini, arka sırada oturan ve kendini filmin heyecanına kaptırmış üç numara traşlı çocuğun ağzından sıcak, ağdalı tükürüğüyle püskürttüğü çekirdek kabuklarının yapışmış enseden söylenerek ayıklamasını, ışıkların sönüklüğü ve ortamın havadarlığı fırsat bilinip çaktırmadan çıkarılmış ayakkabılardan tüten ayak kokusunun esen akşamsefası kokusuna karışmasını, “on dakika ara” yazısının bile perdede durmak istemezmişcesine geldiği gibi aniden kaybolmasını, yanan ışıklarla birlikte olanca sessizliğin şişe açacağının tersiyle patlatılarak açılan sade gazozların kokusuna terketmesini, “yok mu, soğuk su içeen...” diye mahalle çeşmesinden doldurulmuş testilerin diz üzerinden cam bardaklara dökülüşlerindeki serinliğini, içilen gazozlara leblebilerin boca edilmesini ya da bir torba leblebi tozunu tümüyle ağzına boşaltığından tıkanıp nefes alamayan çocuğun sırtına, durumun vehametine eş şiddette söylenerek vurulmasını, baş yukarı çevrildiğinde hışırdayan yaz yaprakları arasından görünen ayın ve yıldızların seyredilmesini ya da mehtap çıkmışsa dua bile edilmesini, çalan gongla birlikte büfeye akan kalabalığın tahta iskemlelere doğru yön değiştirmesini, tuvaletten geç çıkıp da yolunu şaşırmışların “burası benimdi sanırım” diye karanlıkta tanımadığı birilerinin kucağına istemeden oturmasını, bir ağızdan saf komikliklere gülünmesini, veremli kıza gözyaşı dökülmesini, tecavüzcüye beddualar edilmesini, film karelerinin birinin diş atıp takıldığında perde üzerinde donmuş görüntüdeki küçük kahverengi beneğin genişleyerek tüm kareyi sararak yanışını seyretmesini, ardından kıpırdaşan karanlıktan gökyüzüne taşan ıslıklar arasından “Makiniist..” diye seslenmesini, filmin en heyecanlı sahnesinde mahalle camiinin minaresine bağlanmış hoperlöründen ezan sesinin duyulmasını, yakınındaki trenyolundan geçen banliyö treninin takırtılarını, üstüne yetmezmişcesine lokomotifin bir de onlar için çaldığı düdüğün ya da yanıp sönen ışıklarıyla tepeden geçen kanattan motorlu nakliye uçağının homurtusunun filmin en can alıcı konuşmalarını bastırmasını, hüzünlenmiş yürekler, ağlamaktan kuruyup şişmiş gözler, yüze çökmüş uyku mahmurluklarıyla en etkili müzik perde ardından yankılanırken “son” yazısının karaca ürkekliğinde perdenin önünde titremesini, ayağa kalkanların mırıltılarla uyuşmuş diz, bilek ve bel ağrılarından sızlanmasını, uygunsuz yerlere sıkışmış donların hep birlikte ayağa kalkıştaki sıkışıklığın görüntüyü perdeleyeceği inancıyla etrafa belli etmeksizin düzeltilmesini, öndekinin topuğuna basmadan cenaze merasimi adımlarıyla içerideki seyircinin biran evvel boşaltılabilmesi için iki kanadı birden açılarak daha çok hangar kapısına dönüşmüş çıkışa doğru ağır ağır, ayakları sürüye sürüye ilerlenmesini, uykuya dalmış küçük çocukların analarının omuzlarına yaslanmış huzurlu başlarını, üzerlerine örtülmüş hırkaların altından hissedilen yalpalayan adımların tatlı sarsıntısını, gözleri mahmurlaşmış da olsa hala uyanık kalmış daha büyük yaştaki çocukların filmin dialog ya da monologlarını taklitle, gözlerini aça aça, heyecanla ya da korkuyla yinelemelerini, evlere yürüyerek dönmelerini,... şilep dekorlu mekanı gönüllü dolduran yolcularla aynı tadı alamamalarını sinemadan yirmi otuz metre uzakta kalmalarına bağlarlardı, karşı komşunun yaşamını pencereden izlemenin anlamsızlığında. Ancak aynı tadın alınamamasına neden olan sebep, içini görebildikleri bahçeyle aralarının bunca yakınlığına rağmen, seyircilerin topluca geçirdikleri o gecede neredeyse elle tutulur kadar somutlaşmış ruhun, kendini saran tahta korkulukların dışına taşamamazlığıydı; tatsız tuzsuz bedavacılık bir yana, haftanın bir kaç gecesi sinema balkon komşuluğundan sıyrılıp güle oynaya biletli seyirciliğe soyunduklarına bakıldığında.
Şimdi; gece gece solunan bir nefeslik taze havanın onu nerelere alıp götürdüğüne bakarak, yeniden ciğerlerine doldurmak istediği soluğu düşündü, inandırıcılığını yitirmiş dünlerin düş olduğu bir zaman yolculuğuna bir daha çıkıp çıkamayacağının tedirginliğinde. Ahşap pervazlardan içeriye girmeyi düşleyen zemheriye bir o kadar inat, ılık bir yaz gecesinin meltemiyle.


Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Doğa İçin Çal 8

39 Müzisyen - 17 Ülke - 28 Şehir
Herkese Merhaba!
2009 Yılında Divane Aşık Gibi yola çıktık ve Doğa İçin Çal 8 ile yolculuğumuza devam ediyoruz.
Doğa İçin Çal 8 projesinin yapımında 17 Ülke dolaştık ve
toplamda 20.000 km den fazla yol katettik.
 
Bu projeye Türkiye'den ve Dünyadan 39 müzisyen gönüllü olarak destek verdi. Hepsine desteklerinden dolayı çok çok çok teşekkür ederiz.
 
Tekrar sizlerle buluşmanın heyecanı içerisindeyiz!
Doğadan çaldığın yeter Doğa İçin Çal!

Sevgilerimle...

ahb


not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

20 Ocak 2017 Cuma

Ya siz?... Siz de mi Biliyorsunuz?

"Şimdi biliyorum" diyor... ünlü aktör Jean Gaben
Ben beğendim...
belki siz de dinler, beğenirsiniz diye...
Belli mi olur?


Şimdi biliyorum “Maintenant Je Sais”

Bacak kadar bir çocukken
Adam gibi görünmek için çok yüksek sesle konuşurdum
Ve derdim ki, biliyorum, biliyorum, biliyorum, biliyorum


Başlangıçtı, ilkbahardı
Fakat ne zaman 18 yaşıma geldim
Biliyorum dedim, bu defa biliyorum


Ve bugün dönüp baktığımda
Bolca mekik dokuduğum dünyaya bakıyorum
Ve hâlâ nasıl döndüğünü bilmiyorum


25 yaşıma doğru her şeyi biliyordum
Aşkı, gülleri, hayatı, parayı
Ah evet aşk! her şeyi öğrenmiştim


Ve ne mutlu ki, arkadaşlarım gibi
Elimde avucumdaki her şeyi bitirmemiştim
Hayatımın ortasında (yarısında), yeniden öğrendim

Öğrendiklerim, üç dört kelime tutar:
Sizi birinin sevdiği gün, hava çok güzel (harika) olur
Daha iyi söyleyemem, hava çok güzel (harika) olur


Hayatta beni hâlâ şaşırtan bir şey
Ben ki hayatımın sonbaharındayım
Birçok hüzünlü gece unutulur
Şefkatli bir sabah ise asla


Tüm gençliğim boyunca, biliyorum demek istedim
Ne var ki ne kadar çok aradıysam o kadar az biliyordum
Saat 60’a geldi
Bense hâlâ penceremdeyim, bakıyorum, ve sorguluyorum

Şimdi biliyorum, hiçbir zaman bilinmediğini biliyorum
Hayat, aşk, para, arkadaşlar ve güller
 

Hiçbir şeyin gürültüsünü ve rengini bilemezsin
Tüm bildiğim bu!
Ama bunu, biliyorum…


Jean Gaben


Sevgilerimle... 

ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Son kez diyememenin haykırışı...


Biri Hoşçakal mı dedi? 
Hani o "taa gençlik yıllarından" 
Yokluğunu aramak dersi asmana benzemiyor, 
İmza cetvelini karalamam, seni bir sonraki derse de getirmiyor. 
Ne yapacağız... bu kez ben de kestiremiyorum. 
Sana son kez Güle Güle diyeceğim ama... onu da diyemiyorum. 
Bu nedenle sana bu kez Güle Güle demeyi erteliyorum. 

Yolun açık ve aydınlık olsun, 
boğazlıkazaklı günlerin Arkadaşı, Gürhan Nas...


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

25 Kasım 2016 Cuma

Mutluluğun Çöpten Bacakları vardı


Bir sanatçı iskemle komşunsa, dikkatli olmak gerekir. Öyle olur olmaz alkolün rehavetine kapılmamak yerinde bile olur. Adı üzerinde sanatçı bu, ne zaman ne yapacağı belli olmaz.
İki buçuk yıl öncesiydi, ılık bir yaz akşamında tümü kırk beş yılı aşmış dostlarla dem tutmakta, kah oradan kah buradan, kah bir kısmının hiç yaşamamışcasına unuttuğu o günlerden kah bir kısmının hiç unutamadığı bu günlerden kürek çekiliyor saltanat kayığındaymışcasına. İzzet gidip ikram geldikçe; rehavet sürekli rubikon atıyor, özgüven saçmalamanın makuliyetine körü körüne inanmanın saflığında.
Soğuk mezeler büyükleri ağırlıyor, arasıcaklar kısa da olsa konuş(a)mamışlara olanak tanıyor, sıcaklar büyüklerin yeni büyüklerle ikmal edilmesine yataklık yapıyor. Sıra geliyor meyveye. Her bir şişmiş ego yolluk istemeye, "Söyle de birer yolluk versinler" demenin gereksizliğinde çoktan teşne.
 

İşte tam bu sahnede tokatı yemiştim.
Yollukları da kapatmanın gevşekliğindeyken, masadaki yan komşum Selçuk Demirel, tabağını uzatıyor bana... Görünenin tümü kiraz saplarından menkul. Ve uyandırmak zorunda hissediyorum kendimi. Ve yüzüme diyor ki; 
"Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin, hani işin kolayına kaçmadan... Yapıyorum abi, yapıyorum işte. Deha işte şu an duyduğum mutluluk bu, hem de kolayına kaçarak"
Demem o ki Selçuk; Abidin Dino'nun, terekesinin bir kısmını emanet ettiği kişi ve o emanetlerle, onun adına bir sergi açmıştı, bir kaç yıl öncesi İstanbul'da.
Bir zamanlar, porselen tabaklara fotograf taab ederlerdi. Adam kirazını yerken kendi portresini yapıvermişti oracıkta üstelik, içinde kırk beş yıllık bir mutluluğu taşıyan.
 

Hesap ödeniyor ve gece yarıyı bırak, sabahı kurtarmanın derdinde bir saat olduğundan alel acele sofra toplanıyor, "temiz masada oturun" bahanesiyle. Bu saatten sonra eve hangi araçlarla gidebileceğini aklında oturtmaya çalışan suratlı komi, pür telaş masayı adeta silip süpürüyor, bir an evvel kendini kapıdan dışarıya atabilmenin gayretiyle. Ve sıra geliyor Selçuğun portresine. Hışımla uzatıyor kolunu ikimizin arasından. Kol orada donuyor. Ben Selçuk'un, o benim kominin elini engellediğinden şüpheleniyoruz. O atom karınca gitmiş, Brigitte Bardot'ya aniden aşık olmuşcasına yüzünde tuhaf bir tebessüme karışan aydınlanma beliriyor. 
"Eee...mmm... abi... n'apcam bunu" Selçuk boynunu çeviriyor. 
"Ne demek n'apcam? Ne bileyim n'apcağanı oğlum." Tedirgin bir sesle; 
"Abi, biri bu tabağa bir resim yapmış...n'apcam şimdi ben bunu?... Onu soruyorum" Selçuk devam ediyor; 
"Ne bileyim oğlum, ne istiyorsan onu yap... sevdiysen eve götür" Tedirginliği sürüyor; 
"Götürmesine götürürüm de, giderken bozulur... yapıştırsam mı acaba? hem yapıştırıcı alana kadar bulaşıkçı çoktan halleder bunu... anlamaz ki" 
Bu kez ben çift dalıyorum; "Sen anlar mısın?"
Cevap net ve kısa; "Anlamam ama severim..."
Gözümün önünden "Atatürk, batı kültürünü dışarıdan getirip dayattı burnumuza ama, Türk halkı yemedi, bünye kabul etmedi" diyen nurcuyu anlarım ama, aynı söylemi papağan gibi tekrarlayan, kendini keskin solcu diye pazarlayan AYDINlar konusunda kuşkularım pratiğe bakarak dağılıvermişti o an.
Bu düşünceden ayıldığımda, komi topladığı tüm bulaşık tabaklarını servis masasına bırakmış, iki eliyle tuttuğu tabaktaki kiraz sapından portreye baka baka, tedirgin ama yavaş ve dikkatli adımlarla uzaklaşırken görüyorum. O an elindekini ne yaptığını ya da yapabileceğini hiç düşünmek dahi istemiyorum.


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

23 Ağustos 2016 Salı

Sesli KuleDibinden Yankılananlar: PROMETHEUS-ÖNCEDEN GÖREN


Seslendirdiğim metni yazan 
sevgili İhsan Baş Üstadı Saygı ve Sevgiyle anarak... 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Temel Gıda

Sanırım son 10 sene içinde bir gündü, Devlet Tiyatrosu sanatçısı Murat Atak'ın "Alnında Işık Taşıyanlar" adında bir Sanat söyleşisinde duymuştum ilk kez. Kurtuluş Savaşının en kızgın ve yorulmak bilmez günleri, Yunan'ın topu Polatlı'dan duyulmakta. Ateş aralarında Mustafa Kemal, Karargahında resmi evrak işlerini, talimatları doğrultusunda sürdürmekte. Mermi stokları, sargı bezi, doktor,... imzalayıp bir sonrakini okuyor. Birden gerilmiş yüzü yumuşuyor, gözleri parlıyor ve arkasına gevşeyerek yaslanıyor ve keyifle doğrulup Devlet Konservatuarının kuruluş çalışmalarının başlatılması için, önündeki evrakı imzalayıp onay veriyor. Murat Atak sözü şöyle bağlamıştı: ya düşman aynı hızla cepheyi yarıp savaşı kaybetseydik? Bunu hiç düşünmemişti ve savaşırken aslında hep kurulacak yeni Cumhuriyetin temellerini atmaktaydı. 
Ve yine, "alnında ışık taşıyanlar" sıfatını yurt içinde ilk kez kullanan kişi olduğunu ve sonrasında da sanatçılar için kullanılan deyim haline geldiğini söylemişti. Onun ışığından söylenebilecek şu: 
"Sanat bir ülkenin gıdasıdır ve bundan tasarruf yapılamaz."
O günden sonra iyi insan, dürüst insan olmak gibi sanatseverin de olamayacağını anladım. Sanat yurdu besleyen olduğuna göre, red etmek her yıl 365 gün Sanat orucu yapmaya benzemekte. Kısaca halkın, toplum olabilmesi için gereken besin. Onsuz yaşamak nefes almamak demek. İnsanın ondan yararlanmama isteği ancak, budalalığı olabilir. 
Ya devletin? Devlet, tarih yaşını artırabilmesi, sürdürebilmesi için halkını besleyeceği öncelikli en büyük kaynak. Kısa sürede ve çokça oluşturmanın, stok yapmanın zorluğu karşısında altın kıymetinde. Bir heykeltraşı bu hafta içinde yetiştirme şansı yok ya da bir yazarın yazar olabilmesi için kaç yıl emek harcadığı gün gibi ortada. Kısaca ben yazdımla olmuyor. 
Sevgi ise küçük aklıma göre, kaybedilme korkusu yaşandığında telaffuz edilmekte. Anne, baba kaybedilebilir, sevgili terk edebilir. Bu nedenle duygular gitmeden onlara zikredilmeli. 
Ama dürüst olmam zaten olmam gereken, beklenen bir durum, bir meziyet değil. Aynısı sanat için de söylenebilir. Ben sanatın her gün nimetlerinden beslenen biri olmam gerekir ki, insan olabileyim hem de, başkaları bana insan desin diye de değil. Ben önce kendimi insandan sayabilmem için. Elim, kolum, gözüm gibi. İnsan hiç gözsever ya da kolsever diye bir meziyeti olur mu? Ama gözümü kollarım; bir şey kaçmasın, bir şey batmasın, görüşsüz kalmayayım diye. 
Kısaca ben üzerime düşen kollama, yaşamını sürdürme adına kendi doğrularımla omuz vermeye çabalıyorum, yetişmesi gerekli yeni ustalar eskilerini aratmasınlar diye. Her gün, her fırsatta daldırmalı elleri, avuca doldurabildiği kadarını akla yedirmeli ki; beslensin, ümmetleşme duygusunu köreltip toplum fikrini yeşertsin diye. 

Sanat; "Temel Gıda"dır ve açlığında yaşamak, yaşatmak önemini yitirerek yerini ölüme terk eder. Kısaca; gerçekte insanlık ölür.


Ve annemin söylemiyle noktalıyorum; "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin"

not: Bu paylaşım kaleme alındığında; henüz darbe teşebbüsünde bulunulmamış, sanatçılar sebepsiz yere tutuklanmamış, eserleri yasaklanmamıştı.

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

9 Ağustos 2016 Salı

İçiniz Rahat Olsun

Fotografın tarihine baktım, 13.7.2013. Yer Ankara'nın hayli rağbetli bir AVM si. O dönemlerde ilgiyi arttırmanın koşuşturmasıyla Volkan Konak Konseri dışında hiçbirine katılmadığım yığınla etkinlik düzenlemenin derdindeler. Hemen alt katında da, dışından da girilebilen, fiyatları gerçekten ucuz bir süpermarket denen yer var ve haftanın 2-3 günü orada olsam da, bunca yıldır üst katlarındaki pahalı ve lüks mağazaları 10 kere anca görmüşümdür.
Yukarıdaki tarihteymiş anlaşılan oraya yine gitmemiz. Ortalıkta yine pankartlar, bir sanat etkinliğinden söz etmekte. Havuz ile merdivenler arasındaki boşluğa bir masa, dört sandalye konmuş. Etkinliğe dair görüntülerin söyleşileceği yer olsa gerek diye düşündüm, hani yıldızını parlatmak isteyen boya küpüne düşmüş bir şirinlik muskasının konu dışında kıkırdayacağı. Ve aniden bu heykeli gördüm daha doğrusu, esen rüzgardan ve parlayan sıcak güneşten hemen göremedim. Gördüğümü, sıcağın verdiği bir beyin yumuşamasına yorduysam da, gölgeye denk geldiğimde aynısı yine ağ tabakamda düz olarak belirince, Refikaya bir teyit ettirmem gerektiğini anladım. Aha, o da doğruladı. Clint Eastwood kıvraklığında telefonuma davrandığımı görünce ilk taciz ateşi ondan geldi; "bulaşmaaa... yürü" Durum anlaşılmıştı, önce Refika engeli aşılacaktı. Neyse, alacaklarımızı aldık, vereceğimizi verdik, çıkacağız dönüş yoluna, aklıma geldi birden altuni pelerin. "Hadi çık sen bir iki kat gez, Mangoya Mungoya bakarsın, benim acil tütütünüm geldi" dediğimde, Mangonun dar bedenleri bana üstün gelerek önerim o an kabul gördü. O ardına döndüğünde, ben soluğu çoktan Grek yakışıklısının yanında almıştım. Çektim silahımı ateş etmeye başlayacağım, hızlı adımlarla mutad Güvenlikçilerden biri seğirtti yanıma, paytak paytak koşarak. Endişeli bakışlarıma inat son derece munis yüzüyle; "Efendim, ikincisini de bağladık, merak etmeyin artık hiç açılmıyor, içiniz rahat olsun..." dediğinde kaşlarım havada ama, asılmış suratıma bakarak yavaşça gerime doğru uzaklaştı. Ama terk etmiyor sevdan beni hesabı, prangalandığımı anladım. Fotograf çekmeye başladığımı anlayınca, nedense etrafımda telsiz vızıltı sesleri birden arttı gibi geldi.
Bu anlaşılmazlıktan çıkarabildiğim anlaşılabilirlikler özetle; etkinlik için birileri bir çıplak yakışıklı tarihi erkek heykeli getirip orta yere koyar. Ancak ensarcılar bu konuda hassaslar, hemen şikayet ederler. Ve sonunda "ya dekoltesini kapatırsınız ya da bunu buraya koyamazsınız" salvosu atılmış gözükmekte. "Eee, ellenmemiş çoluğu var, ellenmiş çocuğu var, kumalı ailesi var di mi bunun? El insaf yani." Kim bulur bu altuni pelerini bilinmez ama getirip sarmalar. Bu kez de ya göğüsleri ya da iniş takımları açıkta kalmakta, kalmak bir yana rüzgarın her esişinde "Ceee" diyen bir çocuk oyununa dönüşmekte. Münafıklığa girecek ama, işin içinde biraz kumalara karşı bir aşağılık kompleksi taşımışlar izlenimi verdi zira, göğsünü kapattıkları bir erkekti. İlk kez, haşema esintili kombin bikinili bir erkek gördüm, heykeli de olsa. Yakınına gidip pelerinini açıp baktığımda (ki sanırım beni uzaktan seyredenler çok gülmüş ve aslında niyetimin ne olduğu konusunda hayli çifte bahis oynamışlardır herhalde. Yaşın verdiği akça pakça, sütlaçlığı da görüntüye ekleyince "vah amcabey vah, susuz kalmış anlaşılan"a örnek teşkil etmemem için bir neden de kalmamıştı orta yerde) içten beli ve etek ucu çengelli iğne ile tutturulmuş, açıkta kalan göğüslerde garip bir kumaşla kördüğümle bağlanmış. Ancak, rüzgarın yönü önünden vurduğunda denizden ıslanmış beyaz donuyla çıkanın durumunu aratmakta. Eee, ona da yapacak bir şey yok. Ya da en fazla itirazcılara, rüzgar vurmasın diye önüne siper olup ikna etmişlerdir diye düşünüyorum.
Merakımsa, aynı yerde Müjdat Gezen'in Sanat Merkezi var. Eğerki kendi o gün orada olsaydı, sanırım güvenlikçiler işin içinden bu kadar kolay sıyrılamazlardı, Usta'nın neler yapabileceğini düşledikçe.
Ben sizinle geveze bir anımı paylaştım, içinden çıkarsanacak varsa da, o da Arif'e kalmış.
 

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

7 Temmuz 2016 Perşembe

Aysar ya da Sarmadığında...

Heybeli'den

Tarih 20 Temmuz 969. Yer Ege’de Ören adında küçük bir tatil beldesinde, bir beden eğitimi hocası olan Tahir Hoca’nın 20 günlük devrelerle işlettiği ünlü Altınkamp. Çoğunluğu; altı açık, üzeri kırmızı hilalsiz beyaz Kızılay çadırlarından oluşurdu. Gözde müşterileri ise Almanlar. Onlar, görkemli karavan ve renkli çadırları, evde bile görmediğimiz kamp araç, gereç, avadanlık ve olanaklarıyla koca alanın en işlek noktasında konuşlanırdı. Ve arka cephede o günlere göre lüks denebilecek konturplaktan bölmeli, bitişik nizam bungalovlar. Üç öğün kamp yemeği, masalara tencerelerle verilmekte. Arkasındaki tarlada yetişen sebze ve meyve ile öğünler aşılıyor, sık aralıklardaki el tulumbalı artezyen kuyularından çıkan su ise, o sıcağa karşı koymayı sağlasa da duş alma, adeta Kazak’ların bebelerine yaptırdıkları ilk banyonun buzlu suyu kıvamında. Denizin suyunun berraklığı, kumsalın genişliği, kumunun inceliği bir anda bedende lokal anestezi etkisi yapan denizin suyu sayesinde de tüm cazibesini yitiriyor. Müşteriler ise yaşamlarının mütevazılıklarına inat hayli okumuş, düşünce sahibi akademisyen, üst düzey memur, sanatçılardan oluşmakta. 

O gün akşamüzeri, kaykılmış güneş altındaki plaj futbolu için sayının azlığı göze çarpıyordu. Hele ki takımları kuran ve sonrasında bir tavla muhabbeti kıvamında geceyi atışmaya çeviren Üniversiteli abiler ortalarda görünmüyordu. “abin nerde kaldı lan?” muhabbetlerinin sonucunda, akşama hazırlığın erkenden yapılıp gazino diye tabir edilen yemek bölümünün yanındaki büyük sekiye gelinmesi haberi yayılıvermişti. Ne olduğunu anlamamış olsak da, ardımızı döndüğümüzde çok da aklımızda kalmamıştı. Güneşin batmasına daha vardı. Birer ikişer duşlarını almış, uzun pantolonlu, gömleği dışına bırakılmışlar sekide birikmeye başladı. Ve nihayet o üniversiteli gruptan abiler gelse de, kaşla göz arasında bir yerlere koşuşturmaya başlamışlardı. Gün içinde “püff püff… sayın Aydın Keçe, sayın Tülay Geçe şehirlerarası telefonunuz var. Lütfen müracaata gelin” anonsu yapılan kasaba hoparlöründen yine aynı ses seslenmekteydi. “Lütfen dikkat. Bu akşam Apollo uzay gemisinin Ay’a inişi nedeniyle yayın yapılacağı için, akşamki müzik programı yayına göre geç başlayacaktır.” Mikrofon, hışırtılı ve parazitli bir radyonun önüne yerleşmenin yarattığı sesleri sansürsüzce veriyordu. “anteni çevir çevir, yok yok kaldır kaldır…” gibisinden ses en net hale getirmenin çabasındaki üniversiteliler, cephesi camlı küçük müracaat binasının içinden görünüyordu, çatıdaki arkadaşları elindeki altıgen sargılı antenle bir sağa bir sola dönerken. Ses yurtdışı maç anlatımlarından da daha anlaşılmazdı ama, arada cümle içinde geçen iki kelimeyi yakalayıp diğerlerini de biz aklımızdan serpiştiriyorduk. Deniz sakin, ilgilenilmediğinin alınganlığındaydı hatta, Kaz Dağlarının zirvesindeki kızıl gurup bile, batsa da gitsemin aceleciliğine bürünmüştü adeta. İnsanlar suskundu. Çoğunluk akşam alacasında yeni beliren puslu Ay’a arada bir göz ucuyla dokunuyordu. Sanırım bir asker çocuğu idi, elinde babasının arazi dürbününe gözlerini dayayarak sekinin üzerinden Ay’a uzun uzun bakan. Biri yanaştı çocuğun yanına. “Bir şeyler görünüyor mu?” dediğinde, çocuk olanca anlamsızlığıyla donuk donuk baktı adamın suratına. Ve soru sessizliğin getirisiyle olanca gücüyle yankı buldu kulaklarda. Ve dudaklardaki tebessüm o an görülmeye değerdi. 

Burada lütfen müziği açın
Birer ikişer, kampın küçük büfesinden alınmış Dimitrikopulos şarapları sıradan dudaklara dayanmaya başladı, ağızdan ağıza geçerek. An geldi biz yeni ergenlere bile bir fırtla ıslatma izni çıktı. Durum aysarlık yapıp, sevinç yerini hüzne terk ediyordu, “Eee? N’olacak bizim halimiz?” efkârı batmış Güneş’e nispet yaparcasına. 

Ortak düşünceyi Ay’a doğru bakıldığında havada görmemek elde değildi artık. Tarihten gelme her tür batıl alışkanlık suya gömülüyordu sessiz ve usulca. Med-cezire bakarak, Ay üzerine kurulmuş tüm hurafeler boğulmak üzereydi, Dünya’nın yuvarlaklığı üzerine bilgi mutlakçılarının yaptığı bilgin itlafçılığına bile gelemeden. Ancak insanları muma çeviren düşünce, mehtap sorunu idi. Hani artık, sevgiliye sarılıp neye bakılıp, neyin hülyası kurulacaktı? Ay ve mehtaplı şarkılar artık, anlamsız mı kalacaktı? Kısaca sevgiye vurulmuş en keskin prangaydı o sessizleşmiş akşam. Tercüme eden, astronotun sözleri için; “benim için küçük ama, insanlık için büyük bir adım” söylemi ise bir ikileme sürüklüyordu; alışkanlıkları, duyguları. 

“Ay’a aslında hiç gidilmedi” yi besleyen hayli iddialar günümüze kadar gelmiş ise de, gidilip gidilmemesinin önemsizliğinde o gün, insanlar çok farklı bir aydınlanma yaşadılar da denebilir. O günler için bilim mi, duygu mu ikilemiymiş gibi gözükse de gerçekte, yüzyılların birikimiyle abartılan sarkıtların yerinden asılmaksızın kopması, düşmesiydi. Ya da Aklı hep öncelikli kılmanın gerekliliği. 

Şimdileri bu olayın bendeki etkisinin gücü, ergenliğini yaşayan taze bir gencin; henüz yeni yeni oluşmaya başlamış cinsiyet, aşk, sevgi kavramlarını ayrıştırarak kendime tam kuleler inşa ettiğim ana denk gelmesinden olsa gerek. Hani kıyıda kumdan kaleler yaparsın da, tam ne güzel oldu derken birisi, ayağıyla umursamazca basıp geçer ya… sen de ona bir bakarsın ya… içinden neler yapmak gelse de, o an hiçbir şey demek içinden bile gelmez ya… işte öyle bir şey. 

Ardından programına başlayan orkestra, bütün gece ay ve mehtap üzerine şarkılar da çalsa, Mehtap çoktan ölmüştü ve insanlar onun taziyesindeydi, kendilerini deme vurarak, dem tutarak.

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Haziranda ölmenin zorluğu


Haziran geldi çattı. Baharda hazanı yaşamak...
Sanırım bundandır, "Haziranda ölme"nin zorluğu

...
«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara


nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?


yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın


gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor


uy anam anam
haziranda ölmek zor!


Hasan Hüseyin

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

3 Mayıs 2016 Salı

Kendi Kulağının Sesini Açabilmek...

 Deniz'lerin anısına, "Aranjuez"


Hani; Mayıs’ın maviliğe estiği, koyu bir karanlığın gecesine düştüğü günlerden biriydi, yıldız ve ay o gece pırıl pırıl parlasa da dibini aydınlatamadığı, kör koğuşlara süzülemediği, nefes almanın da vermenin de zorluğunda, birisi bir cigara yaktı dumanını havaya üflerken gördüklerinin keyfini çatarcasına. Diğeri; kalem kırılırken avcunun içini de morarttığından ellerini ovuşturmakla meşguldü. Bir başkası, tarihi bir köşkte somya yayıyla, çevirmeli telefonla, su borularıyla, gazoz şişeleriyle ABD yardımı “know-how”ların kılavuzluğunda kendi özgün tasarım arayışları için “workshop” yapmayı sürdürüyordu. Birileri de; sessizlik içerisinde sergilenenleri dehşet içinde seyredenlere “iyi polis”i “kötü polis”i oynuyordu. Basit bir dille; “Ortada var bir vatan, içinde var bir düşünen; biri tutmuş, biri kesmiş, biri pişirmiş, biri yemiş, biri de ABD'den gelip hani bana, hani bana demiş”ten öteye gitmediği o ağır günlerde.

Dedim ya; belki de sıradan insanlar, düşlerinde birbirlerinden farklı rüyalara çoktan bürünmüş, karanlık izbe köşelerde her tür pazarlık tüm kızışmışlığını olanca hızıyla sürdürmekte, terfi/tayin/ihale için beller istendiği yönde eğilmekte, senaryolarda kullanılacak yasal ve yasadışı silahlar ayrı ayrı tezgah altlarında hızla el değiştirmekte, barolar mahkemelerde, gazeteciler kapatılan gazetelerinde, yazarlar kitaplarında, öğretmenler okullarında, öğrenciler yurtlarında, analar cezaevlerinin koğuş, babalar emniyet saraylarının 5. katlarındaki pencerelerinin altındaki haykırışlarının sessizliği çökmüştü şafağı atamayan sabahına.

Söylentiye göre; 10 yıl öncesi, memleketi donuna kadar pazarlayıp ABD'nin zavallı bir marabası olmasına katkı verenlere karşılık bir misilleme olduğu ileri sürülür. Kısaca, ABD eteği öpenlerle, tepenlerinin bir kez daha karşı karşıya gelişiydi. Üzerinden geçen yıllar yürütücülere, yargıcılara, sorguculara olan katkısı tartışmasız oldu; ülkenin doğasına aykırı gelse de dokunulmazlıkları, malvarlıkları, arkalıkları, arpalıkları, yağdanlıkları her ne hikmetse “nacar” saat kadar tıkırında işleyegeldi. Müsebbiblerin çoğu göçse de, bırakılan bataklık mirasında artık daha dolgun, daha semiz larvaların baş göstermelerine şaşırmamak gerek.

Kısaca; günümüz emperyalizminin ağababası ABD'ye ne kadar zorda kalınsa da bir türlü “hayır” demeyi beceremeyen solcularla, İsrail ile tarihinin en dostane ticari ve ticani ilişkisine giren ılımlı islamcılarla, kendi aralarında her tür sapkınlığı yaşayan şeriatçılarla birlikte geçiriyoruz günlerimizi. Bir yanda; ABD'nin desteği ile Sosyalist bir ülke kurulabileceğinin cehaletinde hayalini gerçekleştirmeye kalkışan toprakağaları, şıhlar ve onların marabaları. Diğer yanda; itirazsız köleleştiğinin bilincinde ABD'yi bir islam ülkesi olduğunu öne sürmenin yarattığı çelişkiye bile aldırmayanlar, algılayamayanlar. Bir de; her ne pahasına olursa olsun ABD ve her tür sömürgeciliğin karşısında duranlar.

Ha, o yıllarda Sam Amca ya “ılım”ı ya da “islam”ı aklına getirmemişti henüz. O daha sonraki yıllara denk gelir, en gevrek sömürmenin hamurunun “İslamın ılımlısı” olduğu, hatta ılımsızını bile kendi elleriyle yetiştirir, ellerinin içinde kaybediverir, “Şeytan götürmüştür herhalde” niyetine arar durur ıssız çöllerde.

Tüm bu sözü edilenlere boğulmuş gecenin bir vaktinde, ceplerinde filtresiz bir paket cigaraya yetecek servet taşıyan, yüreğiyle savaşıp aklıyla düşünen, okumaktan gocunmayıp söylemekten korkmayan, diri, körpe, bahar çocuklarının ümüklerine çöktüler karanlığın en koyusunda, en kuytusunda. Boğazlatanlar, sırtlarındaki Sam Amca’nın güvencesinde arenadaki gladyatörün arslanların ortasında parçalanması, bilgili bir cesareti ilkel bir cehaletin çullanarak linç etmesini, ardından geleceklere gözdağı vermek uğruna silahların soğuk gölgesinde keyifle seyrederlerken; hiç utanmadılar, hiç korkmadılar, hiç çekinmediler, hiç geri adım atmadılar tıpkı, iplerin ilmiklerinde savunmasız, korunmasız asılanların sıcak ve kırmızı cesaretlerinde. İlerleyen yıllarda, kültürsüzlük boşluklarında rahatça yuvalanabilen akımlarından kedi boğazlayan Satanistler kadar bile tepki görmedi, Sadist duyguları bilenmiş o günlerin bu Faşistleri. Öyle ki; kimileri bir cigara bile tellendirdi, kırılan boyun kemiklerinin sesleri, çırpınan genç bedenler, hırıltılar, katledilmelerine neden olabilecek bir suç da bulunamamış bu cesur yürekler karşısında. Sonraki yıllarda, sadık uşak, taşeronların daha uzun soluklu hizmet etmelerini sağlamak amacıyla mıdır bilinmez, tütüne yasak kondu. Günümüzde süren davaların ömrünün, bir insan ömrünü aşacağı iddia edilmekte olduğuna bakıldığında, inandırıcı gelmiyor da değil hani!

Bu yazıya müstehzi bakışlarla bakanların dışındakiler için; ABD ve Emperyalizmi lanetleyen bir cümleyi, kulaklarınızın duyacağı yükseklikte kendi sesinizle seslendirin, üzerinizde parka, ayaklarınızda postal, boynunuzda ip olmasa da tıpkı, Deniz, Yusuf, Hüseyin’in son sözlerinde katliamdan mesul Elverdi’lerin suratlarına tükürürcesine haykırdıkları gibi;

“KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ, YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE”

Sevgilerimle... 
ahb

6.5.2010  (tarih eski gözükse de, yazı paylaşılmadığı için yeni denebilir)

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

28 Nisan 2016 Perşembe

Sesli Yayın: İki Keçi


Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

27 Nisan 2016 Çarşamba

KuleDibinden Yankılananlar Seslendi...

Sevgilerimle... 
ahb 

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

26 Nisan 2016 Salı

1 Mayıs Marşı üzerine...


Rutkay Aziz: “Dilden dile dolaşan ve nakaratı ile miting meydanlarını coşturmayı başaran ünlü 1 Mayıs marşı, özellikle 1970′li yılları yaşamayan kuşaklarca, yabancı bir marştan uyarlama olarak biliniyor. Oysa 1 Mayıs marşı, sözüyle bestesiyle bir Türkiyeli sanatçıya, Sarper Özsan’a ait." 
Özsan bir tiyatro oyunu için hazırladığı marşın hiç hesapta yokken nasıl bir eylem marşı haline geldiğini İşçi Filmleri Festivali’nde şöyle anlatıyor: “1974′te Rutkay Aziz’in Genel Sanat Yönetmeni olduğu Ankara Sanat Tiyatrosu, Maksim Gorki’nin ‘Ana’ romanından Bertolt Brecht tarafından aynı adla uyarlanan tiyatro oyununu sahneye koyacaktı. Oyunun müziklerini benim yapmam istendi. Memnuniyetle kabul ettim. Oyunda birçok yerde müzik vardı ve bunların sözleri Brecht tarafından yazılmıştı. Ancak sadece bir sahne, 1 Mayıs 1905 (Rusya’daki kanlı pazar) sahnesi, için hiç söz yazılmamıştı. O sahneyle ilgili Brecht şu notu düşmüştü: ‘İşçiler marş söyleyerek sahneye girerler’. 
Bu sahne için bir marş kullanmak gerekiyordu. Bir marş yazma ihtiyacı hissettim hem sözlerini hem bestesini hazırladım ve böylece 1 Mayıs marşı ortaya çıktı. Tabii o zaman oyun müziği olarak yazdığım bu marşın sonradan oyun sınırlarını aşarak mitinglere, devrimci gecelere çıkacağı aklımdan dahi geçmiyordu. Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) oyunu devrimci bir ruhla sahneledi. Ve bundan sonra da marş, oyunun sınırlarını aştı. Birkaç yıl içinde tüm gruplarca sevilen bir marş haline geldi. Sanırım 1976′da da artık büyük meydanlarda söylenen bir marşa dönüşmüştü.” 
Bu marş, 1977 1 Mayıs’ında Ruhi Su Dostlar korosu tarafından büyük coşkuyla söylendi. Cem Karaca bundan etkilenerek Dervişan grubuyla ’1 Mayıs’ plağı çıkardı. Plak büyük ilgi gördü. Türk Pop müziği uzmanı Murat Meriç’in bir araştırmasından aktaracak olursak Hey dergisi Ocak 1978′de plağı, “Sözlerdeki anlam, müzikteki ahenkle yıllarca dillerden düşmeyecek bir yapıt” diye tanıttı. 
Marşın 1980′den sonra en çok bilinen yorumu ise Grup Yorum’a aitti. 1 Mayıs Marşı ilk defa Ankara Sanat Tiyatrosu’nun 1974-1975 sezonunda Maksim Gorki'nin “Ana” isimli romanından Bertolt Brecht'in oyunlaştırdığı Rutkay Aziz’in yönetmenliğinde sahnelenmiştir. Böylece Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) çalışanları, seyircisine ve Türkiye'ye yeni bir marş kazandırmıştır. Söz ve müziği Sarper Özsan’a ait olan marş, Cem Karaca ve Dervişan tarafından seslendirilmiştir.  
“1 Mayıs’ta geçen ‘Ana’ oyunu için Sarper Özsan arkadaşımızla birlikte bir müzik yapmıştık ve o müzik yıllardır söylenen bir marşa dönüştü ve 1 Mayıs’larda halk, emekçiler ve işçi sınıfı tarafından alanlarda söylenmeye başlandı. Tiyatro sahnesinin müziği emekçilere, halka ve işçi sınıfına marş olarak kalmıştır.”
 
Sarper Özsan’ın Yaşam Öyküsü
 
1944′te Bandırma’da doğan sanatçı, Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü’nde okudu. Necil Kazım Akses’in sınıfında armoni, füg, kontrpuan, kompozisyon çalıştı. Ayrıca besteci Kemal İlerici’den Türk Müziği ve Armonisi dersleri aldı. 1967′de TRT’nin görevlisi olarak Halk Müziği derleme çalışmalarında bulundu. 1969′da Kompozisyon Yüksek Devreden mezun oldu. 1970′te TRT Kurumu’na girdi. 1971′de siyasal nedenlerle tutuklandı. 1973′te cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul Devlet Konservatuvarı öğretim üyeliğine atandı. 1982′de alındı ama 1990′da tekrar eski görevine döndü. Öğrencilik yıllarından bu yana çeşitli enstrümantal müzikler, çocuk müzikleri, koro şarkıları, multivision ve şenlik müzikleri dışında pek çok tiyatro, televizyon dizi ve filmleri ile film müziği besteledi. 1983′te Ulusal Gitar Müziği Beste Yarışması’nda birinci oldu. 2. Ankara Film Şenliği’nde “Av Zamanı “filmi için yaptığı müzik ile en iyi müzik ödülünü aldı.
 
1 Mayıs Marşı 

Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır 
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez 
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde 
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı 
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı 

Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından 
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından 
Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir 
 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı 
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı 

Vermeyin insana izin kanması ve susması için 
Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin 
Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler 
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı 
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı 

Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor 
Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor 
Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor 
 Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider 
Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider. 

 Sevgilerimle... 
 ahb 

 not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.