17 Kasım 2012 Cumartesi

Film Şeridini Döndürmek 1 Kasım 2008

                                                                                            31 Ekim 2008 - Ankara
 Bu yazı; aynı başlıkla, 1 Kasım 2008 tarihinde eski Günce'm yahoo360'da yayımlanmıştır.

İki gün öncesiydi... Lise ve Orta Okul, sınıf, sıra hatta mahalle arkadaşlığı yaptığım, yaptığımdan da "iyi ki" diyebildiklerimden, o yaşların incir çekirdeği sorunlarından duygusal yaşamımıza kadar çocukluğumu yaşadığım Arkadaşım Selçuk Demirel ile yarım gün haset giderme fırsatı ya da şansını yakaladım. Zira; onunla kendimizin yazdığı, yine makyajımızı kendimizin yaptığı tiyatro bile yapmıştık... 15 kişiye oynamış olsak da. Okul dönüş yolunun en ateşli konularının arasında Cüneyt Gökçer'in o yaşlardaki bize görünen azametinin arkasındaki sanatçı kimliği ya da sanat için yaptıklarını konuşmak evi geçmemize bile neden olurdu. Sabahlara kadar çizer, ertesi gün çizgilerinde ne demek istediğini, nasıl anlattığına dair konuşmalar teneffüslere az gelir, sıkı eğitime ders arasında da devam edilirdi. Bu nedenledir ki; bu gün karşılaştığım çizilmiş her hangi bir çizgiye olan bakışım, sıradan insanlardan farklılığını hala korumakta. O yaşlarda hatta daha sonrasında da, bir Dostun bir Dosta verebileceği belki de hayattaki en kıymetli hediyeydi. Üniversite yıllarımızın ortalarında istemeden koptuk birbirimizden. İkinci ağızdan aldığımız haberlere göre; Fransa'ya önce gitti, sonra yerleşti. Sanat dünyasındaki tüm sanatçılarla çalıştı, müzisyeninden sinemacısına, fotografçısından ressamına, yayımcıdan köşeli, köşesiz yazarlarına kadar. Belleklerimizden hala silinememiş simgeler, logolar, afişler, kaset, plak kapakları, tanıtım çizimleri, asıl çizgisi olan karikatüristliğinin yanında hep koşup gitti.

Bu süreçte; onu her gazete manşetinde, her adı zikredildiğinde, başarılarını her okuyuşumda aklıma hep bana bir yaşgünümde yaşattıkları gelir, sanki içimdeki cama sürtünen tırnak sesiyle ruhum taranır, aynı yönde aksın diye. Kısaca; akşam vakti kapı çalınmış, sırtında bir çuvalla karşımda bulmuştum onu. Her zamanki sıcak ve muzip sesinin aksine şiveli olarak;
"Çam sakızı çoban armağanı... buyur... yaşgünün niyetine... Allah kabul etsin... Amin" diyerek yere indirdiği çuvalı merakla, bağlanmış sicimini çözerek açtığımda, 20 litrelik bir yağ tenekesiyle karşılaşmıştım, içi lebaleb gazoz kapağından çocuk patik tekine, küçülmüş kurşunkalemden kırık kalemtıraşa kadar ne arasam var olan. O günlerin sıradan yaşgünü hediyeleri olan, plak, kitap, anahtarlık dışında o kadar hoş gelmişti ki, hangi plağı kim almıştı diye hatırlayamasam da aldığım o teneke yağ kutusu yaşamımdaki belki de en ayrıcalıklı hediye olmuştu. Kim bilir belki de, Arkadaşlığımızın ayrıcalıklığıydı hediyeyi unutulmaz yapan.

Sözün özü; 33 seneden fazla olmuş görmeyeli, 80 li yıllarda akşamın dar bir vakitinde ayak üzeri 5-10 dakikalık muhabbeti saymazsak. Ne mi oldu? Çorabına sıkıştırdığı Birinci sigarasından bir tane alıp kat tuvaletinde içilirken duran anı film şeridi, kaldığı yerden oynamayı sürdürdü. Hani film karesi perde de donup kahverengi bal köpüğü kabarcıklarla dolar ya, hani karanlıkta ıslık çalınır, "Makiniiist" diye bağırılır ya, gürültüler beyaz perdenin yeniden aydınlanmasıyla sessizliğe bürünüp, filmi kaldığı yerden seyre devam edilir ya, filmin koptuğu sinema çıkışında akla bile gelmez ya... işte aynen öyle...

Tıkırtılarla işleyen makineyi, "Pause"dan "Play"e getiren ellere Sevgilerimle...

ahb

 not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

15 Kasım 2012 Perşembe

Bir Resim, 2 İsim...

 
Bu yazı 11 Haziran 2007 tarihinde eski yahoo360 güncemde yayımlanmıştır. ahb
 
Madem ki bugünlerde ardıma bu kadar dönüp dönüp bakar olmuşum bir kere, ben de uyanıp gözlerimi açana kadar, düne ait belleğimde yosunlaşmış anıları 8mm lik karelerde sürdürmeye karar verdim. Gerçekte ben, düşümden her ne kadar sıçramak istesem de, yaşamım beni kendi düşüne ısrarla sürükler oldu. Hoş, uyanmak isteyen de yok zaten ortalarda...
 

Dün günlerden pazardı ve ÖSS ye bir hafta kala, oğlanın sınava gireceği sınav salonunun görülmesi gerekiyordu. Babamın da benim de okuduğum Ankara Atatürk Lisesinin bahçe kapısından girdiğimizde, o günlerden bu güne; futbol sahasının zeminin otopark olarak da kullanılabilmesi için topraktan asfalta dönüşmesi, yan bahçeye kondurulmuş kapalı spor salonu, Atatürk büstünün, veciz sözlerinin üzerine bitiştirip set üstüne taşınması, ortadaki basketbol sahasının çim futbol sahasına dönüştürülmesi dışında, kayda değer bir değişiklik göze çarpmıyordu. Akasya, kavak ağaçları daha serpilmiş, bahçedeki kantinin yeri değiştirilmiş ve saç kulübeden betonarme bedene kavuşmuştu. Hepsi hepsi o kadar. Günlerden pazar olduğu için tüm kapılar kilitliydi. Nöbetçi penceresine yaklaşıp, önce gerekçeli niyetimi öne sürmeme rağmen, ek olarak 35 yıllık bir geçmişten söz etmem, karşımdaki gözlere daha geçerli bir neden oluşturdu. Yüzündeki tebessümle kapıya kadar gelerek, tüm kilitleri açıp bizi içeri aldı. Zikredilen yıllardan bu yana havadaki, koridordan koridora, duvardan duvara çarpıp uçuşan kokuyu, zilsiz teneffüs etmediğimin farkına vardım o an. Yıllar öncesinin konferans salonu karşıladı, hem de aynı ahşap kahverengi boyalı kapılarıyla. Ardından koridora yönelirken refakat eden hizmetli, hangi yıllarda sıralara dirsek sürttüğüm üzerine, yürürken derin bir sorgulama oturumu başlattı. Birden yaşımın kemiyetinin doğal sonucu hatırlamakta zorlandığım anılardaki ayrıntılara, son darbeyi aynı tebessümle vurdu; “Yoksa siz, Deli Veli’nin zamanından mısınız?”. Helal bee dedim. O dönem bundan daha iyi adlandırılamazdı. Bizzat yaşadıklarımı, o günleri bana birden bir efsanenin episodlarını sıralamaya başladı ardı ardına. Çok komikti, yıllarca tek tek içinden benim de geçtiğim zaman tünelini, yine bana Dedekorkut masalı keyfinde anlatıyordu; anlattıklarının içindeki sol arkadakinin ben olduğumu bilememeksizin. Söylediğine göre; bu maceralar yıllarca lisede nesilden nesile, kıdemli hizmetliden çömez hizmetliye aktarıla aktarıla süre gelmiş. Öyle ki; kimi gerçek yaşanmışlıklar rivayete, kimi rivayetler de gerçek bir efsaneye dönüşmüştü adeta.
 

Çift pencereleriyle, yerin mozaiğiyle, duvarlarıyla, sınıf kapılarıyla bizim sınıflarımızdı karşımda duran, sıraların, karatahtanın, kürsünün dışında... ha bir de karatahta önündeki ahşaptan yapılmış yüksek platformlar kaldırılmıştı artık. Bakışlarım sınıfın penceresinden dışarıya kaçtığında, bahçedeki okul müdür lojmanını aradı gözlerim. Ancak yanlış yöne baktığımı anlayan hizmetli, anında müdahale ederek doğru yöndeki lojmanı parmağının ucuyla gösteriverdi. Sade beyaz leblebi atılmış gazozların, çıtır simitlerin alındığı kantin, yıllarla alay edecesine inatla yerini de, camekanlarını da değiştirmeksizliğinin, keyfini sürdürüyordu. Ancak aynı değişmezliğe tuvaletler zamana karşı koyamamış, kırık aynasız, kararmış lavabosuz, kapanmayan kabin kapısız, tümüyle tertemiz seramiğe bürünmüştü. Ancak her okuldaki sigara baskınlarında baş rolü üstlenen tuvalet, ana giriş kapıları karşılık beklemeksizin hala, aynı sadakatle inayetini korumaktaydı.
 

Bana yine, ancak bir lise emektar hizmetlisinin gösterebileceği sıcak refakatine teşekkür etmek düşüyordu, karşılığında üçüncü neslin de aynı mekanda başarıya ulaşması dilekleriyle yanaklarımdaki sıcaklıkla ayrıldım, zamanında Hocalar dışında her şeyin erkek cinsinden oluşmuş dişi sineksiz lisemden.
 

Aradan geçen yılların, solunan o günleri gereksiz yere silip süpürmesine izin vermemişlere,  şükranlarımı sunuyorum.
 

Bir kaç saat sonrasında Hacettepe Mezunlarının mekanı olan Beyazev’de birden lise mümessilim, dostum, arkadaşım Turaç (Turhan Menteş)’la burun buruna geldim. Kendisiyle lise-1 den bu yana sıklıkla olmasa da sürekli iletişimi sürdürebildiğim, geçen süreçte gençliğimin bu günlere kadar sürükleyebildiği yürekli adamlarından biri olduysa da, ilk kez onu böylesine omuzları düşük, gözleri dolu duruşuna şahit olmuştum. Dayanamayıp o an bombayı patlatı... “Kızı nişanlıyoruz...” Artık ne o lisedeki disiplinli ne de o üniversitedeki disiplinsiz zor günler... bir kız babası olarak hissettiklerine oracıkta, kolayca ortak olmuştum o an. Zira bu güne kadar hep ya istemişizdir ya da tersi... Ama şimdi öyle mi? Bir kız babası olarak; hem öncelikle kabullenişin zor gelişi hem de paşa paşa durumu kabullenişe yelken açan rüzgara sevinç duymak... üstelik kendi dışında başka bir delikanlıya... Böyle bir durumda insan, kendi içindeki kurtları beslemiyor da değil ha, 
"yahu, yoksa ben mi artık delikanlılıktan ihtiyarkanlıya dönüştüm de, birileri kibarca ve üzmeden saf değiştirmek istiyor ne?... oysa ki, bunca yıldır ne güzel de birlikte yuvarlanıp gidiyorduk... yoksa yoksa gönül tahtından bir yuvarlanış, bir indirilişin başlangıcı mı bu?... tamam tamam bahane arıyorum, duygularıma ters düşse de uydurabilmek adına... 60ları, 70leri, 80leri görmüş, aynı zamanda canlı canlı içindeki ters akıntılarında yüzmüşlere son darbedir bu, belki de".
 

Ellerinin arasından gökyüzüne kanat çırpacak güvercinini salıveren Turaç’a; gönül dolusu sevgiler, tebrikler... Güzellikler getirmesi dileklerimle...
 

Yine bugün, aynı dönemden mahalle arkadaşım Taner Çelik’in bir roportajı Hürriyet'in Seyahat ekinde gözüme çarptı. Kızların, delikanlılığında dalgalı saçlarına yüreklerini sızlatmasını bir yana süpürürsek; birlikte Elmadağ’a, içinde 12 kişiyle yayıldığımız Fargo otobüslerle ulaşıp, tahta kayaklarla gençlik heyecanlarımıza su serptiğimiz günlerin yadigarıdır bana.
 

Geçen Kasım ayında, 30 küsur senedir görüşmeyenlerin buluştuğu o İstanbul gecesinde, Asmalımescit’teki Yakup2 nin bize bakan garsonunun, kaza yapmış ve ayak bileğini sakatlamış bir motorcu olduğunu öğrendiğinde; 
“Basıyorsun di mi, Allah ne verdiyse?... fırt fırt aralardan slalom yapıyorsun di mi?... sokak kıyafetiyle kasksız sürüyorsun di mi?” sorularına hep “evet” yanıtını aldığında dönüp demişti ki; “Kusura bakma ama, sen uzun yaşamazsın..." Ardından kurs, eğitim almasının gereğinden söz etmiş ve olması gerekenlerin hepsinin, bu öğrenmenin yanında eğitilebileceğinden söz etmişti, civan ruhuyla entellektüel yavaşlığına hala ayak uyduramamış İstanbul’un hızlı delikanlısına. Ancak garsonun sağ kulağında tutuklanması gereken bu samimi aynı zamanda hayati temel bilgilerin, sol kulağına geçebilen delinmiş gizli bir tünelden firar ettiklerini anladığında, sözüne devam etmeye değer bulmamıştı, ne yapsan nafilenin sabrına sığınarak.
 

Kısaca bir motorsiklet sürmenin, sürmenin keyfinin, keyfininse nasıl çıkarılacağını aşağıdaki linkten paylaşabilirsiniz.
 

Ancak; muhabirin emeğine saygısızlık olmaması için yalnızca son cümlesiyle noktalamak istiyorum. 
“Galatasaray’ı tutuyorum ama yaptıklarını tasvip etmediğim de binlerce taraftarı var. Bu da öyle bir şey. Herkesin doğrusu, güzeli kendine. Bir milyondan fazla üyesi olan dünyanın en büyük motosiklet grubu Harley Owners Group’un (HOG) Türkiye’de 750 üyesi var. Çoğunluk benim gibi kişiler. Ancak, birkaçı farklı imajla ortaya çıkınca, bu hepimize mal ediliyor.”
 

Sevgilerimle
ahb

Monday June 11, 2007 - 04:58pm


not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

4 Kasım 2012 Pazar

Papatyasızlık

Bu Öykü’nün de öyküsü var: 
Geçen gün, Özgür Kardeşim sağ olsun incelik göstermiş ve Rahmetli Erhan Bener için yazdığım, “İlk Ustam’a Vefa” başlıklı 
 http://ahmethaluk.blogspot.com/2010/12/ilk-ustama-vefa.html
eski bir yazımı sevdikleriyle paylaşınca aklıma, ilk yazdığım karalamalar geldi. Ve bu küçük öyküyü; 2-3 yıl öncesi  bir Dostum beni, 6.kitabımı basma dolduruşuna getirdiğinde, karıştırdığım arşivlerimin arasında buluvermiştim. O yılların bir bankasının yılbaşlarında dağıttığı ajanda sayfaları arasında, özene bezene dolma kalemle yazılmış olarak bulduğumda, bunun ilk yazdığım  olduğuna ben de kanaat getirmiştim. Zira ben hala, bu yazıyı yazdığımı hatırlamıyorum. Görüntü o ki; 20 yaşında olduğum ve bu öyküyü benden başkasının okumadığı ya da başkasına okutturmadığım. Sayfaları göründüğü gibi sayısal hale getirdim, noktalamasına, yazım hatalarına elimi bile sürmeden.
Belli ki, o yıllarda virgülün bir dünya nimeti olduğunu henüz keşfedememişim, noktasızlık zaten makûs talihini hala yenememiş olsa da.

Sonuç olarak, bu öykünün benim için; ne içeriği ne kurgusu ne de dolgusuna bakarak değerlendirmekten ziyade, yapılan 20lik bir bebenin acemi de olsa masumiyetini, mahcubiyetini koklayıp, garip bir iç sızısı yaşıyorum.

Paylaştım...
  ahb

      Ufacık bir çocuğun çizebileceği, rüzgârın çizgilerinde ufacık bir nokta idi O. Dengesini sağlayamayacak kadar küçük olması, onu bir hacıyatmaz hareketleriyle alıp çok uzaklara doğru sürükledi. Güzel bir derenin kenarındaki kavak ağacının gövdesine çarptı, yavaş yavaş aşşağı doğru taklalar atarak düştü, düştü,... Uzun zaman düştü. O kadar hafifti ki havada rahatlıkla durabiliyordu. Nitekim otların arasında yuvarlandı. Pek de ferah olmayan çimenlerin arasında durdu. Aslında düşerken her şeyi farkedebiliyordu, sonradan hatırlamamacasına. İki üç çimen onu sevdi üstlerine eğildi, korudu; iki üçü ise yer darlığından şikayetçi olarak mırıldandılar. Küçük tohum utandı, sıkıldı, iyice büzüldü ki diğer çimenler rahatsız olmasınlar diye. Onlar ise yer açılmanın sevinciyle iyiden iyiye yayıldılar, uçları sararmaya yüz tutmuş yapraklarını, bir oraya bir buraya savurdular. Yüzüne gelen sararmış yaprak uçları kırbaç gibi patlıyordu. Hiçbir şey demedi, zaten diyemeyecek kadar zayıf, ufak ve küçüktü. Hatta o kadar küçüktü ki, Doğaana’nın bile ne biçim bir yasa sistemi bile olduğundan haberi yoktu. Havada iyiden iyiye serinlemişti. Büyümekten neredeyse çatlayacak olan kabuğunda ısınmak için biraz toprağa dayandı, biraz daha dayandı...
     En son hatırladıkları bunlardı, bundan bir müddet öncesine dek. Tokat yediği bir sürü çimenle aynı yerde duruyor ve eskiden vurup, ezip, hatta farketmedikleri otun etrafında hayretle bakıyorlardı. Kendisindeki değişikliği hemen farketti. İncecik, narin, hassas ve alabildiğine yeşil bir fidandı. Kendisinin duruşu çimenlere benzemiyordu. Bakındı etrafına bir sürü ot gördü. Ot sürüsünün hepsini çimen zannetti. Bazı çiçekler gördü, kendisinden uzun, kısa, kalın, ince, ihtiyar... Anladı ki Doğaana tek çeşit değil, her çeşidin bir arada yaşayabileceği bir yapı.
     Tam tanıyacağı çevrenin bittiğine inanıyordu ki vücudunda bir yanma hissetti. Döndü kocaman bir diken rüzgârın sallandırışındanmış gibi bir o yana, bir bu yana enine, boyuna sallanıp etrafındaki otların, çiçeklerin en çok da çimenlerin dal, yaprak, çiçek hatta gövdelerini biçiyor. Eğildi, büzüldü. İşte o zaman hatırladı ilk oraya gelişini. Yaralı bir çimen sesiyle ayıldı. Çimen dallarıyla dikenlerin geliş istikametini gösteriyordu. Fısıltı halinde “Bak” dedi. Sağ tarafındaki dikenli bitki, önündeki lalenin yapraklarını hırpalayıp yırtmaya çalıştığı bir sırada doğruldu. Gördüğü manzara korkunçtu. Çorak bir arazide, kalan tek tük dikenler hepsi de aynı cins, hepsi aynı tip ve etraflarında hiçbir bitki olmayan, renksiz vücutların sarı bir toprak zemin üzerinde keyifli keyifli sallandıklarını gördü. Öbür tarafa döndüğünde bir dere aktığını gördü ve derenin hemen karşı tarafında renklerle döşenmiş, gölgesi bol, Güneş’i bol bir kır gördü. En basit soru olarak dikenler aklına geldi. Gördüğü manzara onu ferahlattı. Bazı ufak ağaç dalları dikenlerin üzerinde onların hareket etmesini önlercesine tutuyor, çimenler ise onu yere bağlarcasına örtmüşler. Eskiden tanıdığı Doğaana’nın çok farklı olduğunu, onu anlamaya çalışmanın kolay ve kısa zamanda olamayacağını anladı.
     O sırada gözlerini bu güzel kırdan “öldü” sesiyle çevirdi. Ufacık bir papatya, bembeyaz yaprakları, sapsarı tanecikleri olan çok genç bir bitki. Onu korumadıkları günleri hatırladı, onu hor gördükleri günleri, ittikleri günleri hatırladı. Yapraklarının üzerine eğildi. Ona otların üstünden gördüklerini anlatmaya çalıştı. Korktu çiçeğin kopmasından, onun için daha çok sarıldı. Çünkü çiçeği büyük olması, gövdesinin ince olması onu bir an içinde, onun tazeliğine bakmadan bir an içinde boynunu koparıp veya gövdesini kırıp kalan hayatını kırık bir vücutla geçirmesini sağlayabilirdi.
     Bu arada bir ses ile doğruldu. Bir feryattı, bir yalvarıştı. İlerideki bir dikenin üzerine bir dal düşmüştü. Bu bir ışıktı, sevindi. Can çekişmesini seyrederken bir kaç dal daha düşmesini düşledi, yemyeşil, içinde renklerin oynadığı, ılık ile serinin olduğu bir kır düşledi.
     Bir gürültüyle uyandı düşlerinden. Bir dalda sağındaki dikene gelmişti. Sevindi, tam sevinç çığlığı atacaktı ki cılız bir ses kendine getirdi. Papatyası, o sarı beyaz papatyası. O ki yeşile en güzel giden renk cümbüşü o kalın dalın altında kalmıştı. Bir kaç kere sallandı, yaşamdaki temiz ve sakin güzelliğiyle hiç kımıldamamacasına durdu.
     Islandığını hissetti, yamur yağıyordu. Her yeri yeşil, her yeri sarı beyaz papatyalarla donatmak için. Havaya doğru dikildi, baktı baktı, düşecek başka dalların olup olmadığına, arandı yanına gelebilecek bir papatya tohumuna.
                                    ahb          8.3.1975-Pazartesi-02:00

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

2 Kasım 2012 Cuma

Niyazi

At arabasının teker izinde
Çember çevrilen günlerin hatırına
Toprak yolların tozuduğu günleri anmak ,
Havada sallanan Stilo kalemle.

Söğüt ağacının karaltısında sıkıştırılmış,
Elde belde ne var ne yokun
Bir anda tüketiliş sızısını yad etmek,
Kaldırılmış kadehdeki buzlarla oynaşan Viskiyle.

Halbuki çoktan gerilerde kalmıştı;
Tütünlerin dil üstünden toplandığı
Uçsuz sigaralı dünler,
Sıcak soba demirini kucaklayıp
Buz gibi döşeğe kıvrılıp girilmek istenmeyen
Ayaz geceli dünler,
Pembe pancurlu ev masalıyla kandırılıp
Tapusu alınmış saf ve güzel kızlı dünler,
Pantolonun bekar ütüsü
Şiltenin altına serilerek yapıldığı dünler,
Evin su ihtiyacının
Aşağı mahalledeki çeşmeden taşındığı
Aşırma sulu dünler,

At çayırlı, kurbağa dereli,
Bağlı, bahçeli, harmanlı,
Damın girişi ahırlı, çobanı çoban köpekli, kavallı,
Sazlı, sözlü, söğütten düdüklü, davullu, zurnalı,
Uçurtmalı, sapanlı,
Çelik çomaklı, oklu, telden arabalı,
Kara gömülmüş pekmezli, pestilli, cevizli,
Bazlama arası tulum peynirli, peynir şekerli,
Traktör romörkünde düğün alaylı, halaylı,
Kalaylı, kilimli, akide şekerli,
İşlemeli mendilli, kolonyalı,
Şerbetli, şehvetli, kerevetli, biraz da kasvetli,
Hatta kasketli, yazmalı, hızmalı,
Lastik potinli, poturlu, çoturlu Ve de hatırlı ..
 
Ne dünlerdi o dünler,
Bugün demlere meze yapılıp
Bir ‘ah’ tan öteye taşınamamış o dünler.

Düngün çok değişti artık bugün.
Ancak yarıngün bugün olduğunda,
Hala yarıngün bugünden
Ellerini açarak nafile yere miras bekleyecek,
Aynen düngünden bugüne  
Bırakılamamışlar gibi.
                                                                      ahb
       
                                                                  8.1.2004
                                             “mazi olmuş bir gazi… Niyazi!”
                                            "Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Kırmızı" 
 
not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Bir Aptallık Oyunu

Erdemler;
Ne zamanki, iyi niyet çıtasını devirmeden
Üzerinden aşar,
Niyet o an;
Pılısını pırtısını toplayıp
Kalkıp gidesi gelir,
Ardına bile bakmadan.

Geriye;
Kralın çıplaklığındaki gerçeklikte,
Yürek yaralayamayacak güzellikte,
Keçinin direncinde,
Katırın gücünde,
Kıvamı bir kulakmemesi diriliğinde,
Üstüne bir bardak su içirtmeyen bal tadında,
Yanaktan yaş süzültmeyen acılığında,
Şarabın burukluğunda,
İğdenin kekreliğinde,
Kavağın eğriliğinde,
Derenin çoşkunluğunda,
Sıpanın oyunculuğunda,
Mehtabın durgunluğunda,
Yakamozların suskunluğunda,…
Yalın bir “iyi” kalır fincanındaki telvesinde,
O da herkese bir ömür boyu yetercesine,

Gerisi,
Erdemleri dil üstünde kaydırmaca.

Üstelik istenirse;
    Bir tükürüşte kurtulunur,
         Bir yutkunuşta da yeniden dile dolanır
              Kimseler farketmese de,
                   Ancak eller ve ayaklar
                        Sahnelenen dil sahtekarlıklarının
                             Bitmeyen perdesinin nafile seyrinde.

                                                                   ahb
                                                                          15.1.2004/22:30
                                                                      “bir aptallık oyunu”

                                                                "Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı - Kırmızı"

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.

tanımsızlaşmak

Akrep gibisin kardeşim, 
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. 

Serçe gibisin kardeşim, 
Serçenin telaşı içindesin. 

Midye gibisin kardeşim, 
Midye gibi kapalı, rahat. 

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. 
Bir değil, 
Beş değil, 
Yüz milyonlarlasın maalesef. 

Koyun gibisin kardeşim, 
Gocuklu celep kaldırınca sopasını 
Sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. 

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, 
Hani şu derya içre olup 
Deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. 

Ve bu dünyada, bu zulüm 
Senin sayende. 

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer 
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak 
Kabahat senin, 
    — demeğe de dilim varmıyor ama — 
Kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! 

1947 - Nazım Hikmet Ran

not: Diğer yazılarıma, yandaki GÜNCELERİN TÜMÜ bölümünden yıllık/aylık/tek tek ulaşıp okuyabilirsiniz.