5 Ekim 2009 Pazartesi

Bir Güz Gecesi


Geçen yıl 29 Ekim'de gittiğim "Ankara 1923"ün ve bu sene de 5 Ekim 2009 tarihinde Devlet Opera Balesi Genel Müdürlüğü'nde yeniden sahneleneceğini okudum. Gitmemiş, haberi olmamış ya da kaçırmış olanlara duyurmak adına geçen yıl yazdığım aynı başlıklı yazımı paylaşıyorum.

Sevgilerimle...

ahb

Dün gece; resmilerce ağır yaralanmış ve katline bayır aşağı sürüklenen Cumhuriyetimizin 85. Yılı 29 Ekim’inde, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Büyük Sahne’de sergilediği, “Ankara 1923” Dünya Gala’sındaydık.

Geceye değinmeden önce, 3 teşekkürüm var.

Birincisi; başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına, ardından son senelerde her ne kadar duyulması gereken minnet, töhmete dönüşüp nankör kedileşmişse de, bizim hem cismen hem de ismen var oluşumuz ve varlığımızı hala kör topal da olsa sürdürmemize neden olan, onların kemiklerinin şimdileri sızladığını sandığım, tereddütü teferruat sayarak feda ettikleri cansız bedenlerine borçlu olduklarımıza...

İkincisi; o günlerde yaşananların aslında bir Destan olduğundaki ısrarlarını Ankara Keçisi’nin inadında, her girişimlerinde Angora tüylerinin yolunmasına aldırmadan bu konserdeki tüm eserlerin oluşma fikrini ortaya koyan Ankara Kulübü Derneği Başkanı Dr. Bülent KALIPÇI’ya, katkılarından ötürü Cevdet BATUR ve Cüneyt BALKIZ’a, okuduklarından gönlüne doldurduklarını ince eleyip sık dokuyarak besteleyen Mustafa ERDOĞAN’a, libretto yazarlığını üstlenen eşi Gülce ERDOĞAN’a, Orkestra şefi Prof. Erol ERDİNÇ’e, Solist Aykut ÇINAR’a, 73 kişilik Senfoni Orkestrası enstrüman erbaplarına, 119 kişilik muhteşem Koro’ya, emeği geçen herkese...

Üçüncüsü ise; Cumhuriyetin 85.yılında, hem de bir Dünya Prömiyer’ine her zamanki ustalığıyla bilet alabilmeyi başarıp, kutlamanın en anlamlısını bana da yaşattıran yol arkadaşım, kadim dostum Eşim’e...

Büyük Tiyatro’nun bahçesine girdiğimizde, konserin başlamasına daha kırk beş dakika vardı. Araç parkından çıkıp da tiyatronun yan merdivenlerini tırmanırken, Orkestra çalışanlarının bir aylık maaş zammının iki katı bedelle, kat muavini kılıklı IV.Murat’lara sigaradan enselenip, ATM’lerden tama ibla edilememiş olduğundan henüz çekilemeyen ücret artışını da kaptırmamak uğruna Ankara’nın bir güz gecesi serinliğine dumanlarını tellendiriyorlardı. Mustafa Kemal, istediği kadar “Sanatçı, alnında Güneş’i hissedendir” demiş olsun, Kasımpaşalı ağzıyla “Kaç yazar. Altı veled Dünya’ya getirip, en sağlıklısından Sadık Mürid yapmak kolay mı ?”. Kimileri öyle kaptırdı ki bu söylemin şevkine, 18 liğin kendi 65 lik zevcesinden daha toraman mahdum vereceği inancı, şevki şehvete dönüştürmeye yetti de arttı bile, gerisi bir eli Jeep vitesindeki sarmabaşın pembe yanaklarıyla “kocam bana döndü ya” demesi, laf-ı güzaf.

Biletler Internet ortamında ayırtıldığından gişeden teslim alınma süresini değerlendirip, müzisyenlere imrenip bir cigara molası da ben alıyorum. Bir elimde sıcak çay, diğerinde sakıncalı gönlü yanık. Birden, üstü başı ehvenlik alt sınırını zorlayan giysili, suratı bir kaç günlük traşı gelmiş, benim kadar ufak, benim kadar tefek bir adam beliriyor karşımda. Tebessümle;

“Özür dilerim. Bir şey soracağım ?"
“Tabii ki, buyurun.”
“Buraya nasıl giriliyor ?... Yani; her isteyeni alıyorlar mı, içeri ?”
“?”
“Yani parayla mı ?”
“Paralı...”
“Kaç kuruş ?”
“...parası önemsiz... önemli olan bilet bulamazsın. Zira; çıktığı anda bitiyor. Yoksa, ücreti alt tarafı iki dolmuş parası.”
“Zaten biletim olsa da beni almazlar, yaa...”
“Biletin varsa, neden almasınlar ki ? Burası herkese açık bir yer.”
“Ne seyredecekler ?... Konu ne ?”
“29 Ekim’e ait... Daha doğrusu O zor günlere dair”

Kafasını kaşıyarak durumu anlamanın zorluğunu çektiğini hissediyorum. Benim durduğum cephe ile onunki dik açı oluşturarak bir süre sessizce duruyoruz, dumanlarımızı karanlığa savurttura savurttura. Bir kaç dakika sonrasında “İyi akşamlar” diyerek yanımdan ayrılırken, olanları anlamaya, çözmeye çabalıyorum. Gayri ihtiyari onun cephesine döndüğümde, yaşının geçmişliğine aldırmadan mini etek giymiş bir kadının diğer şık kadınlarla sohbet ettiğini, aynı çerçevede hoş, güzel giyimli gençkızlardan oluşan erkeksiz sohbet halkalarını gördüğümde ufuktaki şafak atmış, yorumlamaya bile gerek kalmıyordu.

Güleç yüzleriyle kadınlı erkekli Seğmenler, salonun girişinde iki yana karışık dizilmiş, gelenleri karşılıyorlardı. Aralarından aynı tebessümle onları selamlayarak geçip, biletimi her zamanki gibi yine üzülerek hüzünle yırttırıp kalabalığın içine adeta daldığımda, üçüncü zilde “özür dilerim geç kaldım” diyerek alaca karanlıkta çelik topuklarıyla nasırınıza basa basa, çantasını kafanıza vura vura, paltosunu yüzünüze sürte sürte yerine geçmeyi alışanlığa dönüştürmüşlerin bu kez aksine, neredeyse tüm koltuk sahipleri kapı girişini gözaltına alabilecek müstahkem mevkilere çoktan mevzilenmişti bile. Birer ikişer siyasiler sökün etmeye başlıyor, Parsayı Toplama Partisi milletekilleri; kalın, küt sesleriyle mangalda kül bırakmayacakları, kendilerine partilerinin tutumundan hesap sormayanların çevreleyeceği çemberler arıyorlardı. Müzmin Sosyal Demokratlar, onların Başkan adayları, hatta aday adayları, yanlarında bugünki durumumuzun bu hale gelmesine katkı veren acar işadamı avaneleriyle her zamanki edalarıyla karşılanıyordu. İlginçtir, çevrelerinde protokol gereği olması gerekenlerin dışında halktan birileri yoktu ya da bu bilindiklerle birlikte artık yan yana görünmeyi istemiyorlardı. Eh, iş o zaman “Körler sağırlar, çaresizlikten birbirlerini ağırlar” misali, sanki az öncesine kadar farklı iş mekanlarından geliyorlarcasına birbirlerine ezbere bildiklerini; anlattıyorlar, dinliyorlar, devre arasında sözü karşıya bırakıyorlardı.

Yerimiz sırabaşı olduğundan, sıranın dolmasını ayakta bekleyip yerimizi alıyoruz. Tam önümde, 25 yaşlarında genç bir çift var. Sanırım ya “yanlışlıkla düşmüşler” ya da kızımın deyimiyle “aslında aradıkları yeri şaşırmışlar”. Sahne ışıkları yanık, salon karanlık olduğundan önüm daha çok bir Hacivat Karagöz perdesi, burnumun dibinde sergilenen gölge oyunu. Bendeki boy, Tanrı’nın uzatmayı unuttuğu bir selvi, oğlanı sorarsanız bana göre zebella, 1.85. Kızın gagintalığını Kanuni burun tamamlıyor. Ama bana sorarsanız dudaklarının en sevdiği yer, delikanlının kulak memesi. Bir koltukluk sağda veya solda ya da sahneyi yan duvara kaydırabilme imkanı olsa ayrıntıları umursamayacağım. Uyarıcı bir cümle karşısında, yeni neslin usluplarına nallanmış “ben bildimci Cem Yılmaz küstahlığı”nı da göz ardı edemiyorum. Üstelik, söylemimin bir tutucu ya da gericinin söylemiyle örtüşeceği de kaygı verici, “rontgenci imam” kıvamında. Kısaca bıyık sakal arasında topsuz tenis oynuyorum, bir backhand bir forehand. Kızcağız, daha kısa kaldığından önce koltuğunda zıplıyor, kaideyi minderden kesip çocuğun kulağına ne diyorsa diyor, o sırada timpaninin son vuruşu duyuluyor, bir es, “barccc”. Kulak öpüldü, iç kulak kiri bile tahliye edildiği inancında. İşlem aralığı 3 ya da 4 dakikayı geçmiyor, yeni baştan aynı cilvenaz. Kızcağızın, yerinde kıpırdamadan durması abartısız yarım dakikaya bile erişemiyor. Kulak memesi sağmadığı anlarda; saçını düzeltiyor, başını oğlanın omuzuna dayıyor, çekiyor, kokluyor, eliyle sevgilisinin eline vurarak “şap... şap...” alkış tutuyor, oynak mezürlerde kafasıyla iki yana komiklik yaparcasına müziğe eşlik ediyor. Baktım olacak gibi değil. Küçümengillerden olduğumuzdan kızımın omuzunun yanından eğilip, onun görüş açısına tecavüz ederek kalan bölümü izlerken, kızın da oğlanın da icra edilen eserin ne amacı, ne anlamı ne de ne değeri olduğu konusunda hiçbir fikirleri olmadıklarının farkına varıyorum. Dinlediklerinin bir sevgi olduğunda hem fikiriz, ama neye olduğu konusu hayli tartışmalı. Beklentilerinin karşılanmasını sevgi zannetmelerinden ve o an bu temel ihtiyaçlarının derdine düştüklerinden “memleket” demek hiç akıllarına gelmiyor. Daha çok Richard Gere ile Julia Roberts’ın “Pretty Woman”nını ya da Seda Sayan’ın sabah programını seyredercesine ya da Serdar Ortaç’ın özlü, sözlü şarkılarını dinlercesine.

Sevgili Bekir Coşkun’un söylemiyle, belli ki sevgiyi mekanla “denk düşürememişler”di zaar. Ya tüm seyirciler gibi oynaşmadan izleyeceklerdi ya da sevişeceklerdi. E, sevişeceklerdi ise bizim orada işimiz ne idi, iki dirhem bir çekirdek ya da sevişmeye en müsait yeri mi seçememişlerdi. Usta; daha gençken “denk düşüremeyenin”, yaşı geçtiğinde hali nice olur ?... sen de gerisini.

Kısaca salonun dışı da bir,içi de bir olduğu kesindi, bugünlerde kafaları allak bullak eden “Neden ?” sorusunu yanıtlarcasına.

Yaşanan çelişkiler bir yana, muhteşem bir geceydi. Son bölümle birlikte seyirci, hiçbir gazetede yazılamayan kötü, umarsız, umursuz düşüncelerin aksine salonda uçuşan coşkulu elektriğin Amperini yükselttikçe yükseltiyor. Sahneye Bülent Kalıpçı çıkıp, önce emeği geçenlere günün anlamına ilişkin plaketler verdikten sonra kısa bir konuşma yapıp, “Ankara’nın başkent oluşunu Atatürk kendisi önermiştir. Yani; önerinin bizzat sahibidir ve böyle olmasını çok arzu etmiştir. Bu nedenle; hiç kimsenin bunu değiştirmeye gücü yetmeyecektir.” diyerek sözlerini noktaladığında, salon Deli Dumrulların keyfi derebeyliğiyle pıstırılmışlığını bir anda üzerinden atmışcasına ayakta alkışlamaya başlıyor. Zira; konuşmasının başındaki makamı selamlama bölümünden, tam altımızda “Ankara’da bir Kayserilinin” de bizimle birlikte “Ankara 1923”ü farklı duygularla locasından seyrettiğini anlıyoruz. Gerçekten çalışmadığından emekli olamamış olması balkonda, bu ülkede hiçbir ayakizinin bulunmaması salonda yer bulamadığından kala kala yasal hakkı olan balkon altı locasından izliyordu. Kesilmeyen alkışlar üzerine Bülent Kalıpçı “Bu eser, 27 Aralık günü sahnelenmesi düşünülürken, Opera ve Bale Müdürü Rengim GÖKMEN’in önerisiyle 85. yılı kutlamaları çerçevesinde sahneye konmuştur” diyerek Rengim Gökmen’i sahneye çağırıyor. Rengim Gökmen; Ulu Önder Atatürk'ü, babasının oğlunu çağırdığı gibi “Mustafaa” demeden, ona duyulan sevgiden, hasretten söz edip bu gecenin başarısında kendisinin katkısının olmadığını iddia ederek mütevazılığını sergiliyor. İlk bis’te “Sakarya Marşı” seyirciyle birlikte yeniden seslendiriliyor. Şef Erol Erdinç ikinci bis’te herkesi şaşırtarak sahne yanındaki piyano başına geçip “10.yıl Marşı”nı çalmaya başlıyor. Seyirci söylemeye çoktan teşne. Şef piyano başında, yani o an orkestra da koro da şefsiz. Birden koronun kendiliğinden katılımıyla konser tam bir bayram kutlamasına dönüşüyor.

Konser çıkışında karşılaştığım gerçek o ki; bu akşamki seyirci, “Cumhuriyet Mitingleri” gönüllülerinin nohuta, kömüre bulaşmamışlardan oluştuğuydu, her ne kadar bayramlık giysileri içinde ilk bakışta tanınamamış olsalar da...

Nice Yıllara...

ahmet haluk başaklar

19 Eylül 2009 Cumartesi

Nice Bayramlara

İçinde Sevgi olan Nice Bayramlara
ahb

Müzik: İncesaz-Bayram  
Bir bayram sabahı tutulan şeker çanağından,
Başparmakla çukulatayı
Can çok çekse de görmezden gelip
Badem şekerinden iki tane almak,
Gözler pırıl pırıl parlayan yaldızlısında kala kala.

Saf limon kolonyalı elleri sıradan öpüvermek,
Alna koymayı unutmaksızın.
Akıllar; cepteki harçlıklara kaç çatapat sığabilirin
Ilık telaşında.

Nemli tülbentle ütülenmiş pantolonların sertliği
Dizlerin kıvrılmasını engellerken,
Ayakkabıların burnuna sıvaşmış çamurun
Ne halt edileceğinin derdiyle,
O bilmem kaçıncı med cezir oyunları
Gözlüksüz dört gözle beklenirdi
Aynı çocuksu çoşkuyla.

Sonraları bulaşanların yeri
Paçadan yukarıya doğru değiştikçe
Bu git geller iyiden iyiye azıttı,
Hormonlu domatesin memelenmesinde.

Kendi deden gibi dede,
Baban gibi baba olamama derdi
Vurdumduymazlıklarda.
Badem şekersiz, kolonyalanmış elsiz, mendilsiz...
Saf olmanın biçare açmazlarının koynunda
Sabahlarken pervasızca.

Cami avlusunda bayramlık ayakkabı çaldırtmadan,
Boş arsada teneke kutu altında mantar patlatmadan,
Komşu kapıları çalıp
Toplanan şekerlerden bağırsakları bozmadan,
Öpülmeden,
Öpmeden
Bir bayram daha bitiyor;
Ne sen onu
Ne de o seni anmadan,
Tatmadan.

Açılmış uykulu gözlerle yastığın kenarına iliştirilmiş
Çorapları bulmanın değersizliğinde,
Çağ atlıyoruz ip yerine,
Bir ayak yakalarsak bileğinden sabah sabah
Nasıl kaydırılacağı düşünülür anlamsızca ancak
Deniz üstünde yedi kez sekecek taş yerine.

Din bütün olsun diye
En yetkinler
En etkili sesleriyle
Çene altındaki düğümler sıkılaştırıldıkça
Düşünceler örtünmeli
Ki; elden gitmesin”in ortaoyunculuklarındalar
Pişekarsız, Beberuhi kıvamında.

Ne bir gazoz simite yetecek cepteki bozukluklar,
Ne arka cepteki katlamış beyaz kumaş mendiller,
Ne de emerken içinde düşler kurulan akide şekerleri
Hepsi bir yana;
Gölgesi bile yok artık
Bakılan aynadaki balık gözlerde.

Ancak çenealtındaki düğümler tas tamam,
O günkülerin istediği gibi olmasa da
Bu günkülerin dediği gibi
Sımsıkı, adeta kördüğüm;
Bir daha çözülmemecesine sadık…

Yeni alınan pantolonuna
Yama diktirmeden giymeyen,
Tütün kolonyası kokulu dedeler gibi de
Dede olunmadı bir daha artık,
Her ne kadar yeni yetme dedeler kendileri için
Utanmadan çok şükür bile dese de.

Kenarında okuması bile
Başlı başına bir dert markalı türban yerine
Kendi işlediği iğne oyalarla süslü yemeniyi
Başına geçiren
Anneanneler gibi de anneanne olmadı dedeler gibi;
Ucuna gönlünü, sevgisini nakşettiği pazar işi mendili
Bayramlarda avuç içlerine sıkıştıran.

Herkesten önce uyanıp,
Traşını olmuş yeni giysiler içinde ne babalar,
Ne de üç gün öncesinden
Lahana sarmalı, cevizli gül tatlılı bayram yemeğini
Sofraya çıkarmanın gururu,
Bir o kadar da yorgunluğu üzerine düşmüş anneler
Yetişmiyor artık,
Bir bayramdan bir bayrama da olsa.

Bedenler aynı bedenler de olsa
Çağın dayatmalarındaki duygular taşınıyor oysa
Elektronik elektronik, teknolojik teknolojik
Şeker bekleyen bayram çocuklarına
Olsa olsa beşer volt elektrik dağıtılacak neredeyse,
Neyin neye,
Neresinden atlandığı dahi anlaşılmamış bu çağda.

Cepteki gönül
O da çok çekerse,
Oğlana Laptop,
Kıza son model cep telefonu,
Babaya avuçiçi bilgisayar,
Anneye otomatik vites bir araba alınır,
Muhafazakarlığın
Çene altına alınmış düğümünün sıkılığında.

Eller havada kavuşarak haykırmalı
“Çağdaş olacağım” diye diye…
Her ne kadar birileri çağdaş olunacak diye
Topladıklarını
Kenetlenmiş iki ellerinin arasında saklamışlardı
Olanlar sonradan öğrenilse de.

Yani boşa sallanmamıştı Stilo kalemler bir zamanlar,
Çağdaşlık adına
Artık boş borç senetleri imzalanmalıydı ardı ardına,
Anılar, mektuplar, şiirleri
Mum ışığında yazmanın aptallıkları yerine…

Hatta o yıllara kadar keyifsiz gelenler,
Artık güzel arabalar içinde hız yaparken
Karılarına kaset sürdürmeliydi
Neşenin nasıl bulunacağı açık açık öğretilirken,
Salladıkları kalem uçlarından sıçrayan mürekkeplerle
Kör edilmiş gözlere batırırcasına.

Onlar;
Ediz Hun’la Hülya Koçyiğit’ten kalma alışkanlıkla
Açık ağızların dudaklarına yapışıp kalmış
Çekirdek kabuklarıyla İzlenmeliydi,
Soluk soluğa,
Bileklerden geçen damarlar
Kendiliğinden jiletlenircesine…

Kafadaki ikiz lop “Ayy... kırışmış” diye önce gerdirilip
“Orada iyice gözükmüyor” adına
Bel altına takıldığından,
Atlanan çağın aydınlığı da, aramanın tembelliği de
Düşüncenin bulunduğu yerle ilişkisinden olsa gerek.

Gerçektir; bayram da atlandı, seyran da
Hatta sevdalar bile...
Ancak sarışın mı olduğunu dahi bilemediğimiz
Bir tek çağ dışında.

Bu güzelim insanlara
Daha çok yakışmaz mıydı halbuki ?;
Bol kıvrımlı,
Bol kırışıklı beyindeki akıllı düşünceler,
Yüksek tansiyonla atan
Kanlı yürekdeki sevgiler...

ahmet haluk başaklar
10.8.2004-Bodrum
"Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Mavi"

10 Eylül 2009 Perşembe

3 Tekerlekli Bisiklet


Dedim ya, yaşlanıyorum diye; dün diye başladığımı yine unutup bugüne geldim...

Efendim, aile büyüklerinin anlattığına göre; o zamanın deyimiyle aşırı küfürbazmışım. Hani şöyle böyle değil. Biri topumu zorla mı aldı; “Senin ta ananı...”, durduk yere tükürdü mü; “Senin babanı...” olduğu rivayet edilir durur aile efradı içinde. Ha, bir de şimdiki halime bakın. Memleket Ali Baba’nın halısı gibi altımdan çekiliyor, çıtım yok, karısından şüphelenip de hafiyesi Mahmut tutan adam fıkrasındaki gibi; “Dur hele, bakalım n’olcak şimdi?” diye diye gündüz kadın programlarını izleyenlerden bin beter olmuşum. Ne’o? Efendilik... “Efendiliğin batsın emi. Efendi olsan kaç yazar, karşındakiler Apaçi...”

O yıllarda bir kasabadayız, memur bir babanın çocuğunun makus talihiyle. Benim de üç tekerlekli bir bisikletim var, koca kasabada bir kaç tane arasına giren. Bisikletim yanımdayken kendimi hiç, bir başıma olduğumu hatırlayamıyorum. Mutlaka çevremde “versene bir tur atayım” ordusuyla her an birlikteyim, yeni nişanlı çiftin başbaşa bırakılmasının kalabalıklığında. Bende yaş 5, bilemedin 5,5. Bir gün yine kabile toplantısı yaparcasına bir kum tepesinin yamacına oturmuş, tam ortamıza koyduğumuz üç tekerlekliyi kamp ateşi niyetine çevrelemişiz. Biri tutup diyorki;

“Ula, bunun tekeri nasın dönüyoo. Önündeki dönüyoo... Onu anlıyom da, arkadakiler nasıl dönüyooo...”

Vay sen mi dersin bunu. Köyün bilgesi kıvamında; ”Bak şimdi...” diyerek yaşımın üzerinde bir olgunluk içinde dolgun bilgilerle anlatıyorum. Hepsi benden büyük olmalarına rağmen çıtlarını çıkartmadan anlattıklarımı dinliyorlar. Bir ara öyle kaptırmışım ki kendimi, ortadaki bisikleti ters çevirmiş, tıp öğrencilerine kadavrabaşı uygulamaları anlatır gibi olduğumu hatırlıyorum. Sonunda “Dayı köprüyü geçti”. Üç numara saçlı başlardan biri sessizliği bozuyor;
“Peki ya lastiği patlarsa?”.

Elimdeki söğüt dalıyla tekerleğe şaklatarak;
“Hiç patlar mı lan bu? Dolma lastik bu, dolmaaa?”.

Ancak üç numara saçlı baş hâlâ ısrarcılığını koruyarak;
“Canım, mesela üstüne daşş düşse,... teker sekiz olsa,...”

“Öööle desene olluum. Sen patlasa diyon bikerrem.... O başka. O zaman dibinden sökülüp yenisi takıyolaa” dememle birlikte;
“Sen sökebiliyon nu?”

“Tabi olluuum” diyerek bahçeli evimizin duvarına dayalı, boyum yetmediğinden içimde hep özlem olarak kalan abimin lacivert bisikletinin, selesinin arkasına asılı deriden alet çantasını açıp, iki başı topuz, her topuzda dörder ayrı numaralı yegane anahtarı kaptığım gibi, yanlarında ben olmadığımdan bisikletin üzerine daha rahat üşüşmüş üç numara saçlı başlar ordusunun ortasına hışımla dalıyorum. Hepsi yeniden eski oturdukları yere çömüyorlar. Ihlaya pıhlaya söküyorum, cıvatasından. “Naah işte” O an beni gaza getirenler onlar değilmişcesine, uyuşuk uyuşuk ayağa kalkıyorlar, tüm gizemi kaçmışçasına, şekeri bitmiş ciklet kıvamında;

“Eh hadin, dop oynayak biraz”. Bir elimde anahtar, diğerinde dolma teker, somun cıvatayı hatırlamıyorum neredeler.

“Hoop leen nereye?”
“Maç edeceez, istersen sen de geh. Galeye geçen”. Dışlamadıkları için, memnuniyetle aralarına karışıp doğruca karşıdaki ilkokulun bahçesine. Sayışmalar, adam almacalar, adımlayarak yassı kale taşlarını üstüste koymalar... Başlama vuruşuyla birlikte sabahı etmiş bekrinin yürüyüş endamında yamulmuş top bir o yana gidiyor, bir bu yana. Kim nereye vurursa vursun, top gidebildiği yönden geri adım atmıyor kör inatla. Annemin seslenişiyle maçın havasından bir anda sıyrılıyorum. Uzaktan bir şeyler söylemekte ama, ince sesi bana gelene kadar üç numara saçlı başlıların topa vurmasa da bağıran seslerini bir türlü aşamıyor. Efeyim ya... söylene söylene yarım metre irtifayla kostaklanarak bahçe duvarına çocuksu asabiyetle yanaşıyorum.
“Ne var?”
“Bisikletin nerede?”
“De ha orda.”
“Oğlum bırakılır mı orta yere? Çalan malan olur bakarsın?”
“Kim çalacak ki? Aramızda hgırgız mı var?” Aynı efelikle önce bahçe duvarına tırmanıyor, sonra hopbaa atlıyor ve bisikletin olduğu yolun karşısındaki kum tepeye yöneliyorum. Tabii ki annem de peşimde.
“Al işte, kimse çalmamış, oldu mu?”
“Bunun bir tekeri nerede?”
“Buradadır!... ?...”
“Nerede oğlum?”
“Dur yaaa... buralarda bir yerdedir, uçacak deel yaa...”
“Oğlum niye çıktı teker yerinden?”
“Bebelere gösterdiydim de...”
“Niye?”
“Hiç görmemişler de...”
“Allah Allah... oğlum, peki şimdi nerde?”
“Bilmiyomm, bilmiyommm... Laa bebeler, benim bisikl...” okulun bahçesinde kargalar yere inmiş, yediklerimizin kırıntılarını tırtıklamaktalar. Bebeleri soruyorsanız, bahçeye sanki hiç gelmemişler... Yediğim paparalardan sonra anlaşılan o ki; benim arka teker üç numara saçlı başlının birine çember olmuş, çomakla çevirmek için. Bir kaç gün sonra aynı tepede kabilenin toplanmış olduğu görüp fırlıyorum yanlarına. Hışımla;
“La, hangi a.... k...mun bebesi aldıysa getirsin,...” diye başlayıp sonu gelmeyen bir Otello tiradına başlıyorum, ipekyolundan gelen tüm baharatları serptire serptire. Anlayamadığım, ben sövdükçe onlar kırılıyorlar gülmekten. O an anlıyorum ki; asistan kıvamında beni ciddi ciddi dinlemeleri, meğer köprüyü geçmemi beklemeleriymiş .

O gün küfrün tüm sihirli gücünü yitirdiğini anlamamın miladıymış her halde. İnadına, üç tekelekli bisikleti elde kalan iki tekeriyle düşe kalka kullansam da giden geri dönmemişti, yeni lastik takılana dek.

Diyeceğim o ki; dolma tekerleği bugün de kendi elimle teslim ettim; aydınlık için, demokrasi için, özgürlük için, erkek için, kadın için, çocuklar için,... insan için... Üstelik yenisinin de geri gelmeyeceğini bile bile... “Şimdi sövsem, kaç yazar ?”

Sevgilerimle...
ahmet haluk başaklar - 13 Ocak 2009

4 Ağustos 2009 Salı

"Şarabi Eşkıyalar" Düğünde...

Geçtiğimiz pazar akşamı; ayakta, soldan 3. ile sağdan 6.nın kızlarını evlendiriverdiler,
O Şarabi Eşkıyalar...
Onlar kerevete çıkarken,
gökten başıma düşmesini beklediğim elmanın,
mevsiminin geçtiğini hatırladığımdan bana da,
5 Ocak 2008 tarihli yazımı "Şarabi Eşkıyalar"la bir kez daha paylaşması düştü.


Sanırım yıllardan ya 1975 in son ya da 1976 nın ilk ayları. Fakülte olarak henüz diskotek haline gelmemiş Çankaya Sineması’nın önünde, uzun kuyruklar yaratmış bir filme girmenin garip bir sevinci sarmış hepimizi. Zira vizyona çıkalı bir kaç hafta olmasına rağmen hala biletler yok satıyor, kapıönü karaborsacıları koşturmaktan kan ter içindeler. Örgütlenmeyi ustaca kullanan bir nesil olarak seanslara kârsız, avantasız toplu bilet alarak izleme şansımızı kendimiz yaratıyoruz. Filmin adı ise “Arkadaş”...
Yılmaz Güney’in hepimizi peşinden sürüklediği, dürüstlüğün, faziletin, insan olmanın onurunun her ne koşulda olursa olsun benlikten feda ya da feragat edilemeyeceği bir yaşamın çerçevesini çizen bir film.
Çekmek kimin aklına gelmişse, kimin yanında fotograf makinası vardı ise siyah beyaz bir kare kalmış bu günlere. Bakışlar bugünlere haylice uzak. Retinalara düşler bağdaş kurmuş oturuyor. İlkeli birliktelikler, haklı karşı duruş, ...
Henüz,
yaratılmış abuk subuk ünvanıyla Ali Kırca kanaldan kanala geçmiyor,
Altan kardeşlerin biri gerdana diğeri cüzdana bu kadar müptela olmamış,
belki de Barlas’ın bu kadar sulanmadığı bir tarih...
Markasıyla içki içilmediği pantolon giyilmediği,
yalanın bu kadar çabuk söylenmediği, söylenenlerin de bu kadar kolay kabul ettirelemediği, insan onurunun bu kadar fütursuzca çiğnenmediği bir dönemin başlangıcı...
Resimdeki bizlerin, acaba o an “klik” sesini duyduğumuzda içimizde kaynattıklarımız neydi...
Diğerlerini bilemem ama benimkileri çok iyi biliyorum.
Bu akşam o karedeki siyah beyaz “Arkadaş”larımın bir kısmıyla birlikte hem kadehli hem de keyifli bir gece geçirdik.
Küfürün bini bir para. Kimse kimseye ne darılıyor ne alınıyor. Zira biz “Arkadaş”ız.
Geçen yıllar içinde dirsek temasını kaybetmemiş olanlar birbirlerini amiyane tabirle “hiç satmamış”, “yalnız bırakmamış”. Zira biz “Arkadaş”ız.
Hepimiz gereğinde bir yere savrulmuş olsak da mutlaka haber alınmış. Zira biz “Arkadaş”ız.
Kimimiz sarıya al, darıya bal demiş. Olsun, zira biz “Arkadaş”ız.
Cefayı da sefayı da ayrılmadan birlikte tatmaktan mıdır
yoksa izlediğimiz “Arkadaş”tan mıdır orası bilinmez ama...
30 kusur yıl sonrasında
yine aynı sıcaklıktaki “Arkadaş” lardık...
Şimdi gel de Can Baba’yı anma...
Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgar
Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkiyalar
Onlar da olmasalar benim gayri kimim var ?
Can YÜCEL

Sevgilerimle...
ahb

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Islak Nohut... 25.7.2009

 
Çok aradıysam da sansürlenmiş şarkılarda bulamadım. Dinleyeceğiniz türkü uydu mu bilmem. Uysa da uymasa da 

Sanırım bugünlerde fena hale taktım kafayı tütün meselesine. Beklentilerim vardı, ukalalıkların artacağına dair. Ama durum onu gösteriyor ki, insanlar çarkın dişlilerinin arasına kendilerini kaptırmak için bir bahane ararmış meğer, boş bakkalın taş tartması hesabı. Web sitelerinde bedava yanıp sönen “oh bıraktım kurtuldum” kampanyalarıyla karşılaştıkça delikanlılığımdaki “kestim kurtuldum” fıkrasını çağrıştırdı. Yumuşak karnın ilk okşanışta ruhunu bu kadar teslim edebileceğini tahmin edememişim, yanılmışım. Bilgiç olmasam da öngörülerime güvenirdim. Hala kendime güvensem de çevrem üzerindeki öngörülerimde yanılmışım ve düştüğü bu tedbirsizlikten ötürü özür diledim kendimden. Haa, bir de nohutçular ve kömürcüler için düşündüklerimi aklıma getirip haksızlık ettiğimde kendimle hem fikir oldum.

“Dün Mustafa Kemal’i düşündüm...” diyen dumansızların artık yanında olmayacağımın farkındayım ve kalıbımı basarım rahmetli yaşasaydı, ona da aynı takiye yapılacatı, İsmet Paşa’ya da Bülent Eevit’e de. Ama Deniz Baykal’ın bir tiryaki olmaması, Sosyal Demokratların duman olmuş durumlarından fırt çekerek nasiplenmesindendir. Ya da Süleyman Demirel ya da Devlet Bahçeli ya da IV.Murat RTE, AG. Eminim ki, istenen Mustafa Kemal Atatürk’ü karalamaktı. Bu da başarıldı. Yaptıklarını aşağılanmak istendi bizzat takunyalılar tarafından, ama ifşa olduklarından ricat borusu çaldırdılar. Bu kez “Koçum Mustafa”cıları sürdüler piyasaya, aşkları diye başlayıp olmayan belgeleri varmışcasına utanmadan yayınladılar. Buna özenen savcılar boş durur mu ? Baktılar ki yem tuttu, “biz niye denemeyelim ?” diye okunamayacak uzunluktaki dosyalarla saldırdılar. Şimdi de okumayanı nohutla, okuyanı da tütünsüzlük ya da “aman ha yoksa ölürsünüz” diye ıslak nohutlarla güdüyorlar.

Mitinglerde hiç Ulu Önder’in Kocatepe’deki eli sigaralı olanına rastlayanınız var mı ? Ya da rastlayanlar da “daha başka resmi yok muydu ?” diye tepki veriyor mu ? Yukarıda gördüğünüz resmi yayınlamak yasak. Yeni çıkan yasanın dip maddesinde; “... toplumda meşhur ya da tanınmış kimselerin sigara ile görüntülenmesi,... yasaktır”diyor, yeni tip nohutçuların gözardı sessizliklerinin inadına, kalın harflerle. Gözümün ıslatılmış nohutçuları. Endişemi iki buçuk sene evvel yazmıştım. Niye bu resim ? Zira; bu resim Asker’in göğsündedir. Anlayana “Vehbi’nin kerrakesi”, anlamayana “neden sigara içmiyorsunuz?” demek aklından geçmeyen birini “neden içtin ?” diye yargılamak... hem de kimi... bu ne tesadüf ?

Sözün özü; kendi çevremi A K P ‘nin olanca yükseliş hızında kaybediyorum. Bence iyi de oluyor. Yıllarca; “İkinin biri ben isem, ikincisi her halde refikamdır” diye boşu boşuna günahını almışım. Aslında çevremde olduklarını bilsem de isimlerini bilmezdim. İyi oldu, bu vesileyle tek tek fişliyorum, yarın bir “işte, içen buydu” gammazıyla kim vurduya gidersem nasılsa Emniyet binalarında Kanser olacağımdan ölürüm. İşte o zaman gelebilecek kalabalığın ¾ ü yalan yere “benden razı olacak”, “günahlarımın affedilmesi” için Tanrım’dan ricacı olacaklar. Temennim; Fethullah’ın cüppesinin altında mutlu olun, e mi ?

Ellerdeki mavzerlere kurşun verilmiş ve rasgele ateş ettiklerini görerek yoğurdu üfleyeceğim. Tütün kullanmadıklarını bildiğim cemaatlerden uzak durarak küstah salvolarının hedefinde kendimi meze ettirmeyeceğim, (o da yasaklanana kadar) içmeye gitmeyeceğim, zorunlu da olsa yemeklere, tütünsüz mutlu günlerindeki davetlerine katılmayacağım.

Bu nedenle, dere geçerken değiştirdiğim bu kırık dökük Güncenin “yeni yazı” çağrılarını da ancak tütün kullandığını bildiğim yoldaşlara ileteceğim. Zira, alkol yasağı geldiğinde de kalanın yarısı gider, biz de türküdeki kalan “üç beş kişi” olarak muhabbet yoluna düzülürüz. Geçenlerde bir dostum “Niye yazmadığım” konusunda telefon açtı. Ağzıma kadar geldi, yuttum; neyi paylaşacağım ya da neyi kimle paylaşacağıma dair.

Sözün özü; Yaşamak, benim için keyf. Hayatta olmakla Yaşamanın aynı kuşu sevmek anlamına gelmediğini şükürler olsun ayırdındayım. Tekrar düşünecekler için Nazım Ustanın “yaşamak” adlı şiiri tavsiye olunur... “yaşadım diyebilmen için... yaşadım diyebilmen için...” ya da,

“Bugün Pazar” şiiri 1938’de Ankara Merkez Komutanlığı Cezaevi’nde yazılmış. O günlerde Nâzım Hikmet’in cebinde olan küçük bir not defterinde bu şiirin ilk çalışmaları var, şairin el yazısıyla :

Bugün ilk defa güneşe çıkardılar beni.
Ve ben ömrümde ilk defa güneşin benden bu kadar uzak
gökyüzünün bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum.
Dayadım sırtımı beyaz duvara.
Birdenbire tuhaf bir hatıra :
deniz.
Ve işin en aşağılık tarafı şu ki yavrum
galiba yalnızlığa alışıyorum.
Artık
bana kâfi geliyor zaman zaman
yerimden kımıldanmadan
bir (okunamadı)
bir de bir kutu kibrit, bir paket cıgara
sonra bir de bıyıklarımı çiğneyerek
düşmek dalgalara.

ya da Sait Faik’in “Mahalle Kahvesi” adlı kitabının önsözünde yazanlar;

“Sevgilim! (…) Cıgara içmekten vazgeçilebilir mi? Hikâye yazmaktan da, körolası, vazgeçemiyoruz. İşte bir müddettir ben de, elimde cıgara, adam arıyor gibiyim. Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikâyeme yanaşamıyorum”

Ricam o ki; bu ve bunun gibi insanları nefesinizin temizliğiyle kirletmeyin.

Sevgilerimle...

ahb


not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşabilir, YAHOO360 ARSIVI bölümünden yayınlanmış eski günceleri okuyabilirsiniz.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Bahaneye Katlanmak 14 Temmuz 2009




Geçen 2008 yılının Mayıs ayında yazdığım iki yazının taptaze durduğunu görünce gözümün nuruna kıyamadım ve yeni Güncemde yeniden paylaşmak istedim. Yazılanlar, aslında paylaşılacak cinsten değil ya da herkesle paylaşılacak gibi değil. Zira; mazeretliler dışında paylaşacağımı da sanmıyorum. Bu nedenle; konu hakında bana katılmayanlar boşuna tıklayıp ne zamanlarını boşa harcasınlar ne de okuyucu sayısına katkıda bulunsunlar.

Bugüne kadar en avam ortamlarda bile kimse tarafından; "Ot musun birader; rakıyı, kahveyi çayı tütünsüz içiyorsun..." türünden aşağılanarak doğrudan söylendiğine kulaklarım tanıklık etmemiş olsa da, kendi yaptıklarının matahlığı karşısında secdeye gelmemi bekleyenlerle yollarımı gözle görülür biçimde açacağım kuşkusuz. Hatta, Dostum M.Emin Bora'nın o çok sevdiğim deyişiyle; "hiç görüşmesek ?" Görünen köy o ki; saygı sınırlarını aşanlara korkarım aynı samimiyeti kullanarak yükleneceğim. Tütünün konusu çenesine vurmuşları dinledikçe, bana "dinini özgürce yaşayamadıklarını" öne sürenlerin yavuz hırsızlıklarını çağrıştırıyor.
Kanserden ölme korkusu çeken "45 yaş ölüm korkusu"na bulaşmışlar için yapabileceğim bir eylem arasam da nafile. Dünya'da Kanser sıradanlaşmış. Önce Gribi atlatalım diyorum, hani kuşlusu, domuzlusu, zenci Kongolusunu. Alzeihmer kapıda bekliyor (her ne kadar tütün içenler arasında daha ileri yaşlarda yakalanıyor dense de). Kalp krizi geçirenlerin büyük bölümünün ileri yaşlarda sağlık için spor adı altında koşu yollarında gerçekleştiği saptanmış... bir de Viagra kullanıcıları arasında aşırı doz kullanımıyla. Bir tiryakinin nikotini yalnızca patlıcandan alma kararının, insan bedenindeki yarattığı tahribat 10 seneye karşılık geliyormuş. Buna karşılık içmeyenlerin ömründe en fazla 5 yıllık bir uzama yaratıyormuş. Bakkal hesabı iyi düşünmeli. Örneğin ben bunu düşünerek içmeyi sürdürmüyorum. Zira; ne dostlarım eskidiği için ne refikam yaşlandığı için ne de rakının son dublesindeki helvadan bıktığım için değiştirmeyi düşümedim ki, bu yaşta döneklik yapayım. Ben onu biliyorum, o da beni.

Kimine göre ölüm "Allah'ın emri",
kimine göre de
"Neylersin ölüm herkesin başında,
uyudun uyanmadın olacak
kimbilir nerede, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında" (C.S.Tarancı-35 yaş)

Kısaca; ölmek için bir bahane gerek. Tıp, "Kanser ya da en ölümcül hastalıkların çaresi bulunsa bile yenilerinin çıkacağı" konusunda hem fikir.

Sözün özü o ki; Bir Musatafa Kemal, bir Nazım Hikmet olunmayacaksa uzun yaşamak için bu çırpınış niye ?
Onlar, tütünün yakıştıklarıydı. Onlar içerlerdi, içmeyenleri de ceberrut yasalara mahkum etmezlerdi.

Bu yıl aşağıda sözü edilen bahçemi tadilata soktum. Zira; ağzının yaylarını iktidarın gücüne dayayarak "söz söyleme sanatına katkı sağlayanlar ciklet çiğneseler" diyerek bu mekanda açık havada dumanın sarhoşluğunu, Humeyni'nin karaçarşaf zülmüne çeviremeyecekler her hangi bir zaman diliminde konuğumdur. Bir dostumla paylaşırken adı da kendiliğinden yerini buldu bile; "fesleğen". Nasılsa, dumansız nezih havayı solumanın o benim anlayamadığım keyfini sürdürenler, pide sarılmış kebaplarından tüm yüzlerini ateş bastıran, dilin artık yerinden dahi oynatamadığı kalın lokmaları meyle yutma çabalarını özgürce kullanabilecekler. Ne denebilir ki; "Afiyet olsun".

Alkol için kaygılarımı geçen yıl tütün yasağının sonuna eklemiştim. Ve nihayet son yaşananlar karşısında da diyorum ki; "Onun da akıbeti tütündür. ..yani; bu iş de bitmiştir".

Bir kesim şimdilerde denizden çıkana "sıhhatler olsun" diyormuş. Alışmalı, zira sıra onda. Bakmayın kocamış göğüslerini mayosuna tıkıştırmış kim olduğu belirsiz televizyon spikerlerine, yuvarlak köşe yazarı kılıklılara. Merak buyurmayın, onlar sizden önce teşne Haşema giyip, Çarşafa bürünmeye.

Son olarak;
"Ölüm her aklına geldiğinde, ah edip vah edip inleme,
bu halinle Tanrı'yı incitmiş olacaksın.
Ecel kapını çaldığında evi telaşa verme,
O geldiğinde, sen çoktan gitmiş olacaksın."

Sevgilerimle...

ahb



Sarı Öküzün Dumanı 21 Mayıs 2008
Bugünlerde sanal alemde dolaşan bir kıssa var, "Sarı Öküz" başlıgında.
Öküzlerin toplu olarak yaşamalarından doğan güçleri ve fiziksel büyüklükleri, sırtlanların saldırma azimlerini körelttiği için derler ki; "Bizim öküzlere karşı hiçbir husumetimiz yok. Bizim derdimiz aranızdaki şu Sarı öküz var ya onunla."
Bizim kara öküzler de sarı öküzün sarışınlığından ötürü kendilerinden saymazlar ve "Biz de kendi üzerimize alınmıştık. İstediğiniz madem sarı öküz, alın götürün, ne istiyorsanız onu yapın." derler.
Karın tokluğu iki gün sürer. Ardından dalmaçyalıyı, ertesinde ayağı sekiliyi derken sürü yok olup gider.
Uzun yıllardır gözlenen o ki; sigara müslümanlıkta "mekruh" (sağlık için sakıncalı) olduğundan kendi yandaşlarını aynen türbanla gütmesi gibi nikotinsizlikle eğittiler. Yani, fire yok denecek kadar az.
Şimdi önlerinde azimle aşılması gereken bir bent var. Henüz kendilerini kan dökme zamanı kadar da güçlü hissetmediklerinden bir Sarı öküz gerekiyordu muhalefeti küçültme, görüş açısını daraltabilmek için. Sonunda bulundu da; "sigara yasağı". Biraz acele edilerek henüz sarı öküz hazmedilmeden sırayı dalmaçyalıyı gösterme cesaretinde buldular; "İçki kadehle satılmasın". Zira dalmaçyalının ardı ayagı sekili kara çarşaf, kadı vs adıyla islam cumhuriyetinin yolu tam açılacaktı ki, ehli keyfler tiryakilerden uyanık çıkıp mermiyi namlu içinde patlattılar. Ancak silahta atacakları mermiler henüz daha bitmedi, sırada neler geliyor neler.
Görünen o ki; ortada biraz acele var, garip bir telaş, hani "yangından mal kaçırırcasına". Bu arada büyük ikramiye çıkmışcasına Avrupa'da ne kadar da çok akrabamız varmış onu da öğrendik. Elizabeth Hala bile bağrına basmaya kalktı bizi, sanki Hindistanmışızcasına. Turkey, Hindu'yu çağrıştırmış olabilir mi acaba ? İş o raddeye vardı ki; ancak 12 mart, 12 eylül, MC, Refah-Yol hükümetlerinin çıkarabileceği umulan ne kadar yasa teklifi varsa AB, ABD'nin Demokratikleşme adı altında ısrarın ötesine geçmiş dayatmalara şahadet etmeyi azimle sürdürmekte.
Çevrede aniden Amerikalı Hoca'dan teklif alan alana, hani iş alma, iş bulma, krizin çöküntüsü karabasan gibi sardı ya iş dünyasının başını. Anlatanlar öyle ballandırır oldular ki; al sarıl, başımıza bu sarığı saranlara garip bir minnet duygusu yaşa diyor adeta.
Efendiler, Hanımefendiler,
Kimsenin bizim sağlığımızın derdinde olmadığı iyice kavranmalı. Yoksa bir haftada 7000 kişinin hastalığının nedeni üzerine verilen beyanatlar niçin aynı resmi görüşte bir türlü buluşamadı, bir düşünmeli. Kırsalda kolera, tifüs, verem, çiçek gibi gelişmemiş ülke hastalıklarının ülkemizdeki durumu nedir ? İletişim çağında iletişimsizlikten sıfır gözükmesi, Dost Mevlana'nın "İki elinle gözlerini kapadığında Dünya dönmüyor sanma" deyişini hatırlattı. Bu ülke çoook radrasyonlu çayları "bakııın nasıl içiyorum... bişey oldu mu ? Yook..." diyerek kanserden ölen bakanları acıyla yaşamış bir ulusun neslidir. Gelenlerin ise yeni gelmelerinin dışında da bir yenilikleri de yok. Soyadlara bakmak yeterlidir... babasının oğlu ya da kızı...
Memlekette sigara içenden çok karı döven olduğuna göre sağlıksa daha çok sağlık, gelirse daha çok gelir anlamını taşımaz mı ?, tokat başına 62 YTL alınsa, attırandan da 5000 YTL. 62 liklerden umudum yok ama 5000 likler paraya kıyamadığından belki de kendini dövdürtmez. Dövdürtmemesi için söz söylemesi, karşı direnmesi, hakkını araması anlamına geldiğine göre belki de "Bascaan işte ampulün gobeene lan, karı... aanadın de mi sümsük ?" diye aşağılandığında "O günler gerinde kaldı arsslanım" diyerek, hiç olmazsa düşünenler sayısını bir arttırabilir.
Aslında getirilen yasak sigaraya değil, birlikte düşünenleri yol ayrımına getirip saf olanlarından "Eh adamlara bak, sırf sağlık için neler de yapıyor, bizim vapur bacaları da tütünleri elinden alınacak diye muhalefet ediyorlar. İyisi mi ben..." diyerek yandaş toplayabilmek, hiç olmazsa birbirlerine kuşkuyla baktırabilmek değil mi ?
Tütün içme yine Çin'den çıkmış bir alışkanlık. Ve Çinliler Dünya'nın hala en büyük kalabalığına sahip olan ülkesi. Yüzyıllarca savaşlarda o kadar çok kayıp verdiler ki zaar, kanser olmaya vakit bile bulamadılar. Ya da günboyu barış, savaş çubukları tüttüren o Kızılderililer. Ama onların nesli gerçekten tükendi. Daha doğrusu tüketildi. Yani, onlar da kanserden telef olmadı. USA damgalı mermilerdi onları da Bufaloları da kanser eden.
Bütün Dünya'yı saran bu debdebenin asıl nedeni; uluslararası tütün Kartelleri, onların tekelleşmesi, büyük güç oluşturmaları, diğer büyük güç olan silah sanayi ile kapışmaları. Şimdilik savaşın bu raundunu tüfekçiler almış gözüküyorsa da yarın ne olur bilinmez. Belli mi olur, sigara yerine silah kullanmak yasaklanır belki de bir gün. Trafik canavarının lastiğinin altında salça olmazsa, selde boğulmaz, yangında yanmaz, depremde rüşvetle raporu verilmiş evlerin betonlarının altında enkaz olmaz, dağda terörist, şehirde mafya kurşununa rastlamaz, yoksulluktan çöp evlerde ceset olarak bulunmaz, ormanda tecavüz edilip boğazlanmaz, aile meclisinde alınan kararla infaz, ensest ilişkiye zorlandığı için intihar etmez, satılan yiyeceklerden zehirlenmez,... ise kanser olmak zorundadır ölebilmek için. Yoksa gözleri açıktır, nefes alır, ağzına koyarsan lokmayı yutar, temizlersen altını pisler. 120 yaşındadır ve 10 senedir yattığı yerden böyle yaşar, kitap okumaya vakit bulamayacak, 140 km ile hız yapabilecek kadar acil işler onu bir bakım evinin insafına bırakacaktır artık.
Sanırım bu ülkede zor da olsa 10 tane 80 yaşında göçmüş sanatçı ismi sayılabilir ama 11. si meçhul...
Ya 10 taneden sonra kaç siyasetçi sayılabilir acaba ?
Sanatçıların ölüm yaşları bu yasakla bir yere gidemeyeceği aldıkları ücretlere bakılırsa görülebilir. Ama siyasetçiler hem de bu yenilerin, bu ülkenin başında 150 sene dipçik gibi dikildiğini bir düşünülürse, bence kanserin tevadisinin bulunmaması şanslı bir tesadüf olsa gerek...

Badenin Haysiyetidir Tütün 25 Mayıs 2008

Sivas'ı yakanlara göre mekruh, ABD ye göre tüm katliamları gözardı ederek, insan sağlığının fedai sansürü ile yasallaşan sömürge yasağın üzerinden henüz bir hafta geçmemişti ki, soluğu her zamanki mekanlardan birinde aldık. Masaları, berrak bir havaya sıkılmış binlerce koku, esans, deodoranta maruz kalmış buluyoruz. Her yer inadına pırıl pırıl. Izgaranın kokusu bile tenezzül etmemiş salona doluşmaya. Yani sevişilemeyecek kadar aşırı aydınlık, salon ışıkları oyun sırasında sönmemiş tiyatro kıvamında. Siftah diyerek ceketimizi sandalyenin koluna asıp aşağılık zevkin tatmini için soluğu bahçede alıyoruz. Diri, yağmurlu bir yaz akşamının serinliğinde bir nefes alıyoruz yuvarlanmış tütünden. Az sonra kalabalığın sakin sakin, çatal bıçakla yemeğini lokmalamasını, nefes almaya tercih edenler tek tek dökülüyor açık havaya.
“Ülen, rakım içeride masamda piç gibi duruyor. Ben de burada haybeye tütün tüttürüyorum…”
Bu söz duyulur da durulur mu ? Elimdekini ortak tablaya yatırıp son sürat masamdaki buzlu badeye koşuyorum. Avucumun içinde, evlat kıvamında yasal mıntıkama geri dönüyorum. Bir fırt beyazdan, bir fırt ucu dumanlı bal gözlüden. Kafası kendi bedeniyle ezilmiş izmariti tablada bırakıp içeri duhul olduğumda müzikle ortamı şenlendirmenin derdine düşmüş müzisyenler maymuna bir karışta durmakta. Yemek yeme derdi içme derdini sollamış, diş araları yeni geleceklere yer açma telaşında. Anlaşıldı; meyhanelerin işi bitmiş artık, yaşasın kebapçılar, karnı acıkanların tıksırıncıya, patlayıncaya kadar ağzına dolduklarını konuşurken püskürterek göbeklerini kuşatan kemerlere bir delik daha açtırmaları.
Daha fazla sizi değil de kendi canımı yakmak istemiyorum. Kısaca; meyhane, meyhane kıvamından çıkmış, kebap yemekten göbek çatlatılacak bir geceye yüz dönmüş. Yahu, derdimiz yiyeceğimiz yemek, kemireceğimiz kemikse, hele hele bunun da yasaklaması olmadığına bakılarak tartışmasız sağlıklı olduğunu varsayarsak, bunca yola neden onca benzini yaktığıma hayıflanıyorum. Ellerimi enseme dayayıp geriye yaylanarak, TV ‘deki içkili lokanta sahibinin sözlerini sevgiyle yad ediyorum;
“İnsanlar niye gelsin ki ? Adam kurar masasını, balkonunda içer…”
Bilen bilir; çöplükten cennete çevirdiğim bir bahçem olma zenginliğine, ne kadar hovardalık yaptığımı şimdi anladım. Bütün bunları birlikte yaşadığım dedemin günde iki paket sarma cigara içip yüz yaşını kaç aştığını bilemeden, babamı da ölmeden bir hafta evveline kadar üç paketi devirdiği seksen iki yaşında yitirmem, haklı bir gerekçe olmaksızın yasakları bir iddiadan öteye taşıyamıyor ve birden ilk çocuğuma hamile kalan eşimin eve getirdiği “Bir çocuk bekliyorum”, doğum sonrasında da “Bir çocuk yetiştiriyorum” adlı dönemi kasıp kavuran güncel kitapları geldi aklıma. Harfleri bile ezberlendiğinden, tam dört dörtlük sağlıklı bir çocuk yetiştirdiğimiz inancındayken, kızım tam bluğ çağına gelmişken uluslararası akademik yabancı yazar, birden basına bir özür demeci verme gereği hissetti, yazdıklarında yanıldığına dair, hem de AB kökenli olmasının umursamazlığında. Kız olmuş on beş, “söyle sazım ne söylersen dırı dım dırı dım yelelelli hey yelelelli”.
Saman kıvamında geçen gecenin künefe kıvamındaki tek tadı; eşimin böyle bir günde beni bir başıma koymamak adına benimle birlikte bir sigara molası almak için “beş dakika arada” bana eşlik etmesiydi. Kendisi tütün ürünlerini rakı sofrası dışında kullanmayan bir refikadır. Bu yoldaş vefasının benimle birlikte kabre taşınacağına tanık olunuz. Kendisine bu akilliği için şükran borcum olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Bu yazıyı okuyan bir çok dostumun dostluğunu yeniden gözden geçireceği kuşkusuz. Olsun, nikotinsiz canları sağolsun. Zira; kimseden bugüne kadar; sırtıma bir hırka, karnıma bir lokma, cebime beş para, neslime bir yafta, Bodrum’da bir villa istemek olmadı düsturum. Niyet; Düzgün oturalım, ki yüreğimiz de bedenimize özensin di. Sözüm; Aklı Hikmet’e bandırmadan içene, yolu Tevfik Fikret’ten geçmeyene.
Haklı olduğum gün ben bu Dünya’da olmayacağım. Öyle erkenden öleceğimden falan değil; yalnızca ülkede aklın, sürüden kendini sıyırması haylice zaman alıyor olması, tıpkı Kemalizmin yeniden hâkim olacağı günlerin yarın kadar kısa yol kat etmeyeceği gibi.
Son dileğim o ki; madem ki iyi oldu deniliyor. Bunu tamamlamak adına; “Ah bir ataş ver” ya da “fabrikada tütün sarar” gibi şarkılar, türküler dillerin tükürüğüne amman ha bulaştırılmasın, sağlığa da yasaya da mugayyir olduğu unutulmaksızın.
Dönüş yolunda bir "Askere uğurlama” konvoyunun arasına karışıyoruz. Dudağımdaki tebessümüme “İnşallah, şehit olmadan dönersin Çocuk” diyen yürek sözüm yapışıyor. Temenni etmesem de gerçek ölüm; öyle doksanında yatalak falan da değil yirmisinde bir civanken, üstelik dudağına "Acaba bir cigara kondurmuş mu ?" demeden, önümde kornalar, bayraklar eşliğinde, curcunanın arasında bir hay bir huy içinde o an önümde gidiyordu belki de. Onların ölümünü engelleyebilecek ne bir ABD yasası vardı orta yerde ne de AB Parlamentosunun tavsiye kararı. Birden sağımdan; ya devlet ihalesiyle ya da sonunda halkın ödeyeceği kredi borcuyla alınmış, kültablasında sigara dumanı tütüp tütmediği halâ belirsiz, numaralı model bir BMW 160 km hızla dış dikiz aynasını yalayarak geçiyor. Dört şeritli yolun önce en soluna, bir saniye sonrasında dört aracın arasından en sağına geldiğinde, gecenin o saatinde içindeki şahadet ettiklerini görmezden gelme hakkını kullanan polislerin bile kendilerinin niye orada olduklarını sorguladığı, yolağzının en uygunsuz yerine park etmiş, renkli ışıkları bedava yanıp sönen ekip otosunun dibinden aynı süratle geçip gözden kayboluyor. .
Sözün özü; yurdum insanı aklım, ya beni bile dinlemeden haddimi aşacak kadar zeki ya da Rahmetli Aziz Nesin çok haklı… hem de çoookk…